HAVANA

Havana’nın yurdu taş oyukları

Çukur Çeylen’in 1970’lerden beri bildiğim tek evsiz delisi, meczubu.  Kendisi 1960-80 arasında geçerli bir şahsiyet. Ölüm zamanlarını bilmem. Zaten yurtsuz olduğundan sonra nasıl kayboldu, başına ne geldi benim için karanlık. Önemine önemli. Handiyse “Yörük Hasan” kadar önemli. Kara Emine dediğimiz göçer yörük lideri kadının, ben kızı zannediyordum, kız kardeşiymiş. Kara Emine’nin ailesi köylülerin nereden geldiğini anımsayamadıkları, tek minik bir oymaktan oluşmuş, kökleri “hayta”dır dedikleri bir yörük grubu. Hayta belli ki öze dair bir niteleme, kötücül sıfat anlamını sonradan kazanmış. Haytayı tarif edemiyorlar, yörük alt sınıfı ama (bildik) yörük değil, “Yörükler munistir;” diyorlar. Kara Emine’nin kızı Sultan, damadı “Kıtırımcı” Veli, “Duygut” da benim akranım, çocukluk arkadaşım olan torunu. Duyguuut diye bağıran esasen annesi Sultan, Turgut demek istiyor. Gelelim Havana’ya:

Havana normal zamanlarda yamal yapal gezse de, sun ederek çocuk korkuturdu. Zavallının dişleri döküktü galiba. Üstünde başında çan bile olurdu. Çaput, bazen aluminyum tava filan sallanır durur, kaplumbağa gibi her şeyi üstünde ve peşinde sürüklenir. Bunların bir kısmı verilme ve hayır nesnesiyse bir kısmı aşırma ganimetiydi. Saçları kırarmıştı, başındaki dastar bile değildi. Mağara niyetine sokulduğu taş kovuklarında yatardı. Bazen gündüz feneri gibi ev önlerinde, sokakta geziniyor görülürdü. Hiç adam gibi, kadın gibi sohbet ettiğini görmedim. Ona denen lafları iyi kötü anladığını, korkması gerekenden korktuğunu sanıyorum. Belki yumuşak davranıp önüne yemek koyan oluyordur, onlara bile iyi laf ettiğini, bazen akıllı olduğunu bilemiyorum. Bağırsın bağırmasın sürekli çile ve üzüntüde, sürekli kısık ateşte yanan biri halinde.

Bu (benim) Havana birinde Başmuar’da suyun gerizine boylu boyunca uzanmış, su gözünden su içiyordu. Çocuklardan ilk yetişen gören ben oldum. Çoluk çocuğun oldum olası düşmanıymış gibi, hışımla başına kendime göre kocaman bir alamayı, yani avuç dolduran daşı “dah ettim”. Başına ildi, başı yarıldı. Havana’nın sudan doğrularak bir kalkışı vardı! Gözleri kan çanağı.. Oysa o, bizim aynı zamanda eğlencemizdi. O an unutmuşum, ya hışıma geldim, ya da fırsat bu fırsattır demişim. Çocuklara Havana eğlence olurdu, hem kovalar hem kaçışırdık. Başı kanlı gözü kanlı beni bir kovalayış attı, yakalasa oracıkta donuma sıçardım kesin.

Onun, Kaşlılar’ın evinin Samandaşı tarafında yattığı yarı in bir taş kovuğu vardı. Şimdi aklıma geldiğinde akrabammış ve yaşlıyı bakımsız bırakmışız gibi içim cız ediyor, pişman oluyorum. Belki Havana bana beddua etmiştir; “Başına benim gibiler sarılsın,” diye. Eğer o beddua etti ve beddua tuttuysa şansım, talihim sayarım. Bana çok güzel bir gelecek ve ödeşme hazırlamış. Belki bedduanın uğuruyla ruh hekimi oldum. Ben küçüklükten kendimi dahiliyeci sanıyordum.

Bugünkü deli ve akıllı Havana’larımdan hoşnudum. Havana’ya en yakın sayacağım hastam Bakırköy Akıl Hastanesi’nde Yeter adlı, galiba sahipsiz, zeka yavaşlığı olan bir kadındı. Tam onun ağzına göre lokmaydım galiba, gözüne kestirmiş. Bir anlık fırsat yakaladı, duvara yaslayıp öpmeye çalıştı. Zeka durumu belki hastalıklarını yumuşatıyordu, pek öyle sesi çıkmaz; sessiz makine gibi işini görmeye bakardı. O öpme girişiminden altı ay bir yıl sonraları gibiydi. Birinde poliklinikte ondan ve kaldığı servisten uzakta çalışıyordum, ayaktan gelen hastalara bakıp reçete yazıyorum. Yeter bahçeden papatyaları toplamış, elinde bir avuç demet etmiş. Camı tıklattı, camı açmamla çiçekleri verdi. Gözleri gülüyordu. Çok ağlayasıma ve gülesime gitti. Kendime yaka yaka ancak geri zekalıyı yakabiliyorum diye utangaç gösterişler ettim. Havana ile yavaş yavaş ve Yeter’de barıştım sayabilirim şimdi. Bizim işimiz hep şöyle hayal et, şöyle kabul et, şöyle varsay, oh ne ala. Tutmadıysa gene bakarız.

Sun etme (üstüne yürüme) dedemi de aklıma getirdi. “Kontaş” dedem de (biz) çocukların eğlencesiydi, o da çocuklara sun ederdi. Seyremiş ve dişetleri çekilmiş alt dişlerini üst dudağının üstüne doğru, korsan gibi çıkarır, kendini dev gibi gösterirdi. Çocuklar “yeyici” geldi diye kaçışırlardı. Dedemi Kronos’la bir tuttuklarını bilmiyorlar. Bu yalancıktan korktukları öz dedem. Ben onlar gibi korkamıyorum diye bozulurdum. Herkesle birlikte kaçış tutturup tadını çıkaramazdım. O anlarda dedem yabancı olsun, dedem olmasın isterdim.

[12 haziran 2014]

KESİKLİ, KESKİLİ

Kesikli oğul, keskili ana.

Anne: “Beni kimse anlamıyor.”
Oğul: “Beni hiçbir zaman anlamıyor.”

Duygularının olduğuna eminim. Duygularının ne olduğundan emin olmasam da. Belli oluyor, bizden yana aktarılıyor. İşlemcisi sağlam ve yürüyor, yazıcısı titrek ve barajlı çalışıyor. Duygusu sese, cümleye çevrilirken bir engelden, süzgeçten geçiyor. Cümle şekillendirmede kendine özgü bir makine dairesi var, ince ayarı karışık. Duygusuysa net varlığıyla, enerjisiyle öncelikle gözlerinden karşıdakine geçiyor. Duygu üretmede çok çalışkan ve mahir. Hissettiği için hissettriyor.

O da olasılıkla babası gibi yürümeye küçük kumsallı koy, ama engin denizlere açılımlı ve gizli iç denizi var. Babasını anlamak ve sevmek onun üstünden daha kolay. Galiba ikisinde de sözdışı (nonverbal) iletişim yolakları sözelci vırvır anneye göre daha zengin, çoğul, yüksek dereceli. Aralarındaki farklara eğilebilmesi için önce babasının ona yakın özelliklerini ana hatlarıyla çözmeli, bilmeli, daha hakim olmalı. Babası onun aynısının ileri yaş, yapılı ve yapmış hali. Baba bazı bakımlardan sorun örneği, bazı bakımlardan çözüm umudu ve temsilcisi.

Anne için o hem analık yetilerinin bir aksaması demek, hem de eşine olan ilgisinin, bağının bir aynası demek. Annesinin onu tam onaylamayışı, suçlu eksik hissettirişi, kendi kendini onaylamada özkabulde duraksatmış. Birey olarak gövdesini dünyaya salmıyor, elde ve kapalıda tutuyor. Bunu ben mi doğurdum demişlik olasılığı kendilik işlerine tutukluk, kendini beğenmeme olarak yansıyor.

“Bu çocuk, olmadı-” diyerek anne mutlak redli karşıtlığa, yoketme arzusuna kapılabilirdi. Karanlık tanrıçalar gibi.

Bir hafif ya da ağır benzerinin yakınlarda hayatta dünyada bulunması, sorunlu, dünyaya fazlalık hisseden bireyin yalnızlığını yumuşatıyor. “Korkmak beklesin. O var olabildiyse ben de var olabilirim.” Daha üstün bir yorum olmazsam alçakgönüllü türev olurum. Ayrıca, yaşamı fazla ciddiye almayabilir. Yaşam bir oyun, bitiminde uyanmaya veya derin uykuya geçilen bir rüya olabilir. Birçok aileler ağır yakını olarak “Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar,” der. Bu kalıp da aynısıyla kabul yerine hafifleştirilebilir. Her türden delilik ve deliler dünyaya, hepimize zenginlik. Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün gülebilir. Gülerek ağlayalım hiç olmazsa.

Üçlü ittifak olan bu aile, onun ve babasının yavaşlığı, içedönüklüğü üstünden herkesin ayrı ayrı yalnız kaldığı, konuşmanın kolay yeşermediği, araları kırıklı ve gölgeli bir bağlaşık ortaklık. Yine de bir üst patron hissedene karşılık iki yavaş ve suçlu hissedenin alt ittifakı var. Gidişte bir aksilik oldu, onun sözdışı iletişim avantajı evde kalınan salgın günlerinde güdük kaldı. Hakim olduğu, işletebileceği o kanalı kullanmadı. Kapalı üniversite günlerinde insanlı antreman ve maç yapamadı. Önü günlere bakacak, yürümeden görmeden olmaz.

TÜRKLER GELİYOR

Türkler şu coğrafyayla betimlenebilir:
“Üç deniz arasında denizsiz”
Ve eki: “Denize sıçan”

Türkler o kadar da tembel bir halk değildir. Verimliliği ayrı tutuyorum.
“Pazar günü sadece fahişeler ve Türkler çalışır.” Yeni bir Rus atasözü

Kadim zamanlardan beri Akdeniz’de öğle uykusu veya siesta (altıncı saat) geleneği vardır. Yunanlılar daha sadık, ama Akdeniz Bölgesi’nde köylerde Türkler de siestaya uymaya ve öğle uyumaya devam ediyorlar.

Halklar demokrat olur mu?
Eğer oluyorsa, Türkler bunların en önde gelenlerinden biri değil sanırım. Ve halkların demokrat olamazlığı az buz bir olasılık da değil.

“Türksün di mi?” dedirtecek Türk davranış tipikleri:

Türk olmak, çizik cd’yi kolonyayla silmekmiş. Yeni aldığı otonun koltuk naylonlarını iki yıl tepe tepe kullanmakmış. Uzaktan kumandanın şeffaf kılıfı daha da uzun süre kullanılır, telef olmuşsa kalitesiz bir jelatinle yeri doldurulur. Basit türklük testleri, tarama testi olarak kullanılabilecekler arasında; çocuk yetiştirmede yeme sorunu yaşamayan Türk ailesi var mıdır? Orası tamamen sorunsuz geçildiyse Türk değildir.

Yol tarifi Türkiye’de nasıl yaygın örgün bir sapıklıksa başvuru yeri veya yol sorma da o kadar ters sapıklık düzeyinde. En az erkeklerdeki hiç yol-iz sormama kadar. Onlar da haklı. Türkiye’de kimse bilmiyorum diyemez ki! Özümüze ters. Buna karşılık yol tarif etme özürlüsü insan ile adres tariflerini hiç anlamayan insan iki deli gibi birbirini bulurlar.

Diyelim, iki kişilik bir ekip kurulacak.. Bir grup “en az iki”, öteki “en çok iki” dedi diye bitmez bir kavgaya tutuşmaları bir Türkiyelik, Türklük durumudur, onaylı damgalı şekilde tipiktir.

Ancak “yumurta kapıya dayandı mı”. Bu özelliğimiz pahalıya mı patlıyor, ucuza mı getiriyoruz? Emin değiliz, çalışmalarımız devam ediyor. Bir halk sözünde yabancı birine “Türkün sonraki aklı bende olsaydı,” dedirtirler. Türkün aklı. Türkün aklı ya sıçarken ya kaçarken gelir. Yumurta kapıya gelince, son dakikacılık, türkün son dakika insanı olması. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Krizlerde, savaş gibi acil dar zamanlarda, kaçış ve sıçışta kozmik enerjimiz depreşir. Son dakkacılık kültürel Türklük için yüzde 90 ayırdettiricidir.

Türkü Türk yapan şeyler arasında belki az dikkat çeken bir tanesi “süper çözüm” beklentisidir. Hem ayranım dökülmesin hem götüm sikilmesin, hem şoför arkası hem cam kenarı, hem pasta bütün hem toraman tok. Sanki bedelsiz, maliyetsiz, yan etkisiz çözüm varmış gibi Türkler illa onu arar, sorar. Çocuk millet dedik ya, onun uzanımı. Koca analar, babalar, toplum da öyledir, sadece deneyimsizler değil. “Her seçim bir vazgeçiştir” diyeni hastasını öldüren doktor gibi yok etmeye kalkışabilirler. Sanırsın ki tarihte bunlar hiç zorlanmadı, yok yoksul olmadı.

“Düğün olsa da gitmesek, çağırmasalar da küssek,” der. Her yaşında öyle veya böyle “ele güne karşı”cı ve “elalem ne der”cidir. Sanırım, işbirlikçilikten çok çatışmacılık bir Türk insanı özelliği. Olasılıkla bu huyları onları ortak hareket etmek üzere bir gruba katılmaya özendiriyor. Çatışmacılık barış zamanlarında spor ve antreman yerine geçiyor. İşbirliği sürü ve çete halinde hızlı ilerlemek, ezip geçmekten başka bir beceri örüntüsü. Sürü zamanı geldiğinde Türkler beyinlerini, düşünme yetilerini rahatça askıya alıp bir emir al-ver, öl-öldür makinesi haline gelebiliyor.

Dünya tarihinde coğrafyadan Türkler ortadan tümden kaybolsa, dünyada Türk eksikliği hissedilmeyebilir. Ama nedense bir türlü de bu dünyadan Türkler eksilmez, tam eksilmez. Son yüzyılın büyük atağı; Yeni Dünya’da aşırı kalabalık olmasa da, Türkler Almanya Acı Vatan’da Viyana Kuşatması’na göre daha başarılı bir sızma ve çoğalma harekatı başarmıştır. Yeni Kavimler Göçü olan Mülteci Krizi’nden önce hem.

Birazcık yayalım: Türkler dünyanın en fazla çelişki, ambivalans, karmaşa taşıyan toplumu. Teker teker bakıldığında en basit, sade, saf görülebilecekleri halde. Bir kere, doğal coğrafyaları çok geniş, hem de asla buyur edilmedikleri halde. Nasıl olabildilerse Türkler hem savaş hem uyum ustası. Avustralya yok, Afrika yok doğal coğrafyalarında. Sibirya doğal olarak var, Hindistan bile var. Çin’e karşı sadece rakip olarak yoklar, Çin’de hanedan olarak varlar. Nepal ayak altı, Hindistan’da Babür Şah İmp. var. Büyük patron, kayırılmış lanetli çocuk Yahudilerle de benzerlik ve akrabalık mümkün. Suriye göçmenleri Güney Amerika’da Turco diye adlandırılıyor. Şimdi Türkler en uzak genetik ve kültürel formata sahip Almanlarla melezleşme yolunda. Kendileri şaşkın, ama şaşkına çevirmede de mahirler. Fransızlarla ne kadar uzun süre kültür ortaklaştırdılar. İspanya ile doğrudan ilişki zayıf, ama tarihsel maceraları benzer. İtalyan Yunan kültürleri uzak ve şaşırtıcı bile değil. Mısır ile hem aldık, hem verdik. Macarlarla yakın kuzenler. Kuzeyden Finler üzerinden Viking dostu sayılırlar. Leh dediğimiz Polonları sahiplenmişiz. Hiçbirinin dilini bilmezken hepsiyle tarih bağı kurabiliyorlar. Amerikan imparatorluğunu tarihte kalıcı kılmak için Amerikalılar başlıca Roma ve Osmanlı tarihini inceliyor. Daha ayrıntılı bilmek gerekir, Türklerin tarihsel Çin rekabeti güncelde asıl Amerika’yla değil imparatorluk İngiltere’siyle varsayılmalıdır. Ve gerçekten beyinle yürek rekabeti gibi en zorlu macera ve savaşıma adaydır. Türkler güce ve varlığa taptıklarından genel olarak nefret ettikleri sol ve ezilmiş bilincini belki İngiltere/Batının acımasız egemenliğine karşı taşıyor. Günümüz Türkü belki kendini aşağı görerek uyuyan dev havalarında güç toplamaktadır. Başa dönersek, Türkler yok olsa dünya ne kaybeder? Belki hiçbir şey, ama tarihin akışı öyle yürümemekte.

Türkler öngörülebilir, yalnız kolay durdurulamaz bir sürüdür. Bir yandan çocuk millet, bir yandan bencil, kuşkucu, dışlayıcı. Murphy Türk Yasası: “Bir Türk, Murphy yasalarının başka kimseye değil, gıcıklık olsun diye yalnızca ona işletildiğini sanır. Hayrettir, bu algı bütün bütüne yanlış değildir.” Bunların yanında kuantuma ve hayatın ritmine uygun bir akışçılıkları var, emin olamıyorum. Onlar için her prenses benim prensesim, her düşman bana düşman. Ha, bu Türklerin aynı zamanda taklitçi, komşucu, komşusever oluşuyla da uyum içinde. Her türk bir Nasrettin Hoca’dır, bir de Keloğlan’dır, bu kimlikler devam ediyor. Bir parça da Deli Dumrul. Bilgin Saydam hocamız kocaman kitabını yazdı. Romanlarıyla Türk tipolojisi kuran iki büyük yazarımız Kemal Tahir ve Yusuf Atılgan. Aslında bütün büyük yazarlar toplumlarının ve zamanlarının aynası oluyor. Aynası oldukları gerçekliklerle güreşmeleri, yenişmeleri gerekiyor. O yüzden dilleri ya kekre ya acı olur.

Türkler Doğu dünyası ile Batı dünyasının en büyük birleştirici, köprü halkı ve kültürüdür. Diğer bir doğu batı köprüsü halk olan Ruslarla benzerliğimiz ve dip yakınlıklarımız var, onlarla daha fazla görüşmeliyiz. Yalnız görünen o ki, Ruslar daha tekil bireysel dahiler ve manyaklar çıkarıyorlar. Türkler genel olarak irrasyonel ve çılgın; ama hareketli, hızlı ve kitleseller. Türklerin kendilerine, cehaletine rağmen bir derinliği, kültür çekimi vardır. İki ulusun köprülük özellikleri, nitelikleri farklı olabilir. Ruslar demirperde disiplinini içlerinden ürettiler, bizim içimizden disiplin nasıl üreyecek bakalım, üremezse şaşmam. Kadim Türk mottosu: “İn sopa, we believe.”

Çerkezler usta ve profesyonel askerlerdir, Türkler ise genel olarak asker millet. Çerkesler paralı askerlikte çok iyiler, Türkler “vatan sana canım feda”, yani bitli piyadelikte. Tabii hareketlilik kültürel olarak önemli özelliğimiz olduğundan, atlı askerlik azalmışken araba, otomobil, kamyon her türlü motorlu araç Türklerin doğal beceri ve sahiplik hedefindedir. 15 temmuz’da da bu çılgın sokağa, kana dökülme eğilimini gördük. Çerkezlerle Türklerin ortak yönleri asker millet olmaları, atlı tarihe yaslanmaları, ata ve atalar kültüne verdikleri yüksek önem, anaerkillikten ancak ana merkezliliğe geçebilmiş olmaları. Türkler yüzyıllarca kadın bağımlılığı ve egemenliği tattılar da İngilizlerin Victoria’sı gibi dişil bir zaferiye sözcüğü tarif edemediler. Yarım buçuk muzaffer var. Türkler askeri sivil, tekil çoğul bütün zaferleri eril sanıyordu. “Türkler savaşa, düğüne çağrılmış gibi giderler.” Tractatus

Komşu bin yıllık kardeş halk var: Kürtler. Kürt kültürü veya sosyolojisiyle (antropoloji mi demeli?) ilgili dikkatimi çeken bir taraf; genetik ve dilsel soyları bireyselliğin limitine varan Avrupa ile akraba olduğu halde Kürt davranış kodu daha çok Türklerin sürü davranışına benziyor. Tarihsel bilinci olan bir Kürt doktordan duydum: “Kürt sevmeyen Türk değil, Türk sevmeyen Kürt değildir (sayılmaz).” Tabii, bu başlık farklılaşma bakımından da incelenmeli: Kürtlerin toplu davranış özellikleri Türklerin sürüsel davranış özelliklerinden nasıl farklıdır?

O değil de, Türklerin şu Perslerle (İranlılar) Yunanlılara (Rumlar) yaptığını gördünüz mü? Yüzyıllar yıllardır bir onlar doğuya, bir bunlar batıya yüklenir, birbirini dalgalandırır, sorgular dururdu. Biz sonradan görme Türkler bir kama gibi aralarına girdik. Bin yıldır, birbirlerine alışıldık şehvetle dokunup, yekdiğerinin gözlerinin içine bakmasına engel oluyoruz. Yunan politikasındaki Türk düşmanlığı ve Avrupalıların Türk korkusu biraz da bu Anadolu’nun beklenmedik kaderinden okunmalı. Ermeni Rum Kürt ülkesi bin yıldır Türklerle yatıp kalkıyor, bünyesinden atmış, kovmuş değil, acayip.

[İhtiyar adamcağız, yüzüne dik dik baktı, daha sonra çanın olduğu yere doğru adımladı. “Tü-ük-le ge-ge-liy! Tü-ük-le ge-ge-liy!” diye tısladı anlaşılmaz sesiyle ve eline aldığı bir demir parçasıyla dehşet içinde vurdu. (…) “Elinin körüdür o gelen, seni Tanrı’nın delisi!” diyerek saydırdı doktor, adama; (…)] Laszlo Krasznahorkai – Şeytan Tangosu

Lawrence Durrel “Hiçbir Yunanlı aforizmaya dayanamaz; biçiminden dolayı onun doğru olduğuna inanacaktır, yanlış bile olsa,” diyor. bu, hitabete çok duyarlı olan Türkler için de geçerli. Güzel konuşan bütün politikacılara aldanmışlardır. Türk toplumu sanıldığından daha anaç. Politikacıları onun çocukları, hatta sakat çocuklarıdır. Kendi evreninin politikacısını “Al bakalım, sana izin, benimle oyna, beni eğlendir, gezdir bakayım,” diye hafif garipseyen sakin gözlerle izliyor.

Türk veya Türkiye halkı yeniden yuvarlanmaya başladı. Eskiden hiç olmazsa silahlı olarak yuvarlanırdı. Büyük tarihsel kavşaklarda çöpçü balığı gibi kendini ve çevresini aktar dönder ederdi. Şimdi ise silahsız şekilde, gözünü yumarak dönmeye-tekerlenmeye başladı. Artık çevre evrenimiz yani Ortadoğu için adaleti ve güvenli-yapıcı gücü temsil etmiyoruz. Yanar döner, serseri mayınlığı, çıkarcı-fırsatçı arayışı, hırsızlar ve ölü cepçisi güruhunu temsil ediyoruz. Saframız müsilaj gibi yüzeye vurdu. Güçlü de değil, uyanık da değil, vicdanlı da değiliz. Umut tükenmemiş olabilir, çok az. Nereye gidilebilir adına toplumumuzu toplamımızı yorumluyorum.

Corona günlerinin 2020 sürprizi olan coşkulu sokağa çıkma yasağı kutlamalarına yorumum: Biz Türkler çözülebilecek bir sorun değiliz, çözüm ve sorun yumağıyız, ganglionuz. Anatomiye katkımız Türk semeri diye çevrilebilecek olan Cella Turcica’dan ibaret kalmayacak. Bu gidişle ileride insan vücudunda bir bölgede bir Türk düğümü veya Türk çakrası bile gelişebilir. Biyolojik evrim Türkleri de hesaba katarak gıdım gıdım ilerliyor.

SÖZCÜKLERİN RUHU

Sözcüklerin birer ruhunun olması, kişilik gibi belli, tutarlı özelliklere sahip olma bakımından varlığı söz konusu edilebilecek ve öne sürülebilecek iddia. Aslında temel birim olan harflerin de ruhu var, harfler ruhu olan birim-elementler sesler. Zaten ses eşdeğeri harfler ruhları nedeniyle sembolizme giriş niteliğinde. Dil, hele yazılı dil sembolizmin en üst üste kıvrılmış ve ileri hallerinden biri.

Sözcüklerin kendine göre gücü olduğu gibi ruhu da olması söz konusu. Sözcüklerin ruhu olduğu gibi, şekillerin (ör. piramit), biçimlerin (ör. ba, delta, yuvarlak), hatta dedik ya, harflerin de ruhu var. Cansızların, maddelerin, örneğin alkolün herkesle farklı biçimde ilişkiye girmekle tarzında ruhu var gibi. Zehirlerin, panzehirlerin, ilaçların ruhu.. Çağ olarak ne kadar maddeci olsak da maddeyi tam tanımış, çözmüş değiliz. Tekil seslerin ruhu var görünüyor. Örneğin h harfi, m harfi, ah, om.

Sözcüklerin ruhu kendinde bir oluş mudur? O kadarını söyleyemem, iddialı kaçar. Ama ciddi bir can, hareketlilik, özsel, öze ilişkin belirti gösterme kapasiteleri var. Gene biz diğer varlıklar, canlılar gibi sabit değiller. Her ışıkta başka olabiliyor görünebiliyor, duruma göre ve adamına göre ve hatta kendiliğinden zamanla değişebiliyorlar. Ayrıca aslında öze dair olmayan, verili (sonradan, keyfi olarak konmuş) isimlerin, sahibi insanları formatlama, biçimlendirme kapasitesi var. Yöndeş veya zıt yönlü olarak. O da bir görüngü ve ikincil kanıt.

Şey, ruhunu temsilcisi olacak olan sözcüğe veriyor. Biz ondan sonra artık sözcükte de ruh görüyoruz. Hatta bir sözcük uydurmakla hiç yoktan ruh türeyebilir, hiç belli olmaz. Neolojizmin kendince bir gücü var. Sözün gücü ve sözcüğün ruhuna en fazla iman edenlerden takıntılı korkak güruhu var: Cin diyemeyip üç harfliler diyenler.. Bizim köyde akıl baştayken hiçbir erişkinin domuz demeyip dağdaki, dağ danası diye işaret ederek kastetmesi..

Belli sesler, belli sözcükler, aynı belli tavırlar gibi bazı yerlerde (ve gönüllerde) diğer yerlerden daha çok bulunuyor. orayı yurt belliyorlar. Bunun dışında sözcükler de geziniyor ve azalıp çoğalabiliyorlar. Sevip, sevilip düşman kazanabiliyorlar, tehlikeli maceralara atılabiliyorlar. Ölüyor veya ölümden dönebiliyorlar; hortlayabiliyor, yeniden doğabiliyorlar. Coğrafi tekelleşme ve dilsel iklim krizinden her dilin ufak nüans bölgeleri ağızlar muhtemelen eşit ölçü ve hızda parçalanmakta, tozlaşmakta. Öte yandan ölemeyen diller de var, onları konuşan özgün hiç kimse kalmamış ama o halkın ve dilin tapınıcıları adeta ısrarla canlı tutuyorlar. Bazı ölü diller (Latince, Sanskritçe, Osmanlıca) aynı zamanda ölemeyen diller durumunda. Uygarlık temsilleri onlar, ve de ata temsilleri.

Yorum gelenden yola çıkarak yazı tazelersem; sözcüğün ruhu kendinde midir, yalnızca okuyanda mıdır?

Cin ve büyü metinlerini akla getiriyor.. Bu, aşk nerededir sorusuyla aynı sanki. Aşk hem ve öncelikle sevende, hem de sevilendedir. Sırf yansıtılacak yüzey olmasında bile sevilende aşklık bir şeyler vardır. Sözcüğün ruhu da öncelikle okuyan-alanda olsa bile, sözün kendinde hiçbir ruh-çağrışım-elektrik olmasa, ilk kuran öyle kurmasa okuyana dolu değil boş, tamam değil eksik gelirdi. Alkolde hiçbir temel özellik olmaz, sadece içici bütün iyi ve kötü içme sonuçlarını üretirdi. Ve yine de söz-insan maçı devam ediyor, macera an’da sürmekte.

SÖZCÜK ERİLLEŞTİRME

Sözcük erilleştirme eril dil ile ilintili olmalıdır, veya olduğunu baştan kabul etmek en iyisidir. Erkek söylemi, cinsiyetçi söylem, ayrımcılık, sıradan faşizm. Bu netameli konularla bağıntısı olmasa sözcük erilleştirme çok eğlenceli bir oyun ve pratik olurdu. Burada biraz intihalen (aşırmaca, hırsızlama olarak) Türkçenin kuramlaştırılmamış bir sözcük erilleşme özelliğinden söz edeceğiz, kuramcık taslağı haline getireceğiz.

Türkçe sondan eklemeli dil olduğu gibi, belki de vurguyu kelime sonlarına yapmayı yeğleyen de bir dildir. Sözcükte sözcüğün sonu, cümlede cümlenin sonu. Bir cümlede son dile gelmeden, noktaya ulaşmadan cümlenin gidişi ve ana fikri tahmin edilebilir, ama aynı politikadaki gibi cümlenin ters yön, yan yön, hafifleştirme, altını çizme olanakları bitmez. Konumuz olan erilleştirme, vurgu özelliğinden yararlanmakta gibi. Çifte harfin olduğu yerde sözcük içinde bir çift harfli tepe, vurgulu tepe oluşturulmuş gibi oluyor. Uygulamasının meşru ve kolay yolu, sözcüğün ara, mümkünse orta sessiz harfini çiftelemekten ibafet. Bunun ufak varyantları olabilir. Bu yöntem hem nötr sözcükleri erilleştirir, hem zaten eril olanların erilliğini pekiştirir, artırır. Kuramcığın özel adını türetecek olursak Türkçenin Erilleştiren-Orta-Sessiz-Harf-Çiftelenmesi Kuramı. Beni bir türkü derleyici gibi kabul ederseniz, kaynak kişi bir diş hekimi alim, Mutlulukla Meşkuliyet Feylesofu, iflah olmaz erkeksi protestocu Cem Serdar Bey’dir. Kuramcığın ilerleyen aşamalarında, canlı ve büyüyor olma şansı halinde kendisinden gönüllü veya zorla destekler alınacaktır.

Hemen herkesin aklına gelebilecek erilleştirilmiş sözcükleri sıralayalım:

Eşşek, Taşşak, Fellah (erilleştirilmemiş ve Arapça olduğu halde kendiliğinden eril, mantıken), Fişşek, Cabbar. En erken ve ilham verici örnek sanırım Billur. Kel enik tipli pipi böyle erilleştirilmiş olsaydı olurdu Pippi. Bazıları hadi hazır (Fethiyecesi had’azır) durumda: Yarrak. Kuramı hiç bilmeden, çağrışımla, lisedeyken AFS ile gelen Amerikalı kız öğrencilere güya Türkçe sözcük öğretirkenki örneğimiz: Muvaffak. Gene bahçe arası alçak sürme traktörleri vardı eskiden, buna komşu ailenin küçük kızı kendiliğinden markası gereği Başak demez, Başşak derdi. Söz ağzını doldurunca kendini daha iyi ifade ediyordu. Tutmayan bir örnek olarak Ballık var, onun boşluğunu Büllük dolduruyor.

Sözcük erilleştirici çiftelemenin Ekşi Sözlük’te gene doğal, el yordamına bulunmuş bir uygulaması var. Yeni Türklerde çok moda: “Sessiz harfi çiftledim marka oldu” Birkaç araştırılası, bakılası sözcük daha ekleyeyim, kuramın güçsüzlüğünü örnek bolluğu perdelesin.. Kallavi, Eyyer, Yürrek, Tarrak, Dürrük, Errkek.

[6 haziran 2014]

DÜŞTEN KEŞİF

Vagondasın. Gençlerin, kıkırdayan çiftlerin gülüşleri bir yabanilik sarar üstüne.

Şöyle ayrılır, kenarda durursun, kesmez.

Ellerin iki cebinde, ıslık çalarak, merakla bir basamak aşağı sekersin.

Çakılmadı san sen, role devam. Bir adım daha aşağı sek.

Sessiz, araştırıcı bir volta iyi olacak..

Kendini aynı vagonun veya trenin bir başka santiminde görü/biliyorsun.

Sonsuza dek değil, ufak bir gezinti. Bir kolaçan.

Vagon uğrayınca içine atlar yetişebilir, yola durabilirsin.

Bu trene, bu durağa, nereye gittiğini sormadığından erken indiğin, fark etmez saydığın deli dolu halk otobüsünden inip gelmiştin.

Çareydi, bir uyumdu. Yola devam, yolda olmak.

Tren şöyle bir kımıldadı.

Bir enayilik var. Az sonra telaşlanacaksın.

Vagonun başka bi yerinde yer kapma ile eski yerini kazanma arasında bocalıyorsun.

Dönemeyecek gibisin; seçmek değil can havliyle harekete atılmak gereği besbelli.

Keklikçe sekip vagona zıplaman boşuna.

Kıpırdıyor. Bu sende uzaklaşma hissi yaratıyor.

Sanki koşsan olacak. Labirentte sıkışmayla karışık, donuk bir atılım.

Bir mucize atlayış, bir hız, karar, kurtarır gibiydi.

Vagon hızlanıyor. Kabullensen iyi olacak: Terle var, partiyi kaçırdın.

Pozların beyhudeydi.

İstasyonun köşesine, hem de aşağılara sürüklenmişim.

Gidenler mesud, yukarıdalar.

Son anın fark edişi!

Anlarken hak vermek niyetindesin.

Lök gibi kaldın. Kız kızma, ne çıkar. Aydınlanacaksın. Karar yüzüne okunur gibi.

Şöyle bir bütünden ayrılıp bakınayım sandığın, ölümünmüş.

Kapito? Çıkarım ve çağrışımlarıyla birlikte.

Her hizmet ve duygu dahil hepsi, rüyaymış.

Uyanman da yavaş ilerleyişli.

Rüya, rüya, rüya…

Düş’tün, kalktın.

Anımsaman, gocunman, yazışın bile-

Birazı gerçek, bir ikisi hayal, bazısı uyku ve düş sandıkların da, -Toptan.

Rüya.

İmiş. Mış. Mışıl mışıl..

Hergelelik işte, uykulu serüvenlerine dön.

Çok düşündün, kalbin körelecek, dur.

[4 haziran 2014]

– HANİCİK SENİKİ?

İHİCİK BENİKİ!

Fethiye köylerinde anababaların çocuk büyütmede en zorlandığı başlık akranlar arası yakınlık, cinsellik, romantizmle ilgili şeylerdir. Duymaktan en çok korkup kaçınamadıkları çocuk cümleleri ve diyaloğu ise bu yukarıdaki sorulu teklifler. Kaygı evrensel de, kaygıyı üreten veya aktaran cümlelerin yerel biçimi böyle.

Aslında böyle şeyler hiç olmasa, eşleşmeyle çocuk hiç ilgilenmese, aşırı geciktiğinde önerecek olan, elinden tutacak arkadaşı olmasa aynı bu sefer atağa kalkan ve öneri çare arayan aileler olacak. Soğuk cinsel birey yetiştirmek, büyümemiş çocuk sahibi olmak akla gelmiyor başta. Önce ta öbür yakadaki hayallere, abartılı cinselliğe, kızlarda fahişelik orospuluğa korkuları saplanır. Cinselliği yakalayamamış çocuk kasaba veya kentte olsa, normaldeki namus kumkumaları konu komşu, eş dost akraba yardıma gelir, erkekse bir kadına veya randevuevine götürmeyi isteyecek hale gelirler. Çifte standart devreye girer, aynı soğukluk ve beceriksizlikten muzdarip kızlar ise evde çürüsün kız kurusu diye bırakılır, onlar hakkındaki kaygı, üzüntü aynı dozda dışa vurulmaz, karınlarda ciğerlerde tutulur.

Ayrıca toplumun, ailelerin cinsel ve sosyal kısıtlamaları aykırı mesaj vermeden de duramaz. “Sen bizi, yasağımızı dinleme, sende korktuğumuz şey aynı zamanda kendi aklımızı da alamadığımız, kaçınılmaz saydığımız şey. Seni engelleyerek dürtelim ki yolunu isabetle bulasın. Aklından çıkmamasını sağlayalım.” Bu durumda telef olacak olan sadece alt anlamları, satır aralarını okuyamayan salak, saf çocuklar. Ötekiler suçluluk duyguları, bazen de aile kıyametleri gibi cüzi bedel karşılığında cinsellik armağanı teslim almış olurlar.

– Hanicik seniki: Hanicik seninki – İhicik beniki: İşte (iştecik) benimki

Senin takım taklavat nerede, nasıllar? İşte benimkiler. Bunları şimdi el yordamına birbirine deneyelim, uyuşturmaya çalışalım. Belki bir şey olur. Ya ben benimkileri iş üstünde görür gibi oldum, ya da ne yaptıklarını çok merak ediyorum, biz oynayarak ne yaptıklarını bulmaya çalışalım. Kıza karşı erkeksek amenna, kız kıza, erkek erkeğe de deneyebilir, oynayabiliriz.

[5 haziran 2014]

ALİ ÖZGENTÜRK (İFSAK söyleşisi)

[30 Mayıs 2014 İFSAK söyleşisi izlenimleri]

İki buzdolabı satıp kısa film çekmiş. İlki yetmeyince ikincisini de satma biçiminde. Bir kadro kurmuş. 6 kişi 21 günde çekmişler. Görmesi gerekiyormuş, sinemacı mıyım yoksa tiyatrocu muyum? Belki sadece öykünmekteyim. Kısa filminden Krakov Film Festivali’nde aldığı 2 bin dolar ödül ile geri iki buzdolabını eve koymuş. İlk filmini yapan 19-20 yaş tıfıla Kültür bakanı eşliğinde Varşova’da yemek vermişler.

Su Da Yanar:
Sinema eleştirmeni ve yazarı cahildir. Çoklukla. Bunalım dönemi yalan. Batı köpeği kültür adamcıkları. Türk şiiri dünyada çok büyüktür mesela. Erden Kıral’ın Av Zamanı bir etkilenmedir. Ömer Kavur gizemcidir. O Su Da Yanar’da kendi hikayesini çekmiş. Dört yılını vermiş. Costa Gavras’a anlatmış. Nazım Hikmet’in 3 haziran 1963’te ölümü. Ölümüne kadarki 2 saatini çekecekmiş. Film için senaryocu olarak Jorge Semprun ile buluşmuş. Avans almış. Münevver hanım olumsuz karşılamış. Rus yasakları. Parti ileri gelenleri rüşvet istemiş. Varisler hazır değil. Türkiye’de Nazım yasak. Tokyo’da (At filminden) ödül almış da Su Da Yanar’ı çekebilmiş. Ozu ödülü parasıyla. Film teslim zamanı aceleye getirilmiş, çünkü adamlar ödülü vermek için belli tarihte bitirmeyi koşul koşuyorlar. Filmlere bakarak tarih daha iyi yazılır. Üniversitede yapılanlar palavra. Kırmızı Eşarp okunmamışsa Selvi Boylum Al Yazmalım (senaryosu Ali Özgentürk’ün) hakkında derin olma iddiasındaki tez mez püftür. Benzerlik yüzde üç. (Bütün Özgentürk edebiyat uyarlamaları fazla müdaheleli, Özgentürk’ün kendinin haline getirdiği, eserin yeniden yazımı, yaratılışı gibidir. Mİ)

Fikir hırsızlığına engel olamazsın. “Filmlerimin senaryosu çekici değildir. Çekerken yeniden yazılır. Kağıda geçiremiyorum. Film eksikliği yaşarım. Hikayeciyim. Sözcükler (senaryoda) tam tamına oturmuşsa artık filme çekmeye gerek kalmıyor.”

Dünya sineması ikiye ayrılır: Amerikan, Avrupa.
Sinema yapımı Amerikalıların keşfi. Para harcamak gerekir. Sinema çok unsurlu ve paranın yetmese de zorunlu olduğu bir sanattır. Ev yapımı sinemadan binde bir iyi film çıkar. Palavrayı satıyor Amerika, o ayrı. Kapital saldırısı. Amerikan sinemasından da ilk dönemi beğenir. Ridley Scott, Francis Ford Coppola, John Huston, John Ford, Billy Wilder. 1950’ye kadar büyük sinema. (Ve tabii Hitchcock sever Özgentürk.) Burun kıvırdığımız, beğenmediğimiz pek çok film de sanat. Avrupa ise auteur sinemasına kapılmış. Motor sineması karşısında. Avrupa’da edebiyat derinliği var. Kıvam. Tarkovski. Özel şeyler getirdiler. Nuri Bilge Ceylan, Tarkovski sinemasının bir parçasıdır. Ödülü, Altın Palmiye’si yeriliyor. Şerif Gören de kaldıramadı N. B. Ceylan’ı. Ali Özgentürk İtalyanları seviyor. Vitorio De Sica. P. P. Pasolini. Roberto Rossellini. Ayrıca Yasujiro Ozu. Michelangelo Antonioni sıcak değil. Luchino Visconti. Latin Amerika yaratıcı ve hınzır. Dindar değiller. Yaşam zengin. Kadın değerli. İngmar Bergman ilk beşte. Ulus karakteri varmış ona göre, sonradan anlamış, kabullenmiş. Üniversitede hocası Nurettin Şazi Kösemihal kitapla bunu savunuyormuş da solcu olduğundan Kösemihal’e karşı ulusların karakteri olmaz diye bağırıyormuş. (Yalnız, N. Ş. Kösemihal Sorokin’in Sosyoloji kitabını çevirmiş, kendinin diye imzalamış.)

Onat Kutlar tembel. 
Konuşur, yazmaz. Zor ve az yazar. Ama çok değerli. O da arkadaşı. Onur Ünlü zamanında onun asistanı olarak çalışmış, İtirazım Var filmi çok sağlammış. Niye az izlendi, çünkü ülke kuraklaştı, çoraklaştı. Zaman değişti. Dünyada en fazla gösterilen ve izlenilen Türk filminin AT olduğuna emin. Kendisi de hala AT’ın yönetmeni diye tanınıyor. Seyirci seven bir yönetmen olduğundan gişesi de her zaman iyi olagelmiş. Mektup, Su Da Yanar, Bekçi dahil. Sadece Çıplak’ta hiç çabalamamış, ne vizyona ne festivallere sokmuş. En çok kendi olduğu filmi de Çıplak’mış.

Kalbin Zamanı’ndaki Arda Kanpolat’ın intiharı ile birlikte Kemal Sunal’ı sayarsak iki oyuncusunu ölüme kurban vermiş sayılır Ali Özgentürk. Acı ve zor bir deneyim olmalı. Arda Kanpolat meğer eroin kullanıyormuş. Bir Hamlet oyuncusu olduğundan ona ulaşmış ve rol vermişmiş. Zaten Balalayka’yı tamı tamına Kemal Sunal için yazmış da Sunal kalp krizinden ölünce film sarkmış, alıştığı yapıyı hemen kuramamış. Fikrin doğuşu; Tanya karakterini oynayan oyuncunun su içişine bakarken, onu Nataşalık yapmak üzere Türkiye’ye gelen ablasının sakat kızkardeşi gibi tasarlayabileceği aklına gelivermiş.

Babayı öldürme teması birkaç filmiyle anımsatılınca (At, Bekçi, Balalayka, baba yerine oğulun ölümüyle Mektup) çok ilgisini çekti, hiç bilinçli olarak düşünmemiş olduğunu belirtti. Onur Ünlü’nün İtirazım Var filmindeki Güler Ökten ve oyuncak at temasının ustası Ali Özgentürk’e selam ve gönderme olduğunu sinema hocası Yalçın Savuran’ın fark etmesi Özgentürk’ün pek hoşuna gitti. Diğer uğraş alanları ve meslekler ile sinemanın bağ kurması da alkışladığı bir durum oldu. Yönetmenlerin pek çoğunun sinema dışından geldiğini, sanat ve yaratıcı alanlardan bile gelmeyenlerin çok olduğunu anlattı. Sinema eğitimi ve okullarının ham malzemeyi öbür taraftan doğrudan sinemacı olarak çıkaramayacağının atını çizdi.

Şaka yollu yapılan, Özgentürk sanatının önce tiyatro sineması/teatral sinema, sonra öykücü sinema/edebiyat sineması sonra da doğrudan edebiyat (sinemanın terki ve ilk göz ağrısı romana yönelme) olarak üçe ayrılabileceği yorumuna gülümsemeli, mesafeli, mizahına da katılarak tepki verdi. Zamanında onların üniversiteli grubuyla tiyatro yaptığı Arslanköy’de artık kadınlar tiyatro topluluğunun varlığına, çorbada tuzu olmasından gurur duyduğu besbelli. Bekçi’de gösterdiği gibi Adana’da Murtaza karakteriyle gerçekten tanışmış. Usta olarak en fazla Atıf Yılmaz’ı görür gibiydi, soruyla altını çizemedik. Türk sinemasının 100 yılı geride kalmışken 50 yılının canlı tanığı/tarihi, Yeşilçam sinemasının son etkin temsilcisi hissiyatı da onun sıfatlarına, özelliklerine eklenmeli.

Tekrarlayarak altını çizdiği, Nuri Bilge Ceylan’ın çağdaş en iyi sinemacımız olduğu ve sahip çıkılması gerektiği. Kendinin sinema ışığı denen şeyi çok iyi bildiği, hissettiği, ama betimleyemeyeceği, bu bakımdan Ceylan’ın filmlerinin has sinema, hatta fazla sinema (aşırı sinema -Mİ) olduğuydu. Ceylan’ın yerinde olsa filmlerinin sinemada izlenmesini zorlayacağını, televizyon (ceza/hapis) kutularında asla yayınlanmasına izin vermeyeceğini söylüyor. Kendisinin de Çıplak filmi televizyona uygun değilmiş. Yeniden çekmeye zaten gerek duymuyormuş da, vizyona yeniden çıkmak ciddi bir bütçe, para gerektiriyormuş, bugünkü ortamda yapamazmış.

Türkiye ve dünyada Özgentürk’ün sanatsal olarak çok etkili, olağanüstü geniş bir çevresinin olduğu anlaşılıyor. (Mafyatik, tekelci eğilimleri olmayışı şaşırtıcı.) Hamam (Ferzan Özpetek) ile Mektup aynı yıl vizyona girmiş. Senaryosunu yazdığı Selvi Boylum Al Yazmalım’da değişik bir diyalog tekniği sinema tarihinde ilk kez kullanılmış. Sahibi olduğu halde o filmi her izleyişinde finalde göz yaşlarına kapılırmış, izleyen rolü, alımlama koltuğu bambaşkaymış. Sinema ışığına sahip filmleri mutlaka salonda izlemeliymiş. (Haklı ama bu artık zamanın çarkına yenilmiş bir doğru.) Keşfedilmeyebileceğinden kendi söylemek zorunda kaldığı bir veri de Çıplak’ta oyuncuların yönetmenle filmin içinde konuşması ve çatışması.

Ferzan Özpetek’i fotoroman sinemacısı olarak görüyor. Polemikten ve isim vererek eleştirmekten, beğenmediğini söylemekten hiç çekinmiyor. Onur Ünlü iyilerden. Reha Erdem’i ikiyüzlü, yapay buluyormuş. Uğur Yücel’i yaptığı şeyi, o şey için yapmıyor, artniyet ve planları var diye eleştiriyor. Güler Ökten çok iyi oyuncuymuş. Zeki Ökten zaten arkadaşı ve çok sevdiği belli. Zeki Demirkubuz’u da beğeniyor.

Ustaya, perde özlemine geriden atış yaparsak: Sinema, film artık kitaba dönüştü. İnsanlar kendi başlarına, bilgisayar ekranı, düzenlenmiş duvar projeksiyonu veya büyük TV tipi ekranlarda film izliyor. Beyaz perde, karanlık salon, koltuklarda yan yana oturma, nefeslerden toplum olma deneyimi geride kaldı. Artık sinema, edebiyat eleştirisi gibi, hakkında, üstüne konuşma ve yazma ile sosyalleşme halkasını güç bela tamamlıyor. Bu bakımdan film teki bir kitlesel tüketim ve iletişim aracı olmaktan çıkıp pelikülden bir mektup şişesine dönüştü. Rastlayanlar filmi okumak, kalbinde saklamak, içinde film fazla büyüdüğünde sanal uzaylarda paylaşmak, sızdırmak ve patla(t)mak üzere.

HAYATTA

Asla! (ünlem), hayatta olmaz, ben ölmeden anlamlarını da taşıyan kalıp. Elbet olağan koşullarda “yaşamda” anlamına geliyor.

Demek, hayatta sabit yok. Ak dersem kara kara dersem ak sırada. Neysen o değilsin, ne değilsen o olmak üzeresin, diyen Jean-Paul Sartre’a selam.

Sorun varsa, sorun yok; hayattasın.
Öldürmeyen sorun, yaşatır: bizim.
Artık hayatta her şeyi daha kolay ve daha normal, olağan şeyler gibi görüyorum. Buradan anlıyorum ki şimdi yadırgadığım daha ne normaller, ne olağanlar var.. Etimiz taze tatlı olsun diye, hayat bizi ölümüne koşturuyor. Hep didikliyor. Hayat için her birimiz o yaşlardaki çıtırız ve kullanıma hazır olmak zorundayız.

Ölüm, doğum gibi, hayatta birçok kez yaşanılır. Örneğin; “Öldüm öldüm dirildim.” Dikkate değer bir önerme de: “Ölümlerin büyük bir kısmı iyileştirilebiliyor.” Ölüm mutlak değil, hatta gerçek olduğu kadar sanal. Kıymetlilerimiz ve kavga etmeyi sürdürdüklerimiz biz ölmeden ölmezler. Sevilen ölünün yokluğu aslında özlemden, hasretten ibaret, yoksa içinde. Ayrılık ölüm kadar ağır ya, ölüm de ayrılık (hasreti) kadar hafif.

Hayatta herkese her soru her an sorulur, en gerekli soruları biz seçeriz. Mükemmel sorun ve yanıtlarımız için. Hayatta hazırlık yok, hep anında soru cevap üretme var. Kimyasal akıcı bir tepkimeymiş gibi, kişi yapabildiklerini soru olarak algılamıyor. Onlar soru değil, spor. Yapamama bedeli ne olursa olsun yapamayacaklarını da olduğu gibi bırakıyor. Geriye kalıyor bizim alan ve cephemizi oluşturan ara soru(n) bölgesi, hem çözüm hem soru(n) olarak ilgimizi çekenler kümesi. Anaokulundan ilk ve orta öğrenime, üniversiteden doktora sınıfına kadar bütün sınıflar ve sınavlar aynı anda yapılıyor gibi düşünün. Her durumda bir cephe kendiliğinden oluşmakta. Savaşları verilecek sınır boyu.

Planlı sorular en iyi olamayacağı gibi planlı ve iyi yanıtlar da mükemmel olmaz. En iyi soru, sorun, yanıt o anda belirir, o ana özgü bir şeyler ve tat içerir. İçine kendinin girmediği doğru yanıtlar bedeninden, yaşamından kurumuş, tutmamış sıvalar gibi dökülecektir. İcabında bütün kitaplar, bütün kopyalar doğru cevapları işaret eder. Sınavlar ani ama tüm yardım kitapları açıktır. Seni anlatmayacaksa, doğru yanıt senin iç bünyene biraz nüfuz etmeyecekse o doğru yanıttan hayır, yarar devşiremezsin. Doğru yeterince iyi hissettirmez. İçerik sana ait, en azından geleceğine, gelişimine ait olsun. Doğru yanıt veya yanlış yanıt (yanıt = yaşam) iyi hissettirebilir. Hissettirmezse yuh olsun, ‘Döverim ben o yanıtı!’ Yaşadığın kimin yaşamı olursa olsun, kendininki olup olmayacağına sen veya koşullar bir şekilde karar verir(siniz). Doğrusu yaşamını ya seninki kılarsın, ya seninkine uçmak üzere sürdürdüğün yaşamdan uzaklaşırsın, ya senin olmayan bir yaşamın doğru ve eğrilerine saplandıkça onlara yabancılaşır, katılaşır kalırsın.

Bu ben! Baştan başa, çok çok değişmek gerekecek diye yeni, güçlü, -izm niteliğinde bir düşünceye yanaşmaz hiç. Oysa bilse, hangi -izm içinde olsa gene kendisi kalacak, değişim dediği kütle olanaklıdan ibaret kalacak.. O zaman belki daha kolay düşünür, girişken olur, dünyada ve hayatta dalınmadık salon, oda, kiler bırakmazdı. O deneylerin içinden korktuğu kabuslar değil irfan, görgü, istediği değişim çıkardı. Büyük ve toplumsal ölçekteki olanakları saymıyorum.

Hayatta başarmak, başarmış olmak, çekilen acıları anlamlı hissettirir, başarmamaktan tek farkı o. Yoksa başaran ve başarmayan aynı kapsayıcı kaotik bütünde -ölüm- buluşur. Alkolik ya da zaaf yatkınları bunu tersinden ifade ediyor: “Rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi?” Bu retorik soru tam da havlu atmaya teşne kişinin kendine sorması gerekendir. Yanıtı besbelli. Neden sonunda öleceğimiz halde, kendimize göre bir rota, iz, üslupta ısrar eder hatta onun da iyisini ararız?

BABAMGİL OĞLUYUM

[16 Nisan 2014]

Çocukluğumdan görüntüler geçeceğim. Hepsi gerçek ve hepsi uydurma. An an, bakış açısı. Varsın çelişkili, zıt olsunlar.

Babam da dedem gibi 43-44 numara Dora marka lastik ayakkabı giyerdi. Bu beni örtülü şekilde çok şaşırtan bir şeydi. Bir çocuk nasıl babasıyla aynı büyüklüğe erişir? Olmayacak olanaksız durum. Babam babasına o kadar saygılıydı, bu ise ayıp bir açık verme gibi. Ben dedemi yukarda babamı küçük görürken bu ayak numarasıyla son dakikada eşitliği, saygıyı sağlamış oluyordu. Ben kendimce, dedemin has torunu olup babamdan büyük olduğum halde ayak numaramın (hem o zaman hem şimdi) küçüklüğüyle saygılı bir tarafımı koruyordum. Veya bir başka haksız çelişki olarak işlemişimdir kim bilir?

Anımsıyorum da, babam ya onu küçümsememi önemsemedi, ya fark etmedi bile. Belki bütün fırtına içimde kopup dışıma yumuşuyordu. “Yalandasın, senin çocukluğun hiç öyle geçmedi,” diyen biri olsa artık kesin haklılığımı iddia edemem. Babam hiç tınmadan, ya eğitmek üzere, ya kendinin de büyük gördüğü oğlunu zenginleştirmek üzere bana dinsel ve yerel, olmuş olmamış öyküler anlatmayı, iş buyurup iş göstermeyi, önemli konuları danışmayı, dil kıvraklığı modellerini, toprak sanatlarını öğretmeyi sürdürdü. Belki babamı küçümsemem de dedemden anamın intikamının alınması gibi zamana, yumuşamaya, çeşitlenmeye yenildi. Yaşama ve yaşamaya. Gelin dövücüsü dedeme bir yandan öfkeli hınçlı, bir yandan gücü ve zalimliğine hayrandım. İlkokulum bittiğinde, bir beş altı yıl sonra bana saz aldırmayı planlar olmuştum. Kendi eliyle hediye edeceği sazla güya virtüöz olacak, dede kalbi ve övgüsünü armut gibi toplayacaktım. Onun ömrü vefa etmedi. Ben de yalancı beceriksiz çıkmaktan kurtuldum. Babam ise sabırla bildiğini sürdürdü. İçime emekle yüklü saatli, parça etkili dil ve kültür tohumlarını ekti.

Ben geleceğin bir aracısı, sözcüsü olacağımı bilir halde köy işlerini hiç ağır görmedim, ciddiye almadım. Önümdeki işlerin hakkından geldim. Yalnızca kendi ritmim ve rotamdan emin olamadığımda bu anlamsız toprak köleliğinde ne işim var diye heyheylenirdim. Niye Fethiye’nin turist deryasına inip yabancı dilin kolay parasına bir an önce iltica etmediğimi o zaman oturtamıyordum. Oturttuğum şey babamdan, topraktan ve sabırdan feyz almakmış.

Azıcık canlı tarih iyi gelir. Babamgil Aykırı Ceylan’a ata dostu olan Uysal amcalara gitmişler. Kış akşamı soba başında sohbet ediyorlar. Uysal’ın babalığı Bobuş Ahmeti sıkışmış, dışardaki helaya su dökmeye gidiyor. Bunlar, içeriden, kış ayazında Bobuş Ahmeti’nin tahtanın üzerindeki buzdan kayıp düştüğünü duymuşlar. Geri dönüp içeri daldığında Uysal kaynatasına “Baba, dikkat et düşersin,” der demez Bobuş Ahmeti yapıştırıyor lafı (kaşlar çatık): “Düştüm, ihi ye!” Anlamı, “Düştüm, işte ya!” Aynı Uysal amca bizim eve konukluğa geldiğinde sofraya cin biber ister, tüm yemek boyunca gıdım gıdım bir cin biberi idareyle güçbela bitirir, ondan sonra da “Arkadaş, dehşet acı yerim,” derdi.

ANIT YAŞLI

[13 Nisan 2014]

Kırkkilise’de kardeş ziyaretinin peşinden. Arkadaş uğraması ve hasbihali yapacakken hayırlı bir satışa gelip. Yirmi küsur yıldır görmediğim Vural amcamı gördüm, Çerkezköy’e uğrayınca. İçim bir güzel, bir hoş, bir huzurlu oldu, değmeyin gitsin. Adama ömrünün sonbaharında sendikacılık anlattırdım. “Eskiden ruh vardı,” dedi. 

Yanılmışım meğer, tekstil işveren sendikasında değil işçi sendikasında, hem de örgütçüymüş. TEKSİF (Türkiye Tekstil, Örme, Giyim ve Deri Sanayii İşçileri Sendikası) adına tekstil iş kolunda Denizli ve Edirne’de sendika örgütlenmesini başarmış. Çok yaşadım, çok iyi ve kötü şey gördüm, yaşamayı çok sevdim, toplamda çok mutlu oldum dedi. Bir sürü acısına, aşındırıcı deneyimine karşılık hala gözleri ışıldıyor. Gözleri canlı gülüyor, doğrudan insanın gözlerinin içine bakıyor. Gençliğinde çok çapkın olmuş olmalı. Şimdi ise huzur, söyleşi, içtenlik pınarı.

Yanılmıyorsam sehven “DİKS vardı,” diyor; ben de ona diyorum ki, “Eskinin Türk-İş’i bile şimdinin DİSK’inden daha etkin ve canlı, bilinçliydi.” Sendika tarihini biliyor, ana noktaları biliyor. Batıda sendikacılar hak elde edene kadar ne ço kölü verdiler diyor. Türkiye sendikal hareketi artık verdiği ölülerle (veya belki vermeme durumuyla) bağını yitirdi. Artık ödenen bedelle alınan, kıymetli mevziler yok. Zamanın seline daha kolay kapılma var. Hatta belki Yunanistan sağlıkçıları ile Türkiye sağlıkçılarının grevleri arasındaki (bariz) fark, ön-bedel ve eylem değeri farkından geliyor olabilir. Sertliği, savaşımı komşugil daha iyi biliyor.

“Niye siyasete atılmadın, bir yerinden bulaşmadın?” dedim. “Siyaset için mutlak ve mutlak yalan konuşmak, yalanı becermek veya öğrenmek gerekir,” dedi. Yalanı önceden becermeyenlerin bir kısmı (hatta ona göre çoğu) sonradan yalana uyum sağlayamaz, öğrenemezlermiş. Sendikacı ile siyasetçi arasındaki en önemli farkı böyle görüyor. Sendikacıların yalanı olsa da ayırt edici özelliği değildir diyor. Bir de işçiyle sendikacı (örgütçü) arasında organik bağ olurmuş. Sendikacı iyi yalan kıvırsa bile o organik bağın yükünü taşıyamıyorsa işçi temsilcisi olamazmış. O bağ gözden göze, kalpten kalbe her olayda, her gün denenir denetlenirmiş. Doğuştan veya gitgide edinilen karizmadan söz ediyor olmalı. Gözleri tutmazsa işçiler asla omuzda, elde insan taşımazlar diyor.

Vural amca anjiyo çekimi bile kolay olmayınca kalp ameliyatını reddetmiş. Evin salonu ile balkonu arasında bir süre daha idare edebileceğini öğrenip bunu seçmiş amcam. Sokağa, dünyaya çıkmayıveririm demiş. Karısının yüzünü son yıllarında daha fazla güldürmüş. Haklarını açıkça eline teslim etmiş. Eskiden sessizce bilip belki az, belki hiç düzeyinde hissettirdiği hukukunu. Akrabalarıyla da dünyayla olduğu gibi açık, harbi görünüyor. Amcaoğlu olan Erdal amcamı çok sağlam temelli buluyor, “O benden çok farklıydı,” diyor. İkimiz birlikte, Erdal amcamın karısı ve beni okul boyunca koruyan, hiç elini üstümden çekmeyen teyzemi insan görünümlü üstinsan, bir tür canlı melek görüyoruz. Beni de özgün, başarmış, haketmiş sayarak taltif ediyor. İnsan onun yanında hem onu hem kendini değerli hissediyor. Duymamaktan mı, o toplara girmemekten mi, evlat acısı bile yaşadığını söz arasında anmama hiç tepki vermiyor.

Dönüşte karım Yağmur’a Vural amcanın sağ kolu var mıydı, yok muyduyu soruyor. Yağmur görmedim diyor, kol yokluğunu farketmemiş. Vural amca onu da iyi derecede doğal taşır. Acındırmaz, göze sokmaz, altını çizmez, fark da ettirmez pek. Sana dikkat eder, katılır; ona dikkatini gözünde odaklamanı istiyor gibidir. Halıcıoğlu’nu da konuştuk, bahçelerindeki aile kuyusunun 5-10 kulaç her neyse, su derinliği olduğunu söyledi. Bakırköy İncirli’deki evini Rum ekalliyetten bir tanıdığından 10 bin lira peşin, 10 yıl vadeyle 39 bin lira gibi bir paraya aldığını; tek takım elbiseli, tek gömlekli olup, çorabını, gömleğini akşam yıkatıp sabah ütületerek gündüze giydiğini; bir grev fonu dağıtımında kesede 250-300 lira fazlalık para bulunca hemen keseyi sendikaya geri verip para dağıtmaktan caydığını anlattı. Onun zamanında Mensucat Santral’de 430 milyon lira gibi, 1980’ler için skandal ve astronomik meblağlı yolsuzluk çıkmıştı. O zamanlar orada ambar şefiymiş.

Vural amcaya karşı içim coştu, gözlerim yaşarmadı. İçimden, birkaç kere daha sohbet etmeden ölüme yolcu etmesem diye geçti. Yıllar önceki okul çocuğu zamanıma katkıları için haklarını helalletme konuşması da iyi geldi tabii. Koyun can, kasap et derdinde. [Ve de o son canlı görüşmemiz oldu. Hiç yoktan iyidir.]

DEVİR MEVSİMİ

Devir zeytini

Cunda’ya varışımız, bir sabaha karşı. Minibüs içinde uykulu yorgun bekleşiyoruz. Günü doğuracağız. Pateriça koyuna yayılıp görüntü, güneş, ışık ve gölge avlayacağız. Serçeler gibi hevesli silah arkadaşlarım.

Aynı isimli, birbirinden ayrı yerde oturmuş iki mahalleli bir yer Pateriça. Nasıl yani? Bu kadar isim bolluğunda ayırt edici isim mi bulamadılar? “Pateriça Birinci Köy”, “Pateriça İkinci Köy”. Üstünde düşününce sonradan buluyorum. Onlar ayrı değil bütündüler, akrabaydılar, hısımdılar. Nüfusları çoktu çoğaldı da genişlediler. Ayrı isim peşinde değillerdi, oymaktılar. Çoğalanlar kendine ayrı sıfatlar yakıştırıp, bütünle aralıklanma istemediler. Neredeler şimdi? Gitmişler… Ne zaman kayboldular ortadan? Biz gece minibüste beklerken. Tuvalet önünde sıra bekler gibi. Av mevsimi, av anı bekler gibi gitmelerini bekledik. Biz beklerken onların gidiyor, o an boşaltıyor olduklarını bilmiyorduk?? Kavimler Göçü bitmemiş miydi? Habil ile Kabil ikisi de uydurulmuş efsane dehlizlerinde cansız sallanmıyor muydu?

Demek ben de o saldırgan, huzursuz ırkın bir ahfadıyım. Bakir görüntüler peşinde koşmak, en uygun fırsatta deklanşöre basmak beni çağ paylaştıklarımın iki kulaç üstüne ağdırmıyor. Bütün okuduklarım, duyduklarımla birlikte bilmediklerim de karnımda guruldamak, beni aynı insan dönemeçlerinden geçirmek zorunda. Bir iki milimlik hayati yorumum avuntum, gururum bile olacak. Şimdi kabul, Pateriça’yı denize döken benmişim. İki gün boyunca her gittiğim yerde rüzgar ve hayalet görünce “Niye gittiniz? Beni beklesenize.” demem boşuna. Kovmuşum, ürkütmüşüm, şimdi sakin bir kederle suçlu hissediyorum. Bakınıp düşünmedikçe onu bile hissetmiyorum. Sağrısındaki, bacak arasındaki sineği görmeden kuyruğuyla kovmaya çalışan kısrak gibi huzursuzum.

O dönemeç, o maya tutması zeytinliklerde karşılıyor beni. Şu yaşlı durgun dinozorlar. İri kara kurşunlular hiçbir yere gidememişler. Sabitliklerinden cesur. En eski zeytinler bütün urlarını şefkatle, çeki bilinciyle gövdelerine yapıştırmışlar. Asıl avcılar onlar olmaya? Bu kadar yaşlı, buruşuk kadınlar beni nasıl çekiyor? Bir akrabalarını görmüştüm başka bir zaman, düşte. Buruşuk, kokuşkan armut, utanmazına baharda çiçekli gelinliğini giymişti. Kendi erken kocamamdan, yaşam mızıkçılığımdan, nanemollalığımdan utanmıştım.. Bu zeytin ağaçları da davetkar: “Yüzleşemiyorsan unut,” dediklerini hayal ediyorum. Başka bir kabusta yeniden bulursun.

Koç gibi güçlü bir büyüğümüz Cunda’ya sahip çıkmaya başlamış. Ürkütmeden yüz görümlüğünü veriyor, usulca açıyor. Galiba Cunda’yı bize ana yapacak. Cunda koynundaki altınları, dip bucak sakladığı tapuları da göstermiş midir damat adayına? Büyük ablası Ayvalık artık peçelere bürünmeyi bırakmış. Yumurtalardan, kap kacaktan satmaya, yeniden göz sürmeleyip, gelen geçenle iki üç laflamaya başlamış. Saat ayarı yeniden değişti galiba. Yerli kuş kaçırtmalardan saparken panayır yöresi kurulmasına mı denk geldik? Bunlar, mantık evliliği veya yorgun arkadaşlığı kabilinden onarımlar mı?

AMED’TE YAŞAM -SUR’DAN ÖNCE

Sur’da duvarüstü

[16 Aralık 2013]

Kürsücüler çarşısının nargileci kahvesi, hemen karşısında Urfa kebapçısı. Kebapçı 50 yıllık, arayın, sorun, kaçırmayın; önerilen tatlardandır. İnsanlar çok candan, [o zaman için] barış süreci sert Kürt türkülerini göz önünden biraz geriye çekmiş. Duvarlar hala YDG-H sloganlarıyla dolu olsa da insanlar rahat, özgüvenli, umutlu.. [idi-]

Hançepek diye bir mahalle var, Süryani ve Ermenilerin yoğun oturduğu. Eskiden Gavur mahallesi derlermiş. Şimdi Hançepek’e gavursuz gavur mahallesi denebilir. Öyle deyip gülümsüyor rehberimiz Suat abi. Hançepek bir de Sur içinin diğer mahallelerinden çok daha renkli: sanki boyacılarla özel promosyon, reklam anlaşması yapmışlar. Göz önünde, gönle girmeye, dışarıya açılmaya çalışıyor.

7-8 ailenin bir arada yaşadığı konaklar, ev kompleksleri varmış. Onlara Mazgana diyorlar. Bakalım anlamını, kökenini bir yerden bulabilecek miyiz? [Sözce’de mazgan ıssız yerdeki ev, içiçe odalardan dipteki, sokak arası arsa anlamlarıyla kayıtlı.] Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi mazgana değilse de mazgana olabilecek büyüklükte/nitelikte diye duydum.

Bir gezide hiçbir yeni veya sevindirici, ilginç şey görmediğinizi düşünün. O denli kısır, sıkıcı, bildik olsun. Birkaç tanışma, selam, belki farkına varmadığımız iyi bir elektrik olacak olsa ona da değmez mi? En sona sözcük duyma, öğrenmeyi bırakıyorum.. Birkaç yeni sözcük kapınca baştan başa iç taşlarımız, mozayiğimiz baştan şekillenmiyor olabilir mi? İşte Diyarbakır’ın yeni sözcükleri keçik (kız/ güzel kız?), Hançepek, mazgana, dengbej (deng: ses, bej: söyleyen = ses sanatçısı gibi bir bileşim). Mardin’de de herkesin bilip benden sakladığı, bu yıla kadar bilmediğim abbara’yı öğrenmiştim. Tokat’tan bana yadigar akika, gıjgıj, eci ve ficenk kalmıştı.

Nedense bazı sözcükler başka misafirleri yanında getiriyorlar. Hançepek bende Hacegan’ı zorladı. Galiba Farsça, arayacağım, bunu kenara yazıyorum. Müzikal, çekici bir sözcük. [12-15. yüzyıllarda Maveraünnehir’de etkin ve Orta Asya sufiliğinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir tarikat.] Diyarbakır Kalesi’nin Keçi Burcu’nun asıl adı Keçik Burcu olabilirmiş. Kızlar Burcu yani. Oradan intihar edip ölen çok kız olmuş. Keçi Burcu benim çok hoşuma gitti ama, sonradan değişme veya uydurma olabilir. Keçik, keç, dot hepsi kız demek, kız sözcüğünün türleri. Bu arada dot da daughter (do’ter) ile aynı kökten geliyormuş. Diyarbakır’da dengbeje hazırlık deslerinde öğrendik.

Diyarbakır’da özellikle köy ve ilçe dernek evleri aynı zamanda taziye evi, yas evi olarak hizmet görüyor. Yas evlerine gidiyor orada başsağlığı diliyor yakınlar ve konuk destekçiler. Bazı başka yörelerdeki yas evinde yemek yapılmaması, yemeklerin komşular tarafından sağlanması adetini anımsatıyor.

Diyarbakır yaşayan, özgün, kimlikli, enerjik bir kent. Kımıl kımıl, kimse oturduğu yerde kalakalmış değil. Karda kışta azalmış olmalı sandığım dilencileri bile parlak gözlü. Bu dilencilerin yarısının Suriye kaynaklı, yarısının öz üretim olduğu söyleniyor. Sabahın 7-7:30’unda Çinlilerinki gibi hafif olmayan, araba lastiği kullanan el arabaları mesaiye başlamış oluyor, bir tanesi tepeleme kasap eti ulaştırıyordu. Sabah ilk hareketler başarıldıktan sonra Diyarbakırlı kahvaltıya sokakta seyyar ciğerle başlıyor.

Ne zamandan beri varsa, Diyarbakır için tipik olan kervansaray ve han tipi oturma yerlerinden gayrı, bir de kişisel sorumluluk yüklenmeyle tek tük Diyarbakır evleri oluşturulmaya başlanmış. Bir yere gidince sokaklarında ne kadar hazla dolaşırsan dolaş, insan bir iç mekan, bir aile yanı, bir yerel yaşamın özüne yaklaşmak istiyor. Oranın sana aralanmasını arzuluyorsun. Çoğu yerde iç turist değil tam misafir gibi karşılanıyoruz. Talimatla olacak şey değil; talimatlı, sözleşmiş gibi esnaf. En çok çay içtiğimiz gezimizde çay masrafı en az oldu. Fırınlar bile bizden biri askıya ekmek bırakmaya çalışırken verdiği pidenin parasını almamaya çalışıyor. Ara ve arka sokak fırın pideleri çok güzel.

Sokağında rengarenk her şeyin yanısıra eşek semerlerinin de satıldığı bir kahvede oturmuştuk. Kürsücüler çarşısı olabilir, artık ebrular birbirine karıştı. Sabah sabah mı, akşam akşam mı.. Simit eşliğinde çaylar içtik, gülüştük, kıkırdadık. Sonra ödeme zamanı geldi; bize hiç yan bakmamış ama ilgilenmemiş de olan uzak yan masalardaki bir pos bıyıklı Hulusi Kentmen çoğaltımı amcanın çay paralarını ödediğini öğrendik. Gülme, şaşkınlık, hüzün birbirine karıştı.

Dertli bir keklikçi var, anlattı da anlattı. Keklikleri tüfekle vurmuyorlar, bir tuzak kuruyorlar, galiba ayağından yakalıyorlarmış. Kekliğe bir zarar gelmiyormuş. Keklikçi Kahvesi bu öyküleri aldığımız ortam. Onun yalancısıyım, soy kurumasın, eğlence ve kültür sürsün diye tuttukları çoğu kekliği geri bırakıyorlarmış. Dişi kekliği zinhar almıyorlarmış. Bırakılan bir dişi keklik, gelecek yıl yirmi keklik daha demek. Avcı teskereleri olduğu halde bir av yasağı, suçluluk durumları mı ne varmış. Sorun ve eksikleri galiba dernekleşmemeleri, grup olarak tanımlı hale gelmemeleri. Avcılar ülkenin her yerinde avlanabilir. Yöre halkı bunu mahalle baskısıyla, yabancıya av yaptırmama biçiminde uyarlayabilir. Bu keklikçi kahvesinde kat kat bir sürü keklik kafes çifti var. İnsanlar hem kahve ortamında, çay may geliyor, hem belirli konuda buluşmanın özel havası var. Arada bir keklikler ötüşe başlıyor. Gak gak guburak guburak. İyi öten bir kekliğin fiyatı iki bin liraya kadar çıkarmış. Bu sahibinin onuru oluyor. Kafesler nedense çiftler halinde ve 70-150-200 lira gibi fiyatları var.

Dengbej evinde bir kültür tanıştırmasından çok daha özgüvenli, iddialı bir dil sunusu dinledik. Hilmi bey Adeta tüm Batı dillerinin Kürtçeyle kardeş olmasından öte Kürtçenin şapkasından, torbasından çıktığını gayet akıcı, anlaşılır biçimde savunuyordu. Aklımda kalanları araştırıp, uzun erimli izlemeye alacağım, ilginçliğini teslim ediyorum. Örneğin jinekolojinin jin’i Kürtçede kadın anlamına geliyor. Dengbej evinde ses ustaları havasına göre çığırıyor, coşuyor; yabancılar varsa onlar da tarih sunuyor, tanıtım yapıyor. Hilmi bey stran ezgidir diyor; batıdan bildiğimiz enstrüman ondan gelir diyor. Paniği ise Kürtçe ayak demek olan pane’ye bağlıyor. Orada fazla ileri gitmiş oluyor, Pan’dan geliyor diyecek oluyorum. Tabii Tanrı Pan’ın keçi ayakları yok muydu? Gene “ayak”tır diyebilir, o zaman Kürtçe Yunanca/Grekçenin de akrabası olmaya başlar.

Dengbej evi hemen her gün açık, konuklar da sanatçılar da rastgele buluşuyor. Bir tanesi destan söylerken ruhunu teslim edecek, gitti gidiyor diye korktum. Veya kızacak, sesinin heyecanı çok yukarılara ağıyor.. Sövüp saymaya mı başlayacak? Tüylerim ürperdi. Dengbej destanları çok iyi korunduğu söylenen tarihsel sözel kayıtlar. Yaşayan tarih ve yaşayan destan. Ölmüş, sesi çok güzel, kadın dengbejlerden en iyilerden biri Ayşe Şan’mış. Resmini mini halıya dokunmuş olarak Diyarbakır çarşısında gördük.

Hilmi Akyol hakkında BBC Türkçe haberi: http://www.bbc.co.uk/turkish/fooc/story/2004/05/printable/040521_fooc_konuksever.shtml?fbclid=IwAR1s9ZlLPYOkAtcifNxuSN_ZBGOLW5NmCtPE4AjQHgfgqPwFkHqk-8F8MgI

Amed’te etçi

ÖLÜM

Bilinmezlikleriyle ünlü ölüm ülkesi..
Sevgiden öte sürekli ölüm.
Korkudan öte sürekli ölüm..
Ölçüden öte sürekli delirim…

Aslında, Erik Erikson’un İnsanın Kırk Evresi vardır. Onu gereksiz, onunu siz biz anlamayız, onu toplam üç evrede özetlenebilir. Onunu ise kendisi üşenmiş, yazmamış. Geriye elde kalıyor; doğum, yaşam, ölüm. Ayrıntılı listenin akademik önemi var tabii.

Varolmanın dayanılmaz netliği ölüm. Ah ölüm. Yerçekimi eşittir ölüm çekimi. Eşittir kader. Akşamımızda buluşacağız kara sanatçımızla.

Yaşam ölür.
Ölüm de ölür –
Azot döngüsüne

Boğazım kuruyunca
Terk edersin zaten
Öldür de beni!

Ölen ölmüyor
Giden dönmüyor
Yaşayan yaşamıyor


Çehrem artık kuru kafa
İnişe alışıyorum
Hoş hiç değil
Ölüm uzun sürüyor

Ölümüm boğazımda yuvalı
Genzimden getiriyorum
İki parmağım arasında evirip kokuyorum
– Babam kokuyor
Bu kadar – gerçek – benim mi?

Ruhsal olarak yıkık ölçüsünde yaralıydı. “Ölüm ayrılıktır. Ayrılık ölümdür. Cem ettim, semah çektim, kocamın ölümüne dayandım,” diyordu. Gözlerinin içleri acı acı da olsa gülüyordu, parlıyordu. Bir vakit daha geçtikten sonra kadın, koca bunak bir bebek olmaya yönelmişti. Yuvarlanmayı bir yerden sonra yönetemiyordu. Gözleri hala canlı ve artık bokunu oraya buraya silen sıvayan. Ve canlı, yaramaz, ateşli gözlerle kuyusuna bakacağını, korkarken aynı kalacağını, belki korkmayı bunamayla aştığını, biraz savdığını anlar gibiydim. Yolundan iteleyerek mi beni çekiyordu, mıknatısça halı sererek mi?

Herkes biraz ölümü tadacaktır, lütfen sorumlu kullanınız. O iki kez ölümün gelini oldu: Ameliyatta, depresyonda..

Pilot: “Kule, kaçış izni istiyorum.”
Yaş otuz beş, ölümün yarısı eder.
Ölümün sonu. Yokluğun sonu. Evrenin sonu. Paralel evrenlerin sonu. Bunların sonunu getireceğiz!

A) Ölüm hiçlik değil, sadece erkek hiçliğin bedeni. B) Ölüm hiçlik değil, sadece ben hiçliğin bedeniyim.
Ölüm mutlak değil, hatta gerçek olduğu kadar sanal. Değerlilerimiz ve kavga etmeyi sürdürdüklerimiz biz ölmeden ölemezler. Sevilen ölünün burada yokluğu aslında özlemden, hasretten ibaret.

Ölüm, doğum gibi hayatta birçok kez yaşanılır. Herkesin bildiği örneği; “Öldüm öldüm dirildim!” Benim dikkate değer saydığım önermem ise; “Ölümlerin büyük bir kısmı iyileştirilebiliyor.” Bir başka kolay önermem, her sevinip coştuğumuzda dirildiğimiz, her korkup üzüldüğümüzde öldüğümüzdür. Dolayısıyla dinlerin insanların inandığı ölümden sonra diriliş fiziksel can ve yaşamımızda zaten mevcut. Yineleyici halde. Sanki yaşamdan ve ölümden korkumuzu saf dışı bırakmak istercesine dışarıdan verili gerçeklikler halinde..

O halde, ne kadar kısa olursa olsun, yaşam her zaman tam dozdur. Çabalı değil, verilidir. Yaşam bir gündür. Sonsuz bugün, bu an. Şimdi yani şimdiki geçmiş zamandır. Yaşamda ölüm zaten vardır. İnsanın yaşamını ölmesi veya ölümünü yaşaması biçimindedir. Ölümde yaşam olabilmesi için insanın ölmezden önce yaşaması, basiretle, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir. Ölümün varlığı, ölümden önceki hayatın doğru mu eğri mi, anlamlı mı anlamsız mı, var mı yok mu olduğunu göstermez. Ölüm bir nokta veya süreç olup canlılık ve canın niteliği ölüme göre değil, içtüzükle kendine göre değerlendirilebilir. Başarısız ölüm vardır, ama ölmek başarısızlık değildir. Başarılı yaşamın hedefi salt ölümsüzlük değildir. Başarılı yaşayıp, ölüp, unutulabiliriz; sorun yapmayalım.

İnsan bu, doğru; arar. İnsan sorar, tahmin eder, korkar, formüle eder, fark eder, anlamlandırır, anlamından soyar, eskitir, yeniler. Ölüm çok önemli bir referans. Korktuğumuz, korkmaz hale geldiğimiz ölüm, yaşam, çözüm girişimleri..

Bir ölümde iki seçenek şüphenin intihar ve cinayet olması intiharı da, cinayeti de, hayatı da bildiğimiz sanısına inmiş darbedir.

“Yavrum Allah ölümü dağlara vermiş, dağlar taşıyamamış; insana vermiş, insan taşımış.” Halk sözü. Galiba İslam ve Kuran’dan bozarak uyarlama.

Teke yarımadasının Fethiye dolaylarında söyleyiş özelliği; “kısmetse” karşılığı “ölüm zulüm olmazsa” derler. Köylü adamın biri hem çocuklarına eleştiri hem kendine özeleştiri olarak ölüm evi ziyaret yemeğini kastederek, “Öldüğüme ah demeyon, yemeklerin sırasını şaşıracaklar (ona ah diyorum),” demiş.
Yaşam ve belirsizlik işaretlerini okuma dağarcığı içinde şu da varmış: Rastlantıyla, bir çocuk kendi bacaklarının arasından geriye doğru ve ters bakarsa o civarda bir ölüm, can kaybı olacağına belirti sayılır. Köyümüzde bunu balkabağının bol dökmesi gibi ciddiye alıyorlar. Balkabağı aşırı verimli olunca o evden ölü çıkacaktır.


Kar yağması neden herkesi heyecanlandırıyor? Neandertal bir tepki mi? Kaçıncı buzul veya buzul öncesi çağdan kalma miras? Kar ayrıntıları azaltıp öze yaklaştırıyor. Bir de yüzleşmeye çağırıyor, bilerek bilmeyerek böyle. Karın iki büyük sonucu çocuklaştırma ve ölüme (düğüme) yaklaştırma. Birbirine zıt ama aynı kökten beslenen sonuçları. Çocukluk da öz evladımız, ölüm de öz evladımız. Ölümün kendisi bir şok iken, her tür skandalı duralatıp dengelemesi, kar gibi değil, bir gazete kağıdı gibi örtmesi..

Hayatımız hayata hazırlanmakla geçer. Kritik bir anda, çatışmaya hazırlanmış bir askerin mevzide tüfeksiz olduğunu birden fark edişi gibi, bütün hazırlıkların yetersiz veya boş olduğunu anladığımızda ölümle burun buruna gelmişizdir. O andan sonra duruma göre ölmeye de yaşamaya da hazır yeterli hale geliriz. Dank ettiğinde tamamdır. Ondan sonra canlıyızdır. Sonrasında inadına hazırlık, bilmezlik havamız sürerse artık o seçimdir, gerçek bilmezlik değil. Rüyamda bana bildirildi. Tüfenksiz asker bendim de.. Bir sonraki rüyamda da yetkisiz merdiven altı çocuk ameliyatı birkaç çocukla birlikte benimkine de yol kenarında ve minibüs içinde yapılıyordu. Ben bekleyen baba durumundaydım.

Birisi öldüğünde sevdiğinin, yakınının yas tutması, yas acısı iki kişinin ürettiği sevginin gelirlerinin vergisidir. Ticaret yasası ve sevgi ortaklığının özel durumu gereği sevgi gelir vergisi ölüm veya ayrılıkta ödenir. Hasrette vergiyi iki kişi ayrı noktalardan aynı alıcıya öderler. Ölüm halinde ortaklar adına arkada/geride kalan iki kişilik gelir vergisini öder. Sevilmeyenlerin kaybında göstermelik yas dışında acı olmayacağından gelir vergisi çıkmaz. Bazı ilişkilerde, açık veya örtülü hasımlık gereği, ölümde vergi değil eski bir icradan kurtulma ve rahatlama özgürleşme çıkar.

Suçun suçluluğun olmadığı bir dünya olanaklıdır ama mutsuzluk ve acının olmadığı bir dünya olanaksız. Acı ve mutsuzluk dinamiklerini sinirlerimizden çekip alamayız. Yine de bunlarla bilişsel ve duygusal ilişkimizi yeniden yapılandırabiliriz. Ölümle, zamanla ilişkimizde olduğu gibi. Diyeceğim o ki, kumarda 52’lik destenin hepsini aslar veya papazlardan ibaret kılamayız. Kötü gelen bir elin ceza oyununu Die Hard/ Postu Pahalıya Sat gibi deneyime çevirebiliriz.


Evren/Tanrı/Varoluş sorularda, doğru ve kendimizin olan sorularda tutsun. Veya sessizlikte.. Zira;

“Cevap, her zaman ölümün bir şeklidir.” John Fowles – Büyücü

“Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” Andrey Tarkovski

“Canlı maddenin ölümü hiçbir zaman yokluk değildir; yeni doğumları içkindir. Bu maddesel ölümsüzlüğün önkoşulu, madde olarak kalmak, ayrışmamış olmaktır. Parça kendini ayrı bir tanımlama gayretine girmedikçe bütüne aittir; ölümsüzdür. Bilinçlilik, ölümlülüğü doğurur.” Bilgin Saydam – Deli Dumrul’un Bilinci

“Çünkü büyü olan yerde ölüm yoktur.” Joseph Campbell

“Yedi gün bekledim. O yedi gün çok güzel bir deneyim oldu. Ölüm gelmedi, ama ben ölmek için üzerime düşeni yaptım. Tuhaf, garip şeyler oldu. Çok şey oldu, ama en temeli şuydu: Öleceğini hissediyorsan, sessiz ve sakin oluyorsun.” Osho
[Osho Provokatör Mistik kitabı yayın komisyonu özetlemesine göre, ölümüne yakın (ölümünden 9,5 ay önce) 10 nisan 1989’da Osho söylev vermeyi bitirirken sekreterine enerjisinin tamamen değiştiğini söyledi. İnsanın rahimde dokuz ay kalarak dünyaya gelmesi gibi dünyadan ayrılmadan dokuz ay önce enerjinin ölüm için yine bir başka kuluçka dönemine girdiğini açıkladı.]

“Ölüm bize meydan okuyor; büyücü olsun, sıradan insan olsun bu meydan okuyuşa karşılık vermek için doğmuştur. Yaşam ölümün bize meydan okuma yollarının bulunduğu bir süreçtir. Ölüm etken güçtür, yaşamsa arena.” Carlos Castaneda

“Ruhlar için ölümün su olmak olduğunu, su için ölümün toprak olmak olduğunu, topraktan ise su olduğunu, sudan da ruh olduğunu söyler.” Herakleitos

“Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm.” Herakleitos

“Demek ki Venedik’ten alınacak ilk ders ölümlülüktür. (…) Güya Venedik alışılmıştan daha ölümlü bir şehir olduğundan bir ölüm şehridir, ölümün şehridir, hastalığın, kokuşmanın şehridir, sağlıklı bir iş hayatı olmayan bir şehirdir, güvercinleri gibi ziyaretçilerin sırtından geçinen bir şehirdir, hastalıklı bir şehirdir, yüksek ateş yüzünden görülen sanrıların şehridir, yaşını başını almış kulamparaların ölmeye gittiği yerdir. Elbette zırvadır bunlar. En ölümlü şey en canlı şeydir.” Ursula K. Le Guin – Rüzgargülü/Gülün Günlüğü

“Yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma en derin uçurumdur. Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldırgan yüreklilik: Ölümü dahi öldürür o.” Friedrich Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt

“Diyelim insan ömrü pek çok uzatıldı, acaba ölüm bir çıkar yol olma özelliğini yitirecek mi?” Elias Canetti – Marakeş’te Sesler

“Güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz, ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. Güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.” Carl Gustav Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

“Ölüm biyolojik bir zorunluluk olmayabilir. Belki de ölmek istediğimiz için ölüyoruz.” Sigmund Freud

“Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.” Jean-Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik

“Hanım yüzünü örttü. Her hareketinde dayanılmaz bir oynaklık ve şehvet vardı. O kadar ki, Murat artık yüzde yüz ölüme ait olduğunu bildiği için bizzat ölüm denilen tabii hadisenin bile şehevi hislerle dopdolu korkunç ve insafsız bir şey olduğunu düşündü.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

[Bir Çinlinin kitabını okuyorum, adı “Hayaletler Kitabı”, bunu söylüyorum çünkü kitap yalnızca ölümden bahsediyor. Ölüm döşeğinde yatan bir adam, ölüme yakın olmanın verdiği rahatlıkla şöyle diyor: “Hayatımı zevke karşı mücadele ederek, onu bitirmek için harcadım.” Sonra öğrencilerinden biri ağzından ölümden başka bir şey çıkmayan öğretmene hınzırlıkla “Sürekli ölümden bahsediyorsunuz ama henüz ölmediniz,” diyor. “Öleceğim elbette, sadece son şarkımı söylüyorum, bazılarının şarkısı uzundur, bazılarınınki ise kısadır, ama sonuçta her ikisinin arasında sadece birkaç kelimelik fark vardır.”] Franz Kafka – Milena’ya Mektuplar

“Ölüm yatıyor bugünün geçerli sağlığının altında. Sağlığın bütün kıpırdanışları kalpleri çoktan durmuş varlıkların refleks devinimlerini andırıyor.” Theodor Adorno- Minima Moralia

“Ama ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir.” Rollo May – Özgürlük ve Kader

“Geleceğim, bekle dedi, gitti..
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu..
Ama kimse ölmedi.” Özdemir Asaf

YÖRÜK HASAN

Çukur Ceylan köyünün en nevi şahsına münhasır, kısmen bunak, kısmen deli, ama cin gibi de akıllı, mani ve tekerleme deposu yaşlısı. Tabii bedeni tarih oldu. Esas adı Hasan Kurt idi. Bir dolu torunu, yeğeni, akrabası hala köylümüzdür.

Uyudum uyudum uyandım
Kahve dengine dayandım
Hasan dayı ben seni
… sandımıdım

Ah Yörük Hasan dedem, nereden bulvraan da bütün manilerini söyleteen, eksikleri de kendine soraan? [söyleteyim, sorayım.] Son bölümdeki vurucu tema neydi acaba? Sözü söylettiği bağyan onu saldırır, sardırır mı sandı? Şaşırmıştır da “İyi bir adam sandıydım, boynuzlu çapkın!” mı diyor? Bu tahminlerden ilgisiz başka bir şey mi vardı? Hasan dayım, kimse senin sözlerini, manilerini anımsamıyor. Sadece kendini biliyor, şunun kocası, şunların babası diyor. Yaşlandığında matıfladığını, yarı deli, yarı meczup bir şey olduğunu biliyor. Seni galiba yeterince korumadık. Oysa hemen her Anadolu köyündeki gibi, bizimkiler de “Delisi çok olan köy çok ileri gider,” derler. Oldu mu bu? Herkes senin birkaç manini bilmedikten sonra sen boşuna mı yarı deli oldun, boşuna mı bunadın? Boşuna mı döktün o ciğeri, ses özeklerini?

Olsun varsın. Senin gençliğin, yaşlılığın korumadığın aklınla birlikte bir akıl ve kültür dağarcığı oldu. Saçtın sözlerini. Unutulsa da olur. Gereken yine bir yerinden yumurtlar. Bulur söz formülünü. Duyduğuma göre Danacı Emin senin sesini teybe çekmiş, anlattırıp söyletmiş. Seninle birlikte ovada mal güderdik. Çobanlık arkadaşıydık. Çalışkan biri değildin, ama her harman yerinde değneğin ucuyla teker teker nohut teneleri ortaya çıkarır, onları küçük bir keseye ilkerdin. Sanki güttüğün mallarla birlikte beslenirmiş gibi. Bu benim için damlaya damlaya göl etme ilkesiydi. Bir tür verimlilik ve tutumluluktu.

***

Bir gün Yörük Hasan’ın boz eşeği sahibinden kaçmış. Semerine ilintilenmiş olan orak eşek koşarken kazara dönüp kendi sırtına saplanmış, hayvan kan kaybından ölmüş. Yörük Hasan’ın kendi de bunamıştı. Güzün selli, çamurlu, kırağılı bir gününde olasılıkla evinin ışığı sanarak 10 kilometre uzaklıktaki mermer şantiyesine doğru kendi kendine bıdırayalak, bıdırayalak yürümüş gitmiş. Ovada geceleyen bizim çocuklar, kardeşlerim korkup, anababamız geldi sanıp toparlanmışlar bile. Sonunda Dont Özü’nün ilerisinde, kesikte bacak ata ata bataklığa saplanıp kalmış. Taa karşı köy İncallılar’dan iki avcı görmüş de tanıyamamışlar, bizim köylüye haber vermişler.

O batağa saplanıştan sonra Yörük Hasan ancak bir iki ay sağ kalmış. Benim akrabalarım arasında da ona soydaş olanlar var. Bir yeğeni unutkanlığa yatkınmış. Bir keresinde bu yeğen Isboğlu’nun evine saman depmeye gitmiş. Hedefi ıskalamış, inip yürümeye devam, Başmuar’ı geçerken karısı farkına varıp şakamat lakabıyla “Voyn Şükürü!” diye ünnemiş: “Samanlık beride, beride.”

***

Hasan dayım, bir anıcığın çok ömür. Bir yayla evinde içkili olmuş olabilir, hep birlikte yiyip içme ve şakalaşmak için buluşmuşsunuz. Buna oralarda henk kurmak denir. Galiba arkadaşların sana oyun etmişler. Senin yiyeceğine müshil karıştırmışlar. Gece olmuş, kapı dipli, yani bir tür mekanizmayla kapalı, kilit gibi. Herkes yer yataklarında, uyur numarasındalar, ama gözleri sende. Bir süre sonra dertlinin ishali zor etmiş. Kıvranıyorsun, tırlak patlayacak. Tıkır tıkır karanlıkta kapı açmaya, bir yandan dostlarından destek almaya çalışıyorsun. Sert ve güçlü söylersen sıkışan ishal senin donuna dolacak, o yüzden usul usul isim fısıldıyorsun, sızlanıyorsun. Tıkıraştırma devam:

– Süleemeeen, Süleemen!
– Mıraaat, a Mırat!

(Sessizlik ve kapı mandal mekanizma kurcalama sesleri)

– Süleemeeen, Süleemen…
– Mıraaat, a Mırat…

(…)
(Ve sonunda)

– Hah annacığını silktiğim! Kapıyı da açtım, donuma da sıçtım!

Birkaç manisini dizivereyim de belki anısına eğilen birine ek olur, katkı olur:

Çavış, çavış!
Gel bana danış.
Eskerden mi geliyon,
Sırım sikli çavış..

Ötten geliyor bi gartal
Bi ganadı yer yırtar
Bi ganadı gök yırtar
Buna Mamadali pelivanı derler
Otuz adam garnı yırtar..

Avradım avradım
Daşı deyneği kavradım
Ben değneği aldığımda
Neden kaçmadın, ay avradım!

Gemi gelir Aydın’dan
Karlı dağın ardından
Çoluk çocuk ne anlar
Gül memenin derdinden

Gemi gelir yanaşır
İçi dolu çamaşır
İstanbul’un kızları
İstemeden yanaşır

Combazı garefil dolu
Kesesinde saman yok!

Anılı, olaylı da olabilecek bir mini Yörük Hasan tekerlemesi:
“Gır gıdım gır gıdım
Önüne ot atarım
Ardına sap atarım”

Yörük Hasan dayımızdan miras bir cümlede kendisinin malı cin gibi ve hain ruhlu:
“Fineket geliyor benim mallar.”

Yörük Hasan’ın ani çıkarabileceği sağ kroşe ve parça etkili bomba cümleler var. Yörük Hasan’a özgüdür, basit ve kestirmedir, imzalı sözleri sayılır:

– Tüyü boz, Trampayı boz! (Anlaşmayı bozuyorum.)

– Senin götün kokuyor! (Rakibi anında yere serer. Karşı savunması çok güçtür. O andan sonra muhatabı şirretleşebilir.)

[16 Aralık 2013]

ETOBUR EVRİM UYGARLAŞMA

[16 Aralık 2013]

İnsan temelde diğer maymunlar yani primatlar gibi otobur bir hayvan. Tarihin bir yerinde hem ağaçtan indi/düştü, hem dişi eti tattı. Hepçil oldu. Tek eksiği belki de leşçil olmak. Her türlü hayvan kategorisi ve sınıfıyla rekabet ediyor.

Homo erectus sapiens etobur hale gelmeseydi yani maymun kalsaydı beyin kapasitesi gelişemezdi. Maymunlar kadar kavgacı ve saldırgan olurdu. Zekası nedeniyle insanın saldırganlığı daha tehlikeli. Bu tehlikeden ötürü insanoğlukızı sinyal verebilmek, birbirine sağlıklı uyaran verip alabilmek için tüy döktü, çıplak maymun oldu. (Desmond Morris bunu aynı isimli kitabında enine boyuna inceliyor. Yanılmıyorsam zoologtur, hala da sağ.) Ne diyordum, insan böylece bu haberleşme kapasitesiyle evrim tarlasında hızla gelişti. İnsan saldırganlığı -ileride uygarlaşmada en özel haline şiddet denilecek- kendine dahil aşırı tehlikeli olduğundan uygarlaşmaya yol açtı. Uyaran vermek, geri bildirim almak zorundayız. Demek, uygarlığımız, insan kültürü başlangıçta aslanlaşıp (veya kedileşip) etoburlaşarak ağaçlardan inişimizle viraj aldı. Midemiz hala etlerin sindiriminde zorlanıyor. Mide-barsak özgün olarak et için tasarlanmamış.

Uygarlığın, etoburluğun son evresini tartışma zamanı geldi. Ruhsal etoburluğa da bakmalı. İnsan olmanın bir özelliği de verili tanımlı olanla kısıtlanamaması. İnsan şudur, başka şey değildir demek ne kadar zor? Bu insan değil dediğimizde yalnızca şaşkınlık dozumuzu açık ediyoruz, insanlık namına birini insanlıktan dışlayamıyoruz. İnsan şimdiye kadar dışta tarihte ve içte iç dünyasında neler yaptı olduysa odur. Neler yapacak olabilecekse gene odur. İnsan olmayı sadece dün belirleyemez, dün yalnızca bir göstereçtir. Gelecek de belirler. Geleceğin insanı belirlemesi, insanı kendi imgeleminin belirlemesi anlamına da gelir. Kısıtı sınırı, öncelikle çağrışımları yani hayal gücüdür (imgelem gene).

Şimdiye kadar tarihte ve insan ruhunda, ne hayal edildiyse erinde gecinde gerçekleşti. Bu bir eğilim, adeta yavaş işleyen bir fizik yasası. Yeşil dünya, hayal ve tasarım gerçekleştiren bir gezegen. Aynı Tarkovski’nin Solaris’i gibi. Korkacaksak korkalım bundan -umutlanacaksak umutlanalım. Ne düşündüğümüze, neyden korktuğumuza, ne arzuladığımıza dikkat kesilelim. Korkunun bir anı aşan dozları, hele duyguyla dolu imge halindeki korkular, evren işçilerince arzu gibi işleme alınıyor. Evren düzenekleri Türkçe bilmez, duygu ve eylem bilir. Ayrıca hemen her dildeki olumsuzluk ekleri evren dilinde yok. Her tümce -meme -mama tarzındaki eklerinden soyulmuş sadeleşmiş içeriğiyle evren tarafından arzu mektubu dilekçesi olarak yorumlanır.

İnsanın bencilliği de evreni yarıp geçebilir -büyük intihara değin genişleyebilir. Maddi evren belki de bir iç elemanı, canlı cansız üyesi tarafından parçalanabilir, yok edilebilir. Bireyin, canlının özgeciliği yani fedakar, düşünceli, bütünleşik olma kapasitesi de evreni kuşatabilir. Herkes herkesi, her şey her şeyi etkiler; her birim ağ bütünleşiğidir. Her bir işi tek birey tek başına yapamaz ama olup yapanlar iyisiyle kötüsüyle kardeşimizdir, biz de bir parçasıyızdır. Her bir büyük ve küçük olayın. Bilerek de sorumluyuz; bilmeyerek, unutarak, bakmayarak da. Sorumluluk suç değil, büyük resme katılım anlamında. Kim elinden ve gönlünden ne geliyorsa onu yapsın. Bilse bilmese çorbacıdır.

EFELİK RUHU

Zeybek dinlemenin zevki, tutku haline gelişi.. Yalnızca bir nokta olan bireyin gücü, inadı, kendinden geçmişliği, gözükara oyunbozanlığı olarak milliyetçilik gibi. Bu haller içimde efeyi ve zeybek dinlemeyi bayraklaştırıyor.

Hemen baştan sululuğu ama.. Hayd’efem! (Sok veya tak artık şunu demeye gelir..)

Efe demek psikopat, sosyopat, antisosyal, adaleti zorla ve kendi eliyle sağlamaya kalkışan eşkıya demek. Hele bir kısmı çetesiymiş, suç örgütüymüş daha örgütlü. Kan ve adalet, kanlı adalet imgesi. Efe topluma ve toplum düzenine zararlı, ama aynı topluma efelik ve efelik ruhu gerekli. Toplumun yücelme, aşkınlık, coşku, hayal kurma, riske girmeden özdeşleşme işlerini tez elden, tek elden yerine getiriyor. Düzenin askıya alınması düzenin en ince oyunlarından biri ve toplum bunun için harcayacağı çocuğunu, efeyi kullanıyor. Sonradan türküsünü yakar, destanını yaratırsa efeyi liderler arasına alıyor, günah çıkartmış, af dilemiş oluyor. Zeybek, öldürülen efenin teşhirinin ruhsal düzeyde ve daha sonra yapılanı. Öldüğünden emin olunan efeye zarı zarı ağlanabilir.

“Efe bıçım” efe donunda, efe gibi davranan, efemsi kişi. Olasılıkla zamanında efelere de söylendi ama daha çok efe taklidi yapan külhanbeyi, zeroğlu, sert, kabadayı kişilere arkalarından söylenen, eleştiri ve hafifseme yollu sıfattır. Bu söylemdeki efe, efelenen ikiyüzlüye benziyor ama efelendiği ve arkasından bu sözü edenler de ikiyüzlü.

Çukur Çeylen’de Kaşlı Ahmet nam efe bıçım ama benim sonraki olgun oturaklı halini bildiğim bir ademoğlu var idi. Kaşlı A’mat 20-25 yaş arasında bir süre cezaevinde kalmış. O zaman dayısıyla cezaevinden mektuplaşıyormuş. O, dayıdan biraz para göndermesini istemiş. Dayısı göndermemiş veya yazıyla gönderemem demiş. A’mat sizi şöyle yaparım, böyle yaparım diye yattığı yerden tehdit etmiş. Dayısı mektupta cevaben “Dakılı köpek ürer,” demiş, yani kaale almamış. Kaşlı A’mat cezaevinden çıkar çıkmaz, eve gitmeden önce dayısının on tane atını tabancayla vurmuş, öldürmüş. Efelik kariyerini yakın akrabasından başlatmış.

O değil de, bu Egelilerin bol keseden “efe”, “efem” deyişleri benim kulağımı tırmalıyor. Hocam, beyim, kanka gibi içi boşalarak yaygınlaşma tehlikesi de içeriyor. Aşırı kullanım, gündelik kılma her şeyin içini boşaltacak. Böyle bir özel adlandırmanın değeri ve etkinliği aynı zamanda sürekli baş vurulmamasından, yalama edilmemesinden gelirdi.

Sevgi var, doğruluk var ama onlar hep sevgi ve doğruluk denilen yerde değil. Sonuçta ben Memet Efe değilim, Memet’im. Efeliğim çıkarsa zamanla ve olaylar bağlamında çıkar. Eskiler, evet, büyüklerine efem derlerdi, ben de tanığım. Bizim çağımızda efe efem abartıya, öykünmeye girer. Hatta paşa gibi, efendi gibi, “sakin ol şampiyon” gibi tam tersi anlamda kullanılır olmaya başlayabilir. Bütün rütbe ve sanlar zamanla veya içinin boşalmasıyla değer kaybına tabidir, hiçbiri kaçamaz.

Efelik ruhuna ben ilişkiler ve duygular dünyasında yer buluyorum, pek seçkin bir yer. Aşk ilişkilerinde iki kere ikinin hiç ettiğini kabul etmemek, iki kere ikiyi dört ettirmeye çabalamak kişiyi pratikte aşkın sevginin dışına düşürür. Aşk eylemi sertlikle, hep ve hiçle yürür. Aşk ilişkisinde Türkler için başlıca iki kutup vardır: Ağalık kutbu, Efelik kutbu. Bu ana kutupların arasına çıkar ve mantık yolu demeye gelmek üzere Yahudilik kutbunu sokan, kuramsal olarak aşk dışına atılmış olur. Düşünüyorum da, her gerçek ilişki, sevgi ilişkisi bir parça ideal pozisyonla bir parça da gerçel; çıkarmış, şüpheymiş, kullanmaymış, iktidarmış, vs insan halleriyle bezeli olur. Bu gerçel-ideal gerilimi insan olmanın bedensel ve ruhsal gerçeği.

Dedemin çağdaşı, 1909 – 1933 arasında yaşayıp Fethiye ile Elmalı arasında etkinlik göstermiş Sırrı Efemiz var. Kendisine türkü de yakılmış bir 20. yüzyıl efesidir. Kökeni Çerkes. Öyküsü Akdağ’ın kuzey eteklerindeki Seki’deki yayla evinde başlıyor. Marangozluğu ile ünlü Sırrı, ağa ve eşraftan Abalı sülalesinden komşu “Deli Saliha” ile bahçe sulama anlaşmazlığı sonucu, onların ahırlarından iki develerini keserek efeliğe başlamış. Sonradan bir dörtlü çete oluşturmuş. Jandarma aramasında Seyil Dont’ta bir jandarmayı vurmuş. Rodos’a kaçmayı kafasına koymuşken Düdenköy’de yakalanıp Elmalı Cezaevi’ne kapatılmış. Orada cezaevciler onu sağ komak istememişler. Kum torbalarıyla darp izi bırakmadan öldürüp “İntihar etti” demişler. Talimatla başı kesilip başı Seki ve Kemer’de teşhir edilmiş. Sevdası da var, sevdalısı Zeynep’ten bir çocuğu olmuş.

Seki’ye yakın olan Çukur Çeylen köyümüzden Kaşlı Ahmeti/A’madı kopil efe iken Sırrı Efe’nin dost çevresine katılmış. Sırrı Efe’nin başka bir kızı, annemin ilkokul arkadaşı olmuş. Büyük aşkı Zeynep’ten değil, Ma’tıp (Mehtap) denilen bir kadından ve adı Alive (Aliva). Efe’ye bizim yörede eksiksiz sesletimiyle Sırrı demezler, “Sırı Efe” derler, yöresel türkü okuyuşlarda buna dikkat edenler vardır. Hakkında internetten buldurulabilecek İlhan Kurt’a ait “Beşkazalı Sırrı Efe” diye bir tarih-inceleme kitabı var.

Kaşlı Ahmet’in oğlu Celil’den bazı öykülerini dinledim. Bir öykücükte ana kahraman Sırrı Efe değil Ahmet Onbaşı. Sırrı Efe bir gün Kaşlı’nın yanına ziyarete geliyor. Yiyip içtiklerinde Kaşlı Sırı’ya yatak ettiriyor. Adam yattıktan sonra Ahmet Onbaşı atla 70 km tepip uzaklardaki bir hasmıyla kapışıyor veya efeliğini yapıp geliyor. Sanırım kimseyi öldürmedi, yoksa bir şekilde ortaya çıkardı. Ertesi sabah jandarma sorgusunda Kaşlı Sırrı Efe’yi tanık gösteriyor, şüpheli şahıs olmaktan kurtuluyor. Sırrı anlıyor dalgayı, “Ben o kadar nam yaptım ama bu numara aklıma gelmezdi, sen benden üstünmüşün, ver elini öpeyim,” diyor. Çok uyanıkmış Kaşlı Ahmet dayımız.

Köyümüzün bir başka uzantısı olan İncealiler (İncallılar) köyü/mahallesinin de 1970’lerde namlı bir efesi vardı: Durmuş İnce. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok. Jandarma ve polisin değişmez şüphelisi.. Fethiye’de banka mı soyuldu, yaylada adam mı öldürüldü, bir kişi kolu bacağı kırılana kadar mı dövüldü, her olayda Durmuş İnce içeri alınır, gerisine sonradan bakılırmış.

Gazeteci Abdi İpekçi öldürüldüğünde, emniyetin “Bu işi kim yapar?” sorusu, olağan şüpheli Durmuş İnce’yi akla getirmiş, yine tutuklanmış ve gazetelere çıkmış (Milliyet, 9 şubat 1979). Durmuş İnce’nin telefonla ceza avukatına ulaşmasıyla avukat İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekip, Durmuş İnce’nin siyasi görüşünü (sol), Abdi İpekçi’ye sevgisini belirtmiş. Sonra Durmuş İnce aklanmış vs. Yaşamının son zamanlarında Fethiye’de otel işletirmiş.

Hafif içeriye Denizli Tavas’tan öğrendiğim çağdaş efe özetine geçeyim. Torununun kızını tanıdığım, iki bacakta iki bıçak taşır bir Tavas efesi; Çizmeli Efe. Galiba çizmelerinde bıçak koyma veya saklama yerleri var. Herkes ondan çekinirmiş. Genç yaşta içkiden, doğrusu ispirto içmekten ciğerlerini çürütmüş. Bazı hasımlarını öldürmüş. Öldürülmesi için pusu kurulmuş. Bıçakladığı çok adam var, pek tüfek ve tabanca kullanmazmış. Öldürdüğü kişilerden biri yaka silkilen adammış. Teslim olmaya gittiğinde karakolda salıverilmiş. “Sen toz ol. Duymadık, kimin öldürdüğünü bilmiyoruz.” Kumarı varmış ama sadece zar atarmış. Çökmesi öldürülmekten değil, içkiden. Asabi olduğundan gelinini dövdüğü gibi evi de dağıtırmış. Efe olmayan dedemin huydaşı oluyor. Sonunda dağda ölmek üzere can çekişirken oğlu bulup sırtında aşağı köye getirmiş. Öldüğünde akciğerleri ufak bir el kadarcık ve köpük topağı gibiymiş.

Dipnotlar, çözümlemeler:

Ağalık, verme vericilik ruhu. Ağalıkta da bir yürek var. Efelik ise alma, vurma, öfke ruhu. Uzaktan kavram bağlantıları ağalık-sevgi-tasavvuf, efelik-güç gösterisi-yoga. Sırrı ile Kaşlı’nın efeliğe başlangıçları çok benzer. Kaşlı’nın efeliği ölmüş veya gündelik hayata karışmış, yaşlılığını gördüm. Sırrı’nın kendisi ölmüş, efeliği kalmış, o yüzden eşitlerse de onun namı yürümüş. Belki Kaşlı için emekli gladyatör diyebiliriz.

Kaşlı’nın ve Sırrı’nın birden fazla eşi yavuklusu var. Şövalyemsi, bir hanımın sözcüsü gibi değiller. Bu bakımdan yürekli ve açık sözlüler kendileri için konuşuyorlar. Psikolojik unsurlardan egodan da çok id’in, altbenin, içbenin temsilcileri. Aşk kutuplarına hariçten sokulan dalkavuk, ağa ve efenin ikisinden de farklı. Sanki Yahudiye, gündelik çıkarların adamının ilişkilerdeki haline benziyor. Nüfus olarak en çok Yahudiler varız piyasada. Ağa da efe de az.

Bir konu daha. Efe bireysel veya ilişkisel yaşam ile toplumsal siyasi yaşamın kavşağı.. Bireyin kızgın yağdaki hamsi gibi birden kalabalığın, tarihin sahnesine fırlaması. O bakımdan bir Osmanlı paşası olduğu halde Atatürk bir efedir, kallavi. Elbette çapı ve devlet kuruculuğu nedeniyle tipik bir efede sakil duran entrika ve politika özelliklerine de sahiptir.

Tabii efede bir sınıf tutma ve ezilen temsilciliği beliriyor. Şu var ki, tipik efe adalet için yanıyor, kendini yakıyor. Yalnızca işaret fişeği oluyor, sonra top toplumdadır. Efenin örgütçülüğü bir yere kadar. Veya örgütçülüğü daha çok ulaştığı gönüllerde ve yüreklerde. Derin devlet gibi, derin örgütleyici. O yüzden toplumun bu tip referanslara, özdeşleşilecek, yürek ve enerji sağlayacak simgelere gereksinimi var. Onu toplumca öldürdüğümüz halde yok olmuyor. Topluma en çok bu psikopat toplumdışı tayfası hizmet etmiş, yaramış oluyor. Keçileri kendi içlerinde bütün ve canlı kılıyorlar, keçiler kaçmıyor.

Sadece Atatürk ve Che Guevara mı; Peker de öyle, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya da öyle. Kimse örneği olduğu ruh ve insan modelinin saf hali, başka hiçbir şey olmayanı zorunluluğunda değil. Biz gözle ve yürekle ayıklayacağız. Burada sol örgütçüler aynı anda hem efe, hem sırasında kullanılmak üzere yeni toplum mayası. Efsaneler olmadan kalabalıklar yürümez, ilerleyemez. Heyecanlandırmayan her din ve tanrı ölür. Olmadı topluma hormonlu, yapay önder ve efsaneler mitler pompalanır, servis edilir. Ona da dikkat etmek gerekir. Nerede can, gerçek can var, nerede gerçeklik var.. Yine de sanırım gerçek aşk, yapay aşk bir yerden sonra aynı kaldıraçtırlar, işlevi olan vardır, gerçektir.

Aydın insan ne kalabalıkların yerine geçebilir, tarih yazabilir ne efelik taslayabilir. Aydın insan baykuş gibi bakar, bakar, derini görebilişiyle şeylerin işine yarar. Mimar imgelemine sahiptir, yeni yapının iskelesini kurucu olur.. Aydının kendini zindanlarda çürütmesi kendi tercihidir, ama asıl görevi o değildir. Efenin sağladığı yüreğin yanına, kullanılabilir beyin biriktirmektir. Yedek beyin, dondurulmuş çekirdek beyin. Yeni toplumun gizli anayasası, nizamnamesi. Türkiye’deki asıl gariplik aydınların pek çok durumda efeliğe zorlanması veya soyunmasıdır. Gözümüz aç, enerjimiz çok, ne yapalım!

YASAK AŞK İKİZ İNTİHAR

Aşk uğruna ölmek saçma, öldürülmekse makul diye düşünüyordum. Yaşam, saçmanın öldürülme düzeyindeki bir yorumunu karşıma çıkarttı. Bir yasak aşk çifte intiharı öldürülmenin “çaresizlikle ölme ama öldürecek olanları çaresiz bırakarak öldürme” gibisini gösterdi.

Şu haberdeki iki yasak aşk intiharı kahramanından ölen kadın ilimizden, yöremizden. Babası yörük ve US denilen efeydi. Kocası kumarbazmış, kadın onun çok borcunu çalışa çalışa ödemiş. Yörük kızıyım, efe kızıyım demeden, temizliklere giderek. Yasak aşkı aile dostuyla. Kadının ailesi kayboldukları ilk duyulduğunda zaten, öldürürüz, yaşatmayız demelere başlamışmış. Rahat bırakılmayacaklar diye umutsuzlukla beraber intihar etmişler galiba. Koyunlarına mektup koymuşlar. Erkek çok zor ölmüş olabilir, ip kırılmış. Erkek (Se), birlikte gömülmelerini vasiyet etmiş, ama kızın anası cenazeyi yaylaya köye getirtmiş. Keşke Türkiye’de hiç olmazsa aşk intiharlarının birlikte veya yan yana mezara konması adetini şimdiden sonra bari oturtabilsek.. 

S kadın (Sa) içini sadece eltisine dökebiliyormuş. Sa, gerçekleri sonra anlatırsın demiş. Kocasının kumar borçlarından (muhtemelen ayrıca gözünün onu basmamasından, sevgisizlikten) burasına gelmiştir. Kaçmazdan önce anasını aramış helallik istemiş, kocasından canına tak ettiğini söylemiş. Mayıs başında kaçmışlar. Bulunmaları 4-5 gün içinde olmasa, ne oldukları  bilinemeyecek, vücutları bulunmayacak, belki belirli mezarlarına gömülemeyeceklerdi. Doğrudan ortaklaşa intihara (benim ikiz intihar diyesim geliyor) basıp gitmişler. Hemen o bölgede bir yerde intihar etmiş, asılmışlar. Bizim yörenin dilinde kendini asmaya asılma deniyor. Se’nin ipi kopmuş, çok debelenmiş, yine de ölmüş. Bulunduklarında gözlerini arılar yemiş veya yemeye başlamış. Toprağın sıcaklığıyla adamın vücudu şişmiş durumdaymış. Kadın ise can havliyle elleri boğazındaki çaput düğümünde olarak asılı kalmış.

Birlikte ölmeleri aralarındaki duygunun da şansı. Biri arkada kalsa mutlaka aralarındaki duygu, yaşam ve yaklaşım farkları görünürlük kazanırdı. Böylece yaşam onların ortaklaşma iradelerine yardım etmiş, iplerini birleştirmiş. Dolayısıyla ailelerin anlayışsızlığı ve düşmanlığının üstüne çıkıyorlar. Pek çok yaşayan olarak zombiyiz (canlı değiliz), onlar ise ölmüşken destanlar. Çook daha uzun yaşayacaklar. Bilinirlikleri, anılmaları sadece soy sülaledeki anılardan ibaret kalmayacak. Onlar ölü değil, artık yürek açan, yürek genişleten çağdaş efeler. Eylemlerinde tabii ki çok ciddi saldırganlık var. Hem etkin, hem edilgen şiddet. Bizi siz öldürene kadar biz zaten ölmeye kaçar, öldürecekleri boşa düşürürüz. Hatta burada kaptan haline gelen Sa ve efe/psikopat olan erkek kardeşlerine, tüm yörük aşiretlerine racon kesiyor. Merkezdeki kaptan efe sayılan erkek kardeşini gece gündüz zamansız mezara kapanmaya giden, olanları anlayamayan, gözleri yaşlı, hayata kapanmış ve şaşkın durumda görüyorlarmış. Zırt pırt öfke saçar, silahla ve öldürmeyle korkuturmuş. Yapar yapmaz, bazı yaptıkları olmuş olabilir. Babasının daha çok vukuatı var. Efeliklerden, hışımla anlaşmazlık çözmelerden yana da çok, kız kadın kaldırma, kız kaçırmaya yardım gibi kadın işleri de çok. İki karılıydı ve 65-70’lerine tam ulaşmadan bunamayla öldü. Sa’nın diğer bir erkek kardeşi halen cezaevindeymiş galiba, sabıkası olmayanı yok. Babasının kalan iki eşi koca bir beton konakta birlikte oturuyorlarmış. Öbür durumda yaşatmam, yakalarım diyen/diyecek adam erkek kardeş şimdi, kaçsalardı, Yunanistan’a gidebilirlerdi diyormuş. Sa’nın aşkı Se tekne sahibi zengin adammış. Ölmeden önce 100 küsur bine araba satıp Sa’nın ailesi yararına harcamış olabilir. İsimleri de uyaklı: Se ve Sa. Küçük dedikodu kabilinden Sa’nın güce tapan, parayı çok önemseyen bir kız/kadın olduğunu söyleyenler çıktı, ama bu onun gözü kara cesaretini ve yüreğini dışlamaz. Soyu sülalesi suskunluk yemininde gibi olmasa daha fazla işlenecek, kamuoyunun gereksindiği efelik ruhunu uzun süreler karşılayacak öykü unsuru çıkardı.  

Onu beğenmeyen, eleştiren, kakışan kadın ve erkekler varsa, normal bir zaman akış hızıyla yavaş yavaş onunla özdeşleşebilir. Zeybek, efe, sanat unsurlarıyla birlikte konu ve öykü kalben yücelme fırsatı yakalayabilir. Barışılır ve sahiplenilir. Sırf Fethiyeli hemşerisi olmak bile bana özdeşleşme fırsatı veriyor. Hiç birebir yaşanmışlık, karşılaşma, gözüme çarpma anımsamıyorum. Bu da nedir, efsanenin yanından ona tamamen kör olarak geçebilirsin. Efsane de kendine yabancı olabilir. Geri gelmez bir anda, efsaneliğin bir temel ve seçici hareket kipini yakalar, var olur. Bazısının ruh parlaması göz kamaştıracak kadar erken ve sürekli de olabilir. O durumda efsane göz göre göre geliyor, bizim aramızda büyüyor olur.

Sa çoğu yörük kızı gibi motosiklet kullanmayı biliyormuş. Ası yerine, yamaca scooter motorla gitmişler galiba. Motor sürmek demek at binmek demek. Annesi kaçmayı ilk duyduğunda “Ölülerin gelir inşallah!” diye öfke gösteresiymiş. Ölüsü 4 -5 gün sonra, belki de kokma sayesinde bulunduğunda ise, “Dillerim kırılaydı, demeyeydim, 20 yıl bile küs gezsek geçerdi, açılır konuşurduk,” demiş. İsterim ki karşı fikrim o anaya gideydi: O ilenme sandığı gibi ilenme olmayabilir. Haber geldiğinde belki çoktan kendilerini ikiz astılar. Anasının dedikleri farketmeden olacağı bilme biçiminde bir saptama, bir önsezi. 

İntihar edenler kötü eder, cehenneme düşer diyenler böyle yüksek enerjili bir intiharla olasılıkla suspus olurlar. Dedikleri kırık plak sesinden öteye geçmez. Bir kere olay öyle güçlü ki.. Öldüreceğiz diyenlerin yargısını kabul ediyor, bize hayat yok, anladık diyorlar. Ve fakat Sa infazı eline alıyor ve pokerde floş royal açar gibi grand bir hamle ile yalnızca ikisini konuşur, diğer tüm saldırganları susturur kılıyor. Dolayısıyla yaptığı, kendini suçlayıcı değil, herkesin üstüne çıkarıcı apayrı bir harakiri. Evet, nefs, can azizdir, kolay kolay gözden çıkarılamaz. Ama Sa intiharı bir feda, özveri eylemi ve bağırıp haykırma eylemi olarak çıkışa dönüştürüyor. Se onun sadık çömezi, çırağı sayılmalı; kaptanın kadın olduğu çok açık. Öykünün başında bir tıkanıklık, açmaz vardı. Hem aile istenci hem toplumun tutucu tercihleri gereği. Zor oyunu bozar, Sa zor tercihi ile kuşatmayı yarıyor. Bir mini süs de Sa’nın dilinin kırık, iletişimsel, becerikli ve güzel oluşu. Bunlar tek başına değil, matris içinde öteki renklerle birlikte onu temizleyip saflaştırıyor, yukarı taşıyor, saydırıyor.

Bu ikiz intihar destansı bir şiddet ve aşk intiharı. Beni çok etkiledi, etkilemeye devam ediyor. Eskiden olsa türküsü yakılırdı. Benim çocukluğumda bu tip bir olay olduğunda bir zaman içinde yeşil veveya kırmızı yazılarla, saman kağıdına basılı destan şiirler çıkardı. Teksir kağıdı niteliğinde ama gene de daktilo harfleriyle baskı anımsıyorum. Cami kenarından mı, dükkanlardan mı alıyorsa, babam eve alıp getirirdi. Anababamın fiilen birlikte oturup okuduklarını görmezdim, ama etkilendiklerini, etkileştiklerini anlardım. Okumayı öğrendikten sonra birkaç tanesini okudum; içeriklerini şimdi anımsamıyorum. Örneğin benim çocukluğumdan kalma bir aşk öyküsü türkümüz, garip şekilde Uşak türküsü bilinerek radyolardan çalınırdı. Bizdeki adı Hacıların Osmanı. Türkünün adıysa Kiremitte Buz Musun (beyit devamı – gelin misin kız mısın)…

TÜL-ZAR MEVSİMİ

Mardin Abbaraları

Mardin – Urfa bizim kendi ortadoğumuz. İki hatta üç uzakdoğumuz var. Artvin uzakdoğusu, Van-Doğubeyazıt uzakdoğusu ve Şırnak-Hakkari uzakdoğusu. Ortadoğumuz hem biraz Kürt, hem biraz Hristiyan (eskisinden, özgününden, sanatkar Süryanisinden), hem biraz Arap.

Biraz batıdan bakınca Arap keyifçi de demek, geri de demek, biraz akıncı ve işgalci de demek. Suriye mültecilerini sofrayı daraltan, açıkgöz akıncı ve hazırcı görmüyor muyuz? Kaçan, can kurtaran, hayat ve uygarlık arayandan önce.. Halbuki Arap aynı zamanda bizmişiz, daha batı karşısındaki bizimkilermiş. Hiç yabancılamayın. Araplar hatta renkli gözlülermiş. Bize oryantalist patinaj yaptıran, ezber bozan, içimizdeki faşisti uyaranlarmış. Onlar ustalar, zanaatçılarmış. Murathan Munganlar bizleşmiş Süryani Araplar, Suriyeliler değil mi? Kaç kat, kaç tür biz varmış bizden içerü? Mardin atölyelerinde yapılan Suriye badem şekeri beni bölgeme, kendime yeniden açtı, tanıttı. Alttan gelen yabancı korkumu göstertti, peşinden dağıttı. Harran’ın dilavaz, hazırcevap kefiyeli turizmcisi beni bizi ağırlıyor, Arap fistanını yakıştırıyor, iç savaştan da önce gelen Suriyeli işçisine umut yolculuğu başlatıyor.

Benim için kendi ortadoğum abbara (sokaklar geçidi) ve TÜL. Bilinçten bilince, bilinçten gizeme geçit. Benim şimdiki mevsimim ZAR mevsimi. Anlayış zarının eşiğindeyim, korku zarının doğum eşiğinde. Burada Mardin’de insan yaşam sürecini stilize eden çeşmeler var. Depo gibi bir dölyatağı, anadan doğuş, yaşayıp akma, sonra geniş denizel bir yalağa doğru ölme biçiminde. İki şey verdi bana. Biri oradan hiç ummayacağım güzellikte bir dişilik kadınlık organı stilizasyonu. Eril ortadoğuda bundan heyecanlanmamak da yürek ister. 

İkincisi bu stilizasyonun şeklî sonucu: Doğarken tanrı tarafından yükseltilmiş ve aynı anda da bırakılmış, düşmeye başlamış olursunuz. (Annem bana gebe kalışını, gövdeme düştüğünde, gövdemde kaldığında diye tarif ederdi.) Bu akış şemasına göre, yaşam boyunca aslında hiç bir zaman yükselmezsin. Düz akarken düzeyini koruduğun olur, kritik eşiklerdeyse şelale gibi yeni düşüşler yaşarsın. Ölüm ve mezar en düşük düzeyin olarak kaçınılmaz karşına gelinceye kadar. Mezarını kupkuru toprak sanma, su halinle okyanusa, büyük denize kavuşuyorsun. Hayat bilgisi ve olgunlaşmak olsa olsa farkına vararak düşüş bilincine kavuşmak, irtifa kaybını takıntılaştırmamak olabilir mi? En parlak zamanlarımızı arkamızda bırakmanın yanı sıra unuttuk mu? Bunama denen şey, yitip gerileyen geçmişi yanlış yerinden ve beyhude ele geçirme çabamız mı?

[12 Kasım 2013]

AYLAK KAÇIŞ MEVSİMİ

Sazak köyü harabeleri

Ey ruh, ağlamsı yazma.

Ey ruh, karışmamayı, izlemeyi ilgisizlik, korku alma. Kendin gibi olurken açık, devrede ol.

Kapanmayayım diye kasma, kapanacaksın. Kapan var. Kapanışta kısılıp kalma, yeter.

Ey ruh, temiz ol; pisliğinden olasılık olarak ve bedenen kaçma.

Karşılaştığının senin üstünde ne kadar hakkı var?

Soluk almak, eğleşmek, kenara çekilmek mümkünmüş. Boş gezerke gülmekte, oturup şakalaşmada ulvi hiçbir şey yerine gündelik güzellikler varmış.

Biz ahir zaman elitleri, gezginci tarihçi ve her gördüğünü eleştirmenler…

Zamanında eminim, Sazaklı bir hemşerim eşine şöyle şöyle yakınıyordu: “Ben sana evimizi o kadar sağlam yapma demiyor muyum? Ne faydası var? Komşularının her evi yıkıldıktan sonra. Yurttan kovulacak olduktan sonra. Kara, yağmura, insansızlığa dayanacak evden ne anladım?”

Sazaklılar yamaç aşağı gittikten kısa zaman sonra resmi makamların yağmaya izin vereceği, ses etmeyeceği poker eli gibi belli edilmiş. Ve insanlar dalga dalga gelip evlerin kapısını, penceresini, pervazını, içeriğini yolmuşlar. Şimdi köyden en son yararlananlar yıkıkları koyun ağılı olarak kullanan çobanlar. Ben de yağma payımı aldım. Kol yenlerini büzdüğüm gömleğime Sazak ağıllarının kenarından bir alay taze mantar topladım, akşam Karaburun’da organik ziyafetimiz oldu. Şükür sağ kaldık.

Bir de hemen diplerine kurulu rüzgar enerji santrallerinin (rüzgar yıldızı) köy örenine koruyucu mu, yıkık namusunda gözü mü olduğu karmaşık…

[30 Ocak 2014]

KATİL OLAY YERİNE DÖNER

Katilin olay yerine dönmesi, yani suçlunun olay mahalline geri dönmesi tanıdık ta, ölen maktul suç mahalline dönmez ki. Burada sanaldan bir denge işlemekte: Hortlak, maktulün kamuoyunu aşırı rahatsız eden bir katilden sonra olay yerini ziyareti hatta işgalidir.

Gençlik, çocukluğun cinayet mahalline geri dönüşüymüş. O yüzden, gençler tutulur kalır, yaptıklarını anımsayamaz, kim olabileceğini bilmezlermiş. Zamanla alıp veremediği en yoğun olan derviş gençlik.. Ne zamanın içine girmesinin yolu var, ne kaçınmasının. Sevgili gençlik toptancı ve özkıyımsal çözümlere, çözülmelere zemin.. Ölen çocukluk. Gençlik onun can çekişme serkildemeleri. Çıkmadık canda umut, umutsuzluk neşe gibi, tutunamayanlık başarı olarak deneyimlenebilir. Çocukluğu öldüren baba veya toplum değil, haşaa. Eli kanlı suçlu da çocuk. Dizginsiz arzuyla suç işliyor. Asıl öldürmeye çalıştığı sonra teslim olacağı baba ve arkasındaki toplum. Sonunda bumerang dönüp dolaşıp arzu kapasitesini de vuruyor.


Cinayete kurban gitmiş bir ölünün “kanı tavada kavurulsa” katil uzaklaşamaz, kaçamaz, döner gelirmiş. Kan tutması – kan çekmesi gibi bir şey. Şehirdekilerin suçlunun olay yerine geri dönmesi söylemine çok yakın bir inanç olarak köyümüzde duydum. Buradakinde inanç da var, taslak halinde büyü de.

Cinayet işlenen yere geri dönme eğiliminin ters bir türevini kendimde gördüm. Yaya olup, maktul olmaktan az farkla sıyırdığım bir trafik kazasında (1993) ertesi gün veya günlerde olay mahalline gidip baktım. Zannettiğim gibi olduğum yere devrilmemiş, birkaç metre geriye fırlatılmışım. O yoldan hızlı gelen olsa üstümden geçermiş. Şansım sandığımdan da iyi çıktı. Demek ki, bu eğilim katil kadar kurbanda da var. Kurban ölü kadar hareketsiz olduğundan taşıdığı aynı eğilimi gerçekleştiremiyor.

Suçlu olarak olay yerine dönmeye ilişkin bir deneyimim.. İlk evliliğim karşılıklı sevenler halinde ayrılmamızla bittikten sonra uzayan artan aralarla.. Ani direksiyon kırmalarla eski ortak evimizin mahalle ve sokağına gidiyor, bazen artık tanımadık insanların yaşadığı o eve biraz bakıp dönüyordum. Sanki hipnotize. Tabii ki melankoli arzulu olarak, gözler ıslak. Ne yaptığımı uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, filmde araya parça atılması gibi. Sevdiğim kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Geleceğimizle ilgili imgelerim içtenlikle kara ve çıkışsızdı. “Evlilik karadır” demem kolaycılık olur. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni yitirilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu.

MİCHELANGELO ANTONİONİ

[20 Ocak 2014]

(29 Eylül 1912 – 30 Temmuz 2007)

İtalyan yeni gerçekçiliği içine doğsa da doğrudan kendi gerçekliğine dalan, ha bire araştıran, doğal eğilimleri nedeniyle başka şeylerin, başka görüntülerin peşindeki yönetmen. Filmlerinin en güzel ve kendine has özelliklerinden bana göre başta geleni gerçek zaman ile film zamanını eşitlediği, birbirine yaklaştırdığı, amaçsız görünen, akıp giden plan-sekansları. Belki kamera kaydırmasını da söylemeli. Aynı çaptaki yüksek sanatçılar, filmcilerle nasıl bir rekabeti vardı acaba? 18-19. yüzyılların büyük sanatçıları, yaratıcıları gibi 1960 – 1990’lar da çok büyük sinemacıları aynı zamana, algı dönemine sıkıştırdı gitti. Örneğin Andrey Tarkovski onun olanaklarını kıskanıyor, tarzını ise neredeyse sorumsuzluk, hafiflik gibi görüyordu, beğenemiyordu. Keh keh, sonunda elindeki büyük kozu senarist Tonino Guerra’yı almayı veya paylaşmayı başardı.

Antonioni’nin İletişimsizlik Üçlemesi (dörtlemesi olarak da görenler var) ile renkli film dönemi olan İl Deserto Rosso, Blow-up (Cinayeti Gördüm), Zabriskie Point ve Professione Reporter (Passenger) filmleri birbirinden ayırılmalı. Elbette hepsinde aynı sanatçı ruhun duyarlılıkları ve merceğe almaları var. Renkli çekmeye başlayınca Hegel’in renk kuramından hareketle renkleri de etkin kullanmaya, renklerle sürüklenmeyip renkle anlatmaya başlamış. Simgeselliği bir boyut kazanmış. Bütün filmleri içinde belki zamanın ruhuna kapılarak en umutlu olduğu, iletişimsizlik ve soyutlanmadan en arınık filmi, ironik şekilde bir dönem filmi olan Zabriskie Point’te. Ve güzelliğin peşine takılmış olmalı ki, en sıcak renkleri, ruha dokunan ritmi bu dönemin son filmi Professione Reporter’da. Nasıl olduysa bu filmin bir de dindar, Hıristiyansı, teslimiyetçi bir havası var. Tüm geçmişinden kurtulmak, kaçmak teması aynı anda hem olumsuz ve günah, hem de bireyi açmazına, ölümüne, aydınlanışına taşıdığı için kutsal.

Türkiye’de ilk olarak Bulutların Ötesinde filmini İstanbul Film Festivali’nin oluşturduğu vaha atmosferi sayesinde aşağı yukarı çekildiği zamanlarda, İstanbul sinemalarında ticari gösterimde izlemiştim. Galiba bir kenara hakkında bir şey anlamadığımı yazmıştım. Yönetmenin atmosfer sahibi olduğu, baştan kolay defedilemeyeceği belliydi. Şimdi belli başlı filmlerini topluca, yeni teknoloji yardımıyla ticari döngüden bağımsız olarak izleyebiliyorum.

Burada bu kendi başına evde film izlemeyle filmlerin toplumsallaştırıcı, kamuoyu kurucu, kültür yapıcı öğe oluşları baypas oluyor. Filmler karanlık ama sıcak salonlarda bizi dokunmadan, görmeden birbirimize açma işlevlerini otomatik taşıyamıyorlar. Herkes kendi salonuna, içine, ev-sineması sınırlarına çekilebiliyor. Sosyal değil bireysel ve tiyatro gibi değil kitap gibi tüketilen sinemanın nimetleri ve külfetleri benim için öngörülmedik.

Bergman gibi Antonioni de hani nerdeyse ölene kadar sinemayı bırakamadı, diyeceklerini bitiremedi. Yalnız sinema eğitmenleri onun erken dönem siyah beyaz filmleriyle Professione Reporter filmine kadarki filmlerini inceler önemser, sonraki filmlerine pek girmezler. Üstat piyasada görünmeyi abartmış, zamanında köşesine çekilmemiş muamelesi yaparlar. Ben bu eleştirel tavrın tutarlı olduğunu öngörüyorum, ama bakacağım. Sinemaya akışkanlığı, duruluğu getirmiş saydığım Antonioni ne yapsa izin verme, sayma gereği duyuyorum. İzleyicisinin imgesini, duygularını ömür boyu bırakmaz. Alt arkadan hep hava ve ses vermeye devam eder, baba. Kapitalizme de burjuvaziye de candan karşı olduğunu sanıyorum. Yalnız o kamerasını ilk uzun metrajlısından itibaren kitlelere, emekçilere değil küçük burjuva orta sınıfa, hatta onların da duyarlı azınlığına çevirdi. Sinema şiirini öyle kurgulamayı yeğledi.

Pier Paolo Pasolini’nin Porcile filminde Antonioni’nin İl Deserto Rosso ve Zabriskie Point filmleriyle bir bağlantı, renk ve atmosfer benzerliği, aynı şeyi söylememe ama ötekini dikkate alma ve ona antitez geliştirme bilinci veya dürtüsü hissediliyor, seziliyor.

Hakkında sarf edilmiş birkaç söz: “Antonioni’nin kamerası her zaman alternatifi, alışılmışın dışında olanı, konudan sapanı gösterir.” Calderon de la Barca

“Gene de bir yönetmen zaman zaman oyuncu olarak beş para etmez insanlarla çalışmak zorunda kalır. Buna karşın, Antonioni’nin Serüven [L’avventura] ya da Orson Welles’in Yurttaş Kane filmlerindeki oyunculuk çalışması ne müthiştir!” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

“Örneğin, bir Robert Bresson hangi türü kullanırdı? Hiçbirini. Bresson, Bresson’dur. O, başlı başına bir tür zaten. Antonioni, Fellini, Bergman, Kurosava, Bunuel, son tahlilde, yalnızca kendileriyle özdeştirler. Ya chaplin? Chaplin yoksa sinemada komediyi mi temsil etmektedir? Hayır, o, Chaplin’dir, eşi bir daha bulunmaz bir fenomen, işte o kadar. ‘Tür’ kavramından dondurucu bir soğuk yayılmaktadır.” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

NATHALİE GRANGER (1972) – Marguerite DURAS

[3 Mart 2014]

O sıralar (1972 gibi)  Christiane Jaque’ın sınırda pornografik Nathalie’si gibi başka Nathalie filmleri olduğundan, M. Duras’ın büyük arzusuna karşın filmin adı Nathalie kalmamış, Nathalie Granger yapılmış. Film Duras’nın kendi evinde çekilmiş. Ekibin yemeklerini de Duras elleriyle yapmış. Marguerite Duras herkese kendini iyi, değerli hissettiren, hediyeci, doğal ekip başı gibi biriymiş. Lakin paradan konuşur dururmuş. Bu filmle çok zengin olacağını hayal edermiş. Anca ciddi uyarılınca para vızvızını bırakmış. Film çok az bir bütçeyle, kısa sürede çekilmiş. Belki yapımcılardan biri kendi olduğundan, Duras diğer filmciler gibi sürekli daha fazla zaman talep etmezmiş. Sıkışınca daha büyük özgürlük kazanılabildiğini birlikte çalıştığı yapımcı keşfetmiş ve sonra diğer projelerinde başarıyla uygulamış. Rollo May da Yaratma Cesareti kitabında sınırları, kısıtları çok değerli ve yaratıcı destekleyici bulur. Keza Lars Von Trier de 5 Engel (Five Obstructions) filminde ustası Jorgen Leth’i başyapıtı Perfect Human’ı belli ve anlamsız kısıtlamalarla yeniden çekmeye, yorumlamaya zorlar.

Pat diye zengin etmeyecek filmlerden olan bu film, aşağı yukarı 25 yılda bütçesine göre 7 kat filan kazandırarak alçakgönüllü bir rekor sağlamış.

Radyodan iki katilin (Whitman ve Austin. Acaba Charles Whitman’a mı atıf var?) peşindeki polis sürek avı hakkında düzenli haber geçiliyor. Bu sıkılmış toplumun arayışına bir yanıt mı? Yıllar sonra 1990 Irak Körfez savaşından itibaren vakayı adiye haline gelecek terör ve savaşın sıradanlaşmasını, şiddeti evlerin içine, canlı yayın haline sokarak gözlerden kaçırmayı, duyarsızlaştırmayı mı kehanet etmekte? Bir ara, takipçileri (izsürenleri) tarafından unutulmaktan korkmaktan mıdır nedir ormanda zanlılardan iki el ateş sesi duyulduğu, kendilerini hatırlattıkları haberi verilir. Venedik Film Festivali’nde bu sahneler, filmi soğuk karşılayan izleyicinin ender iletişim kurup, alkışladıkları mizahlı yanlarıymış.

2 kadın, 2 çocuk, 1 satıcı erkek. Aslında filmde bir olay olmaz, film kapalı mekanda geçer. İlk gösterimi ise açık hava gösterimi, öyle bir tezat var. Gelen satıcıyı kadınlar öyle sessiz, ilgisiz karşılarlar ki, adamı varoluş krizine sokarlar. Satıcının Çöküşü. (Buradan Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü’ne zıplanabilir.) Adam daha önceki işlerini, bundaki emeği ve umudunu, içten içe işi hiç sevmediğini, önceden de bir düzenbazlık yapıp yakalanınca iki yıl para cezası ödediğini borçluymuş gibi anlatır. Evin teklifsiz açıklığından içeride serbestçe gezinmeye başlar. Bir yandan da serbest olmasına karşın evde hem bunalır, hem kaybolur. Onu can kulağıyla dinler gibi görünen kadınlardan biri birden kalkıp, pelerine bürünüp bahçede tur atmaya başlar. Adam gene kalakalmıştır. Hatta başta onların başına talih kuşu gibi, Tanrı figürü gibi konacakken, satıcı işsiz bırakılan, anlamsız bir Tanrıya dönüşür. Satıcıyla diyaloglarından biri de karakteristik, onları bilince başka türlüsü beklenemez. Aşağı yukarı:

– Si.

– No.

– Si, si!

– No, no!

Ortada bir sorun vardır, kadınlardan birinin (Lucia Bose) kızı Nathalie anlamsız, gereksiz şiddet gösterdiği için okuldan atılmaktadır. Problem çocuk Nathalie. Aslında müziğe yetenekli, müzikten koparsa çok kötü olabilecek. O ise müziği reddetmeye başlamış. Bir ara bahçede bebek arabasıyla kedisini gezdirmek ister. Kedi onu umursamadan aşağı atladığından sinirlenir, bebek arabasını kenara çarpar, devirir gider. Gerilimlidir, kediye bir psikopatlık mı yapacak acaba diye bekleriz. Bunun niye böyle olduğunu anlayamayız. Evdeki bir öğleden sonraya bakınca zorunluluğunu anlar gibi oluruz. Evde durgun bir soğukluk, zamanı askıya almış küçük burjuva bir yaşam vardır. Evde gerçek, bütünleyen kişilikler eksiktir. Kızlar kendi haline, kadınlar kendi haline. Birbiriyle konuşamayan, aralarına gitgide daha fazla uzaklık dolan. Düşman olmayınca bunu da ele alamamaktadırlar.

İletişimin derinliği hakkında bir örnek daha. Evin telefonu çalar. Kadınlardan Jeanne Moreau açar. Bir süre dinler gibi yapar, sonra sessiz beklemeye geçer. Sonunda şaşırtacak:

– …

– Yanlış numara mı?

– Burada telefon yoktur madam! (??)

Satranç zemini gibi kare taşlı, damalı bir ev döşemeleri vardır. Evleri ince ince doldurulmuş, dolu bir yalnızlık kokan, satıcıya olduğu gibi bize de izbe, labirent gibi gelen bir evdir.

Yan görsel unsurlar olarak ders aldırma piyanosunun üstünde bir sürü Bach partisyonunun arasında Kunst der Fuge gözümüze çarpar. Başka bir anda kapı önüne bırakılan, düzenli gelen Le Monde gazetesi Jeanne Moreau tarafından itinayla yırtılır..

SEV AYRIL ZILGITI

Önden bir giriş hazırlığı. Hazırlanın.

Hayatın sürprizli olması güzel. Her şeyi bilmemek biraz iyi. Denk geldiğim duygusal acıya katlanıyor muyum, kabarıyor muyum. Denemem gerek. Sen de dene.

Seks sevgiden ayrılmalı. Çoğu erkek ayıramaz. Teorik olmak ayrılmalıdır. Bir arada gidiyorsa ne ala. Kadınlar seksle sevgiyi biraz daha kolay ayırır. Karıştırmazlar daha doğrusu. Karıştıranı karıştırırlar.

Şu sevgili yabancı kocana gelince…
Sev sev sev. Hatta bak, senden bir şey saklamış bile olsa sev devam et. Diyelim ki servetini sakladı, bütün güven zannın alt üst oldu. Sana göstermediklerini devlet yakalamış almış. Yine yanında kal.

Sende yoktu, onda da mal kalmadı. İnsanlığınla döv. Sev demek o. Adam, ondan sonra Avrupalı kalamayacaktır. Avrupada işler öyle olmaz. Mantık dışı ne iş ne ilişki olur. Sen format ötesiysen sana erir, erir, eriyecektir.
Sonsuz Karun parası olsa ne fark eder. Para kaybetsin, veya parasını örtmüş olsun. Aş bunu.

Onunla yaşamın maddi kısıt yaşamıysa, doyamayan aç gibi yaşanıyorsa, yaşayamıyorum, bu nefes almak değil diye ayrıl. Yoksa para hariç evliyiz diye düşün. Senin gerek mesleğin, gerek kendi malın var. Yeni iş kuracaksın. Unutma, muhtaç değilsin. Onunla bir uzlaşma anlaşmaya buluştun. Sattım kendimi diyemezsin.
Hakların bu değil, tersi elbette. Öttürerek her şeyini alman yasal hakkın. Ben hakkını önermiyorum.

Adama yaramak istemiyorsan, sayende mülk biriktirmesini istemiyorsan ayrıl, ayrıl.
Yorumlaman, karar vermen için onunla ilgili parasal bilgileri bekleme. İçine göre varsay.. Onları asla bilemeyeceğin garanti olsun. Öyleymiş, deposu garajı kaç metrekareymiş belirsiz gibi yol al. Hiçbir kanıtlı şey bilmediğin halde, adam benden miktarlarca para saklıyor, istemem- deyip ayrılabil. Kanıtla değil inançla ayrıl. İnancın neyse ona göre. Kuşkunu, inanmadığının aslını ona kanıtlattırma. İnancın senindir. İnanç onaylayıcı bilgi kağıdı bekleme.
Sayende senin sırtından gizli gizli para biriktiriyor kabul et. İçin kaldırmıyorsa geri çekil. Biriktirme katkına dair kanıt bekleme. Çok hesaplı ve ekonomik kadınmışsın madem, öyledir o.

Sen, kanıtlar yağmayıp gerildikçe, katlanmayı sürdürmeyle adamı zehirlemeye doğru gidersin. Uygun görmüyorum.
Her kadın kendine yeterlidir, maddi koşullardan bağımsız. Bunu bilmiyorsan geber. Kendi özel maddi koşulların zaten düze çıkarır. Tek ki, adam içe girişiyle senin özel paralarını da kara delikten yutmasın.
Gönlün almıyorsa geri çekil. Gönlün alıyorsa zor zamanında yanında dur.
Sorunu aranızda günah ve hata rekabetiyle değil kendine ait inançla çöz. İnançsızsan inançsızlığınla çöz. Dışarıya, gerçekliğe bırakma, bekletme.
Gönlün almıyorsa, “bilmiyorum gerçeği, ama inandığım şu,” deyip bildirerek kop ayrıl. Kendini boklamasını veya kanıtlamasını bekleme.

Kendindeki sorunu aş, çöz. Ondaki sorunu aşma.
Kocadaki pislik ve sorunla ilgilenme ısrarın gizli suçluluk bilinci. Onu öldürsen de içte rahatlayamazsın. Günahın için, onu öldürmüş olursun.
Değmiyorsa, durum ferahlamasını bekleme. Karşı yakaya geçecek ne olacak? İş güç hayat kurulur, şimdikini dağıt.
Senin hiçbir mırın kırının öze ilişkin değil.
Bok kokusu mu alıyorsun?
Bokluk var say. Adamın bokuna dayanamıyorsan, zor zamanıdır deme, ayrıl. Boşanma işi zamanla çözülür.
Adamın bu tavra nasıl baktığı ikincil konu. Konu sensin.

Afedersin, çocuklarım yüzünden iğrenç evliliğe katlanıyorum diyen cahil kadına döndün!
Onun görüş açısının seni etkilemesi, ısrarla bunu bekleyişin senin yokluğunun delili.
Yoksun ki, onun bakışıyla bakıyorsun.
Yoksan yok ol.
Hiçsen hiçliğini bil.
Yokluğunun cezasını adama kesip, vs. vs.. Öykü tarih sahibi olamazsın.
Ayrılıp onu kendisine bırakman, senin ikiyüzlülüğünden yeğdir.
Kafayı yiyecekse yesin. Sen, ona inanmazken onun ne işine yararsın?
İnanmadığın adamın deliliğinin barajı da değilsin.

İnanırsan bunaklığına da bakarsın.
İnan veya inanma denmez. İnancını sorgula denir.
Herkes gibi yaşaman için, inancını belirlemen, kendi içinde çözmen gerekiyor.
Beni aldatıyor, ben onu affediyorum, sevgi azalmasıyla rızamı koruyorum vs..
Evet, kanıt aranmaz, inanç öyle böyle şekillenir. O iç ve son şekline bakılır.

Seviyorum diyebilirsen… Seven dünyanın en zengin, verici dağıtıcı yetimidir. Sevenin sevgisi tek bir şeye-kişiye kısıtlıysa, şek şüphe götürür. Sevme başka şeylere karşı da bal bal, çuvalından dışarı sızmalı. Ama yine de- ben bilmem beyim bilir…

İNDİA SONG (1975) – Marguerite DURAS

[2 Mart 2014]

Bir Marguerite Duras filmi izlerken apayrı bir altyazıya, bir yol gösterene ihtiyacın var. Ben Alan Resnais ve M. Duras’nın filmlerinin katışıksız sinedebiyat, hatta Duras’nınkilerin sinedebiyatro olduğunu düşünüyorum. Zor ama çekici filmlerdir. Bu durgun, anlaşılmaz filmi, sırf o acılı bağırışlar ve öncesindeki tirat için bile izlenir.

M. Duras’nın kendisi hem yönetmen hem de Hiroşima Sevgilim’de senarist, başka Resnais filmlerinde de senaristliği var galiba. Bendeki İndia Song İngilizce altyazılıydı, Türkçeye çevireyim de diyaloğu göstereyim dedim, çok çeviri koktu. Olsun varsın.

Marguerite Duras’nın yönettiği filmin gerçekten de unutulmaz ve en vurucu yeri Lahor konsolos yardımcısının bağırtılarıdır. Yalnız bu bağırmalar adamın Ana Maria ile dans edip konuşması sırasında öngörülmüş, haber verilmiştir. Durum aşkına karşılık alamamak değil bir tür ileri, aşkın aşk hali. Tasavvufi anlayışa yakın. Bir de şu önnotu ekleyeyim, adamın haykırışları Duras’nın Detruire Dit-Elle (Yıkmak, Dedi Kadın) filminin sonundaki rüya sesi, yani bina yıkım seslerinin kardeşi ve eşdeğeridir. Her iki sekans da bir tür yıkıcı zirvedir. İndia Song’ta erkek monoloğa benzer konuşsa da konuştuğu kadındır:

E: Senin var olduğunu bilmiyordum. Kalküta benim için umudun biçimi oldu.

K: Michael Richardson’u seviyorum. Bu aşkta özgür değilim.

E: Biliyorum. Ben de seni öyle seviyorum. Sorun değil. Tuhaf görünüyorum. Benim sesimi duyuyor musun? Onları korkutuyor.

K: Evet.

E: Kim o? Kendimi Laos’ta vurdum, fakat ölmedim. Diğerleri beni Lahor’dan ayırıyor. Ben ayırmıyorum. Lahor, benim. Sen de anlıyor musun?

K: Evet. Bağırma.

E: Evet. Benimlesin, Lahor’lasın. Biliyorum. İçimdesin. Seni içimde götüreceğim. Shalimar cüzamlılarına katılacağız. Kaçınamazsın. Seni tanımak için senle dans etmeye ihtiyacım yok. Ve bunu biliyorsun.

K: Biliyorum.

E: Devam etmeye ihtiyacımız yok. Birbirimize bir şey söylememize gerek yok [veya söyleyecek şeyimiz yok]. Biz aynıyız. 

K: İnanıyorum.

E: Başkalarıyla maceralar yaşa. Bizim buna kaygımız yok. Saçının kokusunu duymak istedim. Bu açıklıyor benim neden… Resepsiyondan sonra arkadaşlarınız kalacak. Bir kereliğine sizinle ben kalmak isterdim.

K: Hiç olanağı yok.

E: Beni fırlatırlardı.

K: Evet, onların unutması gerekensin.

E: Lahor gibi.

K: Evet.

E: Benden ne olur?

K: Seni Kalküta’dan uzağa gönderirler.

E: Senin istediğin de bu mu?

K: Evet.

E: İyi. Ne zaman biter?

K: Sen öldüğünde, öyle inanıyorum.

E: Bu acı ne? Acım ne?

K: Akıl.

E: Seninle mi ilgili? Bu akşam burada kalmaya izin isteyeceğim onlardan. 

K: Nasıl istersen öyle yap.

E: Senle ben arasında bir şey oluşmasını sağlamak için. Bir kamu olayı. Nasıl yapılacağını bildiğim tek şey bağırmak. Aşkın haykırılabileceğini göstereceğim. Rahatsız olacaklar. Sonra yeniden sohbetlerine dönecekler. Şunu da biliyorum ki bana hak verdiğini söylemeyeceksin.

Sonra bağırtılarına başlar.

***

Marguerite Duras Yeşil Gözler kitabında satır aralarında İndia Song’a notlar, göstergeler gönderiyor. Konsolos Yardımcısı bu filmin eşdeğeri, kitap öncülüdür. Edebiyat delilerine hararetli önerimdir:

“Bu sabah, “Konsolos Yardımcısı”nın sonuyla, yıllar önce yazdığım bir metni karşılaştırmam gerekti; bu metni kitabın sonuna alıp almadığım takılmıştı aklıma. Böylece “Konsolos Yardımcısı”nın bir bölümünü yeniden okudum. Olağanüstü bir şey, kitabı unuttuğumu fark ettim. Unuttum çünkü onun üstünden sinema geçti, çünkü İndia Song filmini yaptım. Kitabı hayranlık içinde ve büyük bir heyecanla yeniden buldum; okurken İndia Song’lar kayboldu.

Lol v. Stein kitabın içinde el değmeden kapalı kaldı. Belki de, savaş ve kara deliklerin küçük kızı, yedi yaşındaki Aurelia Steiner Paris’in filmini de yapmamalıydım. Belki de mutlak bir öneri gibi, başka yere aktarılamayan bir öneri gibi kitapta kalmalıydı. Cehennem gibi.” Marguerite Duras – Yeşil Gözler

[Çocuklar’da (Les Enfants) da yaptım. Sonuna gelmeden çok önce, Ernesto’ya ne olacağını söyledim. Hiroşima’da da. İndia Song’ta sürekli; orada daha anlatı başlarken kadın ölmüştür. Benim filmlerim ters yönde gider. Birden dururum, kadının Ganj kıyısına gömüldüğünü söylerim. Bazen de olayları gelecek zamanın hikayesiyle anlatarak yazgıyı gösteririm. “Güzel olacaktı”, “Çok uzağa yüzmüş olacaktı.” Öyle ki, şimdiki zaman sona, ölüme iştirak eder, ölümün işaretine dönüşür.] Marguerite Duras – Yeşil Gözler

SEVGİDE OLUŞLAR

Aşk bitebilir. Aşk bitmeyen şeydir diyemeyiz. Yaktığına göre, yakarken, aşk kendini de yakabilir.

Benim platonik aşkım bitmişti, mutlu yokluğa kavuştu. Evlenip boşandığım aşk bitmedi. Asıl ulaşılmaz olan, umut ettiren ulaşmış göründüğüm aşkımdı. Yanındayken özlemek denen. Tuzlu su gibi, sevgi içmek susuzluğu kandırmayan. Veya ulaşılmazlık sebebi ben kendimdim. İçimde layık değil ondan aşağı ve bir yandan ona bedenen ketlenmeyle hasta, sakattım. Biten biter, süren sürer, hepsi kutludur.

Alışmak seven için bile problem. Sevgi insandan hep yepyeni şeyler, artı ve eksi uçlar istiyor. Alışan seven/sevmiş, yaratıma yetili olsa da anca gönülsüzce sevgi karanlıkları denizine açılıyor. Sevginin en büyük iki göstergesi birinç, an’da yaşanan yükseklik, o çoğu sevence ıskalanabilir şey. İkinç, sevgi bitiminde veya kayıpta, hasrette sevginin bakiye alışverişinin, nihai tartımının insanda yarattığı aşkınlık ve yücelme duygusu. Bunuysa çoğu seven yakalıyor, biliyor. Her ikisini de ıskalayan sevenler var mı ve onlara kimler deniyor merak etmiyorum.

Ay insanlar, kardeş eller haydi gülün. Gülün hadi.

Biraz üzgünüm. Ben bulmuyor muyum, bakmıyor muyum, sevişlim galiba birini buldu, bana bakmaz oldu. Artık bana düşen ödemek. Onu sevişkisinin veya sevmeye çabaladığı kölesinin yanına şefkat ve anlayışla göndermek. İstenmiyorsam görünmemek, içimi artık gölgelerle paylaşmak.

Bir çağda bir sevgililik ve aynı anda bir evlilik. Az şey değil. Güzelin bitişi zorlu ama sevgi dolu. Hatta ayrılırayak, en sevgili hissettiğim zamanlar bunlar. İlişki sırasında daha çok öfke ve kişilik gösterilerindeyim. Sevmeye, aşık olmaya çabanın, sevgi yaltakçılığı yapmanın insanın karşı etkiyle sevginin önünü tıkayacağını söyleyen D. H. Lawrence kafamdaki tüm ampulleri yakıyor. Tam bir uzlaşmaz karşıcı gibiyim, abartırsak. Bu koşulların sonu Ballıcanın bende bir bal bulması, benim giderayak dışardaki öfke veya ilgisizliklerimin arasından sevgi pörtleyivermesi. Aşığım, şampiyonum diyemem, aşka yakın bir arzulu kabule ulaşıyorum. Bitiş düzlüğünün dolu dizgin deparı. Kendimi, onu daha sevgili hissediyor buluyorum.. Sağ olsun, var olsun, nur olsun.

Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlü’sünde bir sav dikkatimi çeker: “İnsan ruhu kendine bile ait değilken, bedeni nasıl birine ait olabilir?” O serinin başka bir yerinde ise “Günahlarla oruç ve kaçınma üstünden değil, üstüne gidip deneyimleme üstünden savaşıyor,” gibisinden bir laf vardı, yirminci yüzyılın tipik yaşam üslubu.

Sevilişimi fark etmemek ve şımarmaktan ibaret değil benimki. Beni sevendeki parlaklığa sahip olmamak. Sevginin açmazlarından biri o: Seven daha yüksek ve üstün. Seven o varlıkla kendini verir ve alttan yanar, parlar bulur. Sanki sevilmek bir (1), sevenlik sıfır (0) değerlik üretiyordur. Sevilen sevenin etkisiyle bir artar, güçlenir. Belki önceden de özü vardır ve bir bir daha bir eder. Sevip kendini harcayan, sıfırlayan seven küçülmüş, azalmış, toz ve yok olmuş gibi görünen bir üstündür. Yalnızca verilebilen (yani harcanan) şey değer olarak vardır. Belki veya kesin ola, çarpmaya yani çarpışmaya dair yutucu sıfır var edici veya var olucu bir’den üstün. Evrensel temel sevgi denklik eşlenmeleri:

Sevmek bir sevilmek sıfır.
Ama seven sıfır, sevilen bir.
Seven kendini sıfırlar, sevilen sevenle birlenir.

Can yaşamı bakımından, sevilmek sevmeyle tamamlanmazsa, nefes vermeyle tamamlanmayan nefes almak gibidir. Gerçek bir var oluş, tamamlanış değildir. O eksik varlık, lanetli kazançlılıktır. Er geç sevmeyle bütünlenmelidir. Aynı birey veya insanı sevmek zorunlu değil. Bu hesapla birini seven hepsini sevmiş kadar olur, ufak bir dürtmeyle veya emekle.

Öte yandan sevmiş-seven biri, nasıl olduysa olmuş nefes almıştır ki, nefes veriyordur. O bakımdan seven sevilmiş (de) sayılır. Ya varoluş tarafından gizlice, ya anne veya bir başka sevgili tarafından gösterilerek sevilmiş. Nefes veren nefes almıştır. Almamış olsa sadece nefes vermek lanetli bir canyaşam sorunuydu. Nefes veren artık can verse de olur. Nefes alan, vermeyi hatırlamazsa, nefes alma zenginliğinde can verebilir. Can vermezden önce nefes vermeyi öğrenmeli başarmalıdır. Sevilmek yoga ilkesi ve nefes almak gibi güçlenmek; sevmekse nefes vermek gibi yok olarak var olmaktır. Gerçek var oluş ikisinin bütünlenmişidir. Bütüne varmazdan önce daha sade, basit olan öz, sevmek yani nefesi vermektir. Diğer bir deyişle “güçlü sevgi” hedeftir, yeter koşula bakınca, güçlü olunmasa da olur. Sevgi-sevmek, öz-ilk-hedeftir. Olandan da olmayandan da varoluş razı olsun. Fark varsa fark sevme’dir, sevme olma’dır.

Diyorum ki;
Sevgilim, sev sev sev.
Sevgilim, seviyorum, ama daha çok sevmenden mutluca eziliyorum.

Sevdiğimi seviyorum, sevdiğimi sevmem sayesinde sevenin sevgisine katlanabiliyorum. Veya onu sevmememe katlanabiliyorum. Tam sevgisiz olsam o sevmesi dayanılmazdı ve sevene karşı sevilen zorbalıklarına baş vurmam gerekirdi.

Seçen = sevilen güçlüdür, seven (en az görünürde) güçsüzdür ama her şeyle birdir. Ve bir olan, birlenen gerçek evrendir, temsilcidir, özdür. Güçlüler geriden geriye bu bir’ler tarafından güçlendirilirler. Bu güçlüler bir’leşmedikçe (günün birinde sevmedikçe) o güçlülük fasafiso ve vekaleten, görünüş gücüdür.

***

“Bütün sağlatımlarda son nokta silkmek silkilmek oluyor galiba. Okulda mı öğretiyorlar bunu?” Dinleyicinin sevgi hakkında bu gülümsemeli soru yorumu alındığım, alınmadan duramayacağım ısırıcı bir cümle. Cevabi hissim: Ateşten alevden ersuları kasığımı yakıyor dahi olsa, karşımdakinden gelen aşağılama veya isteksizlik hissinde en dönülmez noktada olsam kendimi tutar, geri çekilirdim. Ego kibrim benden onu isterdi. Kabul görmediysem silkemeyeyim, gebereyim. Kaç yıl sürerse sürsün. Bir de genel, her erkekte olabilir veya ben ayıya ait olan: Ben silkmiş olmam, silkmemi bir kadın sağlar. Zorlayamam, eşyalaştıramam, onun yerine karar veremem; temel sevgi önkoşulu: karşı gönle, bir özgür’e bağımlılığımız. Benim bana kalan tek özelliğim gücüm var: İstemeyebilirim; sevmez istemeyebilirim veya istesem de kendimi tutar hayır diyebilirim. Dolayısıyla silkmem kadının eseridir, ancak silkmemelerimin bir kısmı benim eserim olabilir.

İnsan biz, yer üzerinde artık uzaktan uzağa da var olup var edebiliyoruz. Önemli olan duygu, yani enerji üretebilmek. Bunu mektup başarır, sosyal medya haydi haydi yapar. Görüşmeyen, yüz sürmeyen aşıkların modeli Veysel Karani. Söz, göz enerji içerince her şeyi yapar ve etkileşiriz. Artık tüfeng icadıyla mertlik bozulmuştur. Burada biraz da psikoterapiye nazire yapıyorum. O terapi ki iki kişinin birbirine dokunmaması ama hayranlık, nefret, sevişme, sapıklık, kırılma, yok etme dahil bütün fanteziler hakkında konuşma yeri.. Hiçbir şey yapma, her şeyi konuş eşittir terapi. Yaşam bütün kendi maceralarımızı bir yönetmen koltuğunda bacak çelerek izlediğimiz yer değil mi? Bir bakıma.

Sevgi ve sevmeyişkinin enerji hali ile beden hali. Birbiriyle birlikte ve birbirine karşı.

23 NİSAN RESMİ

Kafkaesk Poesk

Metroda, 23 nisan çocuk resimleri sergisinde dikkat çekici çok çocuğa rastladık. Yüzleri değil, resimleri aracılığıyla. Birisi Van Gogh ruhluydu. Diğer birisi bana göre kaçak güreşen tembel sıkılanın teki olduğu halde kübist çağdaş bir resme yakınsamıştı. Titiz bir ressam vardı; aynı titiz yeşile boğduğu resmini ayrıntılı ve sıkıştırıcı, saran, kuşatan fütürist bir gök manyetik treniyle donatmıştı. Birisi ufacık yaşında resmin zeminini koyu bir renge duvardan duvara boyayıp, üstüne başka figürler ve renkler döşemeyi öğrenmişti. Sergiyi (sergiye resim yetiştirmeyi) tamamen zul olarak gören çocuklar belki aralarındaki en büyük grup ve en normalleriydi. Baştan savma resimlerin bolluğu iyiye yorulmalı.

Bu resimfotosu olan çocuk serginin sanatçılarından biri. İnsanın bir kere dikkati çekildikten sonra yorumlayası, speküle edesi geliyor. Bu çocuk bir kere Kafkaesk, yalnız bir birey havası vermekte. Ortaya yerleştirdiği imge/leke bir yalnızlık ve sınırlılık. Ama haşmetli, şatomsu bir sınır-yalnız. Kuş yani martı imgesi, hareketliliğinde son derece tutumlu, cimriliğe varacak ölçüde statik. Resmin karikatür tarafı bu iki kuş olmuş. Demek ki ressam eylemsel, özgür hissedemiyor. Kuşların martı olması umulur, ama koyu karanlık, kuzgun gibi kuşlar. Bu haliyle bireyimiz -ki bireyliğe erkenden acıyla, sızıyla geçmiş- Kafkaesk olduğu kadar Poesk yani Poevari. Kuşların sayısız değil iki oluşu, onları ana ve baba gibi tanıdık kimse saymaya yaklaştırabilir.

Resmin en büyük alanını kaplayan mavi gökyüzü bir hayli boğucu ve çevreleyici. Çocuğun sergi resmi aslında daha soluk ve hafif renklerle boyanmıştı. Ama hakim rengin açık soluk olması aldatmasın diye ben fotoğrafta algıladığım haline koyulttum, instashop yaptım. Bulutlar basmakalıp; bu da eyleme geçmeye, çözümlü yaşama kayıtsız-umutsuz olduğu ipucu sayılabilir. Gündelik yaşamında ressam asla diğerlerinden farklı izlenim ve duygu vermiyor da olabilir. O zaman bu, yaratıcı özünü gizleyebildiğini, veya gizlediğini, gündeliğe yansıtmadığını düşündürür. Bir adet oh demelik, bir de aman diye kaygı duymalık sonuç çıkar: Oh; ressam yaratıcı. Bütün iyisini kötüsünü ömrü boyunca bir şekle dökebilecek altyapısı var. Sonraları bir ressam olmasa da olur. Aman dikkat; yaratıcılığına herhangi bir akranından daha fazla gereksinimi var. Kendini her an gözlüyor ve tartıyor olmalı. Oysa kendini akıtmıyor, saklı varlık formunda duruyor.

Tekrar resme dönelim. Yeterince renkli gözüken güneş resmin dışına sürgüne gönderilmek üzere. Bu çocuk bunları böyle yorumlamak için evde, okulda, yolda hayatta travmalarla mı boğuşuyor? Hayır, sanmam. Belki bu onun öğrenilmiş yorumlaması ve duyumsaması. Vekaleten yansıyan zorlamalı duygular. Anneden, babadan, soyun canlı veya ölmüş bir bireyinden devralıyor olabilir. Dolayısıyla azap çekenden çok, hisseden, anlayan, duyan, empatik bir çocuk karşısındayız.. Güneşe benzer biçimde Türk bayrağı, bayrak direği de köşeden dışarı sıvışmak veya resim dışına atılmak üzere. Buna benim yorumum bayrakla ve toplum değerleriyle özdeşleşmekte zorluk çekiyor, hatta ufaktan allerjisi ve reddiyesi başlamış. Bu durumda olasılıkla ailesini bütün algılamıyor, herkesi birey birey ölçüyor, belki taraf tutuyor, belki arabulucudur.

Yukarıda basmakalıp bulutlar var ve anababasının veya onun insan evreninin güzel güzel iletişmediğini ele veriyor sayalım. İki kuşun arasında havaya ilişmişler, birbirinden duruş hissediş ayrıklıklarını vurguluyorlar. Her şeyin altından, birey ressam kasvetle ağır ağır doğruluyor. Belki yorgun doğmuş, hatta bir mezar tömbeltisinden kalkmakta. Ana baba uzun vadede onu kızdıracak olursa bireyin hem diyecekleri hem yapacakları var. Bir alternatif bakışla tömbelti annenin tek bir memesi de olabilir. Neden tek meme? Doyamadı belki. Anne yoğun mu çalışıyordu? Anneyi başka kardeşle veya babayla mı üleşiyordu? Anne vericilik kusuru olan biri miydi? Var olan tek meme besleyici ve yeterliymiş diye de yorumlanabilir. Ne malum bir yorumun ötekinden daha doğru olduğu?

Hah çocuk kalkmış. Her şeyin altından veya arasından kalkmış. Yaratman olmuş. Bazen yaratmanlığımızı olumsuz kişi ve koşullara borçluyuzdur. Yaşam bize onu değil şunu istiyordum dedirtir ama gereğini yapmaz. Sonuçta kalkmış mı? Büyücek kalkmış hem de. Dikkat çekiyor. Birçok riski olabilir. Tehlikelere karşılık kapasiteleri, olanakları var. Egosu gibi görünen pencereli binalar kompleksi, kepeneğini gerine gerine bir anlığına açmış bir çoban gibi. Apartman pencereleriyle bezeli bir kepenek. Kasvet var, ama dikelme, güçlülük, bir kollarını açma hissi de var. Ressam, yalnızlığı içinde durum veya dünyaya kol kanat açıyor.

Kendini merak ettiriyor. Kaygılansam, hüzünlensem de ona güveniyorum. Ayrıca beni açığa düşürüyor. Öttürüyor besbelli. Hiçbir sorumu sandığım gibi yanıtlamayabilir. Kendisi veya onun adına durumu. Ben lök gibi, üfürmüş, ıskalamış, sadece kendi ruh yapısını yansıtmış kalakalırım. Hah, tam da işte buna evet. Bu ressama, bireye değer. Yanmaya değmiyor mu bazen? Yanılma ne kelimeymiş?

1 MAYIS

Mavi Duvar 1 Mayısı

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Kediler Bayramı kutlu olsun.
“Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız! Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız!”

1 Mayıs 2021 özetim:

Emekçiler garip bir paradoksla evlerine kavuşuyor.
Neokapitalizm ise evlere sızmayı geçti, işgal ediyor.
Eski mevzileri kazanma umuduyla sesli sessiz savaşıma devam.

Yaşasın, doğsun 1 Mayıs!

Bu Covid 128 salgın günlerinde emekçiler, hep öyleyse de iki bölük oldu/ayrıldı. Orta sınıf emekçiler bu evlerine dönenler. Küçük burjuva emekçiler mi oluyorlar? Daha alt düzey, daha proleter emekçilerin 2021 profili ise, onlar artık sokakların zorunlu fiili hakimi. Kapantı olsun, açılım olsun, onlar aç kurt gibi sokaklarda ve işliklerde koşmak, tırtıklamak, aslandan ekmek kapmak zorundalar. Yani onlar evlere tıkılmadı, sokaklara tıkıldı.

90’ların sonundaki bir 1 mayıs’ta koşmaktan -belki coplamaktan da- yorulmuş polis bağırıpduru: “Konuşarak halledemez miydik?”

AVŞAR KAMI

Avşar kızı niyetine Avşar kadınını yazayım…

Görmediğim kahramanın adı Hüsne. Çok şey bilen, şaman derecesinde yetenekli, çevresindeki herkesin güvenci ve başvuru noktası ulu kadınlardanmış. Otacı ve tıbbi yetileri, vakti zamanında Ankara Hacettepe Tıp Fakültesi hocalarının dikkatini çekmiş. “Gel, sana okuryazarlık öğretelim. Fakülteye gel, bildiklerini anlat ve göster. Sana burada kendine göre bir yer, Lokman Hekim köşesi verelim…” demişler. Yok, kendi köyünde Kayseri Pınarbaşı’nda yaşamaya devam etmiş.

Galiba Avşarlarda renkli göz sık rastlanan bir özellik. Kız torunlarından birinin de koyu yeşil gözleri vardı. Öz kızının yalın kat anımsamayla, yapabildiklerinden sunduklarını yarım yamalak ve yalan yanlış da olsa not ediyorum. Kızının adı Adile, torununun adı Lale. Kendisi 107 yaşında ölmüş. Öldüğünde saçları neredeyse beline kadar uzun ve aralarda siyahı olan saçlıymış. Sarışın ve renkli gözlüymüş işte. Aynı kendisi gibi cahil olan kocası da “çarıklı avukat” denen bir tipmiş.

  • Yüzün damarsız yerinden hacamat edermiş. Jiletle dildiği yerden yarım bardak, bir bardak kan alırmış.
  • Sarımsak, sarılığı kesermiş. Metal değdirmeden bir diş sarmısağı soyup, hafifçe dişiyle ezip dilaltına koyunca sarılık ortadan kalkarmış. (Not: Fethiye’deki köylerde ise “sarılık kesme” denen yöntemde, dilaltından jiletle az biraz kan alındığını anımsıyorum. Tabii batıl uygulama sanırım.) Sabahları yenecek kayısı da sarılığa iyi gelirmiş.
  • Kulunç tedavisinden biraz anlarmış. Kuluncun yayılımını parmak ve elleriyle izler, kendine göre bir manuel (yani elle) müdahele uygularmış.
  • Yara bere sağaltımında arpa unuyla ebegümecini lapa yapıp yara üstüne koyarmış. Yara tedavisinde kullandığı otlar arasında yarpuz kurusu ve papatya da var gibi anımsıyorlar. (Tabii ben doğru anımsıyor muyum, bağlantılar tam böyle mi, iddia edemem.) Yarada ısırgan da yararlıymış.
  • Bir başka yara sağaltımı yöntemi: İyi olmayan zor yaralara, 15-20 salyangozu ezip, lapalaştırıp yaraya sararmış. Yara çok hızlı ve tama yakın düzelirmiş. (Salyangoz kabuklu mu kabuksuz muydu?)
  • Baş ağrısı için karatavuk kullanıyormuş. Karatavuğun tüyünü yolduktan sonra hiçbir et ve kemik bölümünü dışarıda bırakmadan tümünü parçalar; dibek taşında çiğ çiğ darbelerle ezer (linç eder); sonra onu baş boyun bölgesine sararmış.
  • Bel fıtığına bamya uygularmış. O da arpa unlu. Pişirir döver, içine bir şey daha katarmış. Kilit önemde mi bilemiyorum, anımsanmadı.
  • Karnı şişen kadına arpa samanı kaynatıp, içinde oturma banyosu yaptırırmış. Anımsamış olsalar sıcak mı soğuk mu sorup öğrenmeliydi..
  • Ayşe yenge diye bir kadın az daha ölüyormuş. Artık vücudu gövermiş. Ona mal bokuyla sidiğini saçta kavurup vücuduna sürmüş, kaplamış. Boyundan aşağısına kapatmış. Bu kadın vartayı atlattıktan sonra çok uzun yaşamış. Daha göreceği gün varmış.
  • Soğanı bir bıçakla dil, dil; az tuz ek, aç karna ekmeksiz ye. Aynı şekilde öğle ve akşam öğünlerinden önce ikişer dilim soğanı ekmeksiz ye.” Kızı Adile’nin anımsadığı haliyle. Kansere kadar bile iyi gelebilir demiş.
  • Kısır kadınlara da çalışıyormuş. [Ben dinlerken şaka yollu, bu kadının gizli bir yerinde erkeklik mi varmış diyorum.] Benim de kendi köyümden bildiğim üzere halk tıbbında Hüsne kadın katranı çok kullanıyormuş. Katranı 1-2 gün vücuda iyice sıvayıp, banyo yaptırmak üzere bir süre bekletirmiş. Bu katran uygulamasıyla kısırın biri çocuk doğurmuş.
  • Nefes açmak, solunum sistemini rahatlatmak için sıcak suya papatya, kekik, ebegümeci, ısırgan otu atıp koklatırmış. Hani başın üstüne tülbent gerinip bütün buharı içine çekmeye çalışırsın, öyle. Bademciklere kadar düzeltirmiş. [Yukarıda anımsama zorluğu olan konu burada açılıp aşıldı galiba.]
  • Nivik (gavur pancarı?) kurutulur.. Grip, soğuk algınlığı olana şifa için kaynatılır. Tülbent altında buharını kokluyorsun. Buna gözler yaşaracak kadar maruz kalınmalıymış.

[17 Temmuz 2018]

GEÇİT MEVSİMİ

[10 Mart 2014]

Merhaba Kars. Sen özelsin, kıyıda sanma. Sen evrenin uzağına saçılmadın. Alan Watts güvenceliyor, sen de ben de Big Bang Patlamasının ardılları değil ta kendisiyiz.

Halden hale geçtim, iyiden kötüye. Tekrar tekrar geçiyorum. Kolay olmuyor. Her istediğimde geçemiyorum. Bazen geçemeyiş hallerim bir dilim, bir bölüm oluyor. Arada hepi topu Arpaçay vardı; Halıkışla’dan Bagaran’a geçemedim. Geçememeye hazırlıklıydım. Suyun iki yanına kolayca iki ayrı isim takabilmiştim. Ermeniya, Türkiya. Ne zaman yaptıysak, nasıl olduysa.

Zamanında egemenliklerin geçit kapısıymış. Doğudan batıya akanın, batıdan doğuya hükmetmek isteyenin elinde koz gibi ilk kart, ilk gösterge oluyormuş. Yeninin iştahı yerine koyuyorum kendimi. Açılacağım, bağları ve yolları tazeleyeceğim. Geçtiğim ve vardığım yerleri işaretleyeceğim. Emin olmaya, olanı sindirmeye çabalayacağım. Depremler oluyormuş, taşları sütunları dağıtıyormuş. Deprem özde hareketliye dur, durağana kıpırda diyor muydu? Büyük sarsıntıları üstümüze alınmadan yaşayabildik mi?

Bazen yerinde duranların, yeninin tehdidi altında olanların yerinde oluyorum. Tüylerim dikeliyor. Böyle anlarda ne zaman savunma yapacağımı, ne zaman varlığımın izlerini taşa toprağa insan geleneğine işleyeceğimi şaşırıyorum. Baskı altında ruha ayar vermek böyle bir şey olsa gerek. Ruslar Kars’ta 40 yıl konakladıktan sonra gideceklerini bilmiyorlardı. Baltık mimarisini yerleştirmek için, hele iyice yerleşelim de sonraya kerim, demediler. Herkes önünde hangi durum ve görüntü var, içinde ne beklenti ve hırs varsa onun peşine düşmüş. Bu, tarihte yalnızlık değil de ne?

İçimdeki Ermeni’ye diyorum ki, dur hele, biraz sabret belki barış olur. Dönersin. Birlikte gezeriz. Anılarımızı anlatır, ağlaşır gülüşürüz. Duyuyorum ki terk ederken hep bir gün dönecek umuduyla her köşeyi, her bucağı aklına yazmış. Kazımış. Unutamıyor.. Benim de unutamadığım oldu, ama daha çok unutkanlıkla malülüm. Azıcık fırsatçılıkla kaçamakçılığım vardır. Filmin karelerini istediğimce eğip bükerim. Işığın boğazına çökerim. 17 Digor milimi azaltırım, resimdeki karanlık aydınlıktan farksız oluverir.

Bir akşam üstü trenle Akyaka’ya giderken gördüm, kenar ne demekmiş. Uçurum gibi bir şey. Hem ana kucağından bakar gibi rahat, sıcak, konukça sarmalandığım halde. Dönüşte vedalaşmadan sinsi savuşuyormuşum gibi geldi. Biletim tek yön Akyaka’ydı hani? Üstümdeki bir giden, terk eden suçu. Güçlü hep biraz suçlu. Ölüm de olmasa, fanilik de olmasa denge ibresi nerede bulunur? Tam demir yolunun demir geçidinden geçerken ayna gibi yüzüme çarpıverdi her hepsi. Titredim, üşüdüm, takırdadım.. Ellerim karanlık dehlizin deklanşörüne gitti. Gene geçmiştim. Bitmişti. Yeniden anımsayana dek idi tüm barış.

EŞ ÇIKMASI – EŞ KATMA

[10 Şubat 2014]

Eş, göbek hizasında ve diplerinde, karın içine doğru yerleşimli, elle yoklamada bulunabilen hissedilebilen, attığı söylenen, tıbbi karşılığı abdominal aort olabilecek nokta veya bölge. Bir eşdeğer olasılık da plexus coeliacus yani solar plexus. Bazı aşina doktorların atağan adıyla karşıladığını duymuştum. Yerel kültüre ait başka bir kavram olan hafirganın hafakan ve atağana benzeyen bazı yönleri var. Yalnız bir bunaltı sendromu veya bunaltı bedensel eşdeğeri olarak kapsamı eş çıkmasıyla tam örtüşmüyor. Diğer eş çıkması eşdeğerleri göbek kaçması, göbek düşmesi.

Eş çıkması (veya eş çıkığı) kadınlarda da erkeklerde de olabilen, bazen omuz çıkığı gibi alışkanlık halini alan, çoğunlukla uzun sürmüş açlıktan ötürü gelişen bir olay.  Sadece yemek yemekle iyileşmez. Eş, çıktığında gider başka yere yerleşirmiş. Hatta yerine katılmayınca orada kalıcı olabilirmiş. Yeni yerleşim noktası kasık bölgesi, sol kaburga altı, karının sağ yan tarafı olabilir.

Eş katma becerikli, işi bilen birilerince yapılan bir işlem. Eş katma büyüsel değil, el manevrasıyla ilgili fiziksel işlemlerdir. Halk hekimliği türü uygulamalardandır. Eş katma ustaları genellikle sadece karın muayenesi bilen bir hekim gibi davranan kadınlardır. Olasılıkla kadın kam/şamanlardan kalmadırlar. Sakin, sohbet eşliğinde yapılması muhtemelen etki artırıcıdır. Usta biri sonradan yatkın veya öğrettiği birine el vermek suretiyle sanatını geleceğe aktarır. Eş katmada ayrıca havan ve elek ve sabun kalıbı gibi yardımcı nesneler de kullanılabiliyor. Eşi katıldıktan sonra kişi yemek yiyebilir, su içebilir. Gücü de yerine gelir. Etkisi adeta düğme basma gibi ani ve net farkedilir şeydir. Dolayısıyla yapanın da yapılanın da üstünde net anlaştığı bir deneyim ve yaşantıdır, ilginçtir.

Eş çıkmasında insan aç olduğu halde yiyesi gelmez, iştah kaçar. Susama ve çok su içme olur. Bu karında fazlalık yapan suyun sonra eş katma sırasında dağıtılması gerekecektir. Halsizleşme, dermansızlık, kusma ve ishal de eklenebilir. Eş çıkmasının süresi ve şiddetiyle ilgili. Eşi çıkık kişi çok su içer. Çok su içmek eş çıkmasına neden olabilir. Aşırı yoğurt yemek de eş çıkmasına yol açabilen zararlı bir eylem.

Eş çıkması gebeliğe engel olabilir. Her kadında öyle bir belirti söz konusu olmayabilir; annemde ve kız kardeşimde gebe kalmaya yakın zamanlarda sık sık eş çıkması olurmuş. Sık eş çıkması gebelik öngördürücü olduğu gibi, eş kattırmayla gebe kalma kolaylaşırmış. Ayrıca dedemin ninemde pek gözü olmadığından, yıldızları birbirini tutmadığından, dedem hazırki çocuklara bakmadığından ninem eşi çıktığında kattırmadığını, eşini kattırsa çocuklarının artacağını sonraları anneme söylemiş. (Eş çıkmasını acaba kaç kişi doğum önleme yöntemi olarak kullanmıştır?)

Eş katmanın belli bir düzeni, sırası varmış. Önce kasıklar kaldırılırmış. Bu kaldırma denen şey yavaş yavaş bölgenin yukarı doğru yepeçlenmesi, sıvazlanması biçiminde. Bu, yavaş hareketlerle iç organların yerini değiştirmeye, onları göçmeye yöneltmeye benzeyen bir işlem. Yardımcı olarak kullanılan elek veya havan, galiba kepçe veya gelberi gibi organları topluca yöneltme aygıtları. Bir de, sırtüstü yatırıp hastanın karnına yönelinmezden önce çoğunlukla yüzüstü yatırılıp kişinin beli çiğneniyormuş. Hazırlığın hazırlığı. Kasıklar kaldırıldıktan sonra mide tarafı da el ayası ile kaldırılıyormuş. Sonra iş asıl hedefe, eşin yerine geri getirilmesine geliyor. Eş yatağına gelirken, yerli yerine oturduğunda kasıklar birden ısınıverirmiş.

Eş başarıyla katıldıktan sonra sağlamlaşması, zırt pırt eş çıkmaması için önlemler alınıyor. Örneğin göbeğe sabun bağlama, lök koyma.. Lök, sabun kıymığı ile yumurta akının karıştırılıp zıvıtılmasıyla yapılan bir karışım. İkisi iyice halleşiyor, emişiyor. Avuç dolusu ölçüsünde lök beze sarılıp karna, göbeğin üstüne sarılıyor. Bundan beklenen içeride dağınık ve eş çıkartıcı iç suyun emilmesi, karın içerisinin kurutulması. Fazla ve başıboş sıvılardan arındırılması. Lök bu işlevde sabundan, sabun kalıbından daha başarılıymış. Yalnız çok fena yapışırmış, sonra bunu kılları, tüyleri yolma pahasına çıkarmak gerekirmiş. Katlanması zormuş. Dinleyince lökün sanki mıknatıs gibi suları topladığını, sonra ayrıca el çabukluğuyla huni veya pipet haline gelerek dışarıya doğru emip gözden uzaklaştırdığını imgeliyorum.

Birinde Dereli A’şa (Dereköylü Ayşe), yanındaki çobanlardan birinin eşi çıktı diye anama eş katmaya ricacı gelmiş. Adam kusmakta, son derece halsiz. Anam anlamış ama kabul etmemiş. Elin adamı demiş. Karnını ellerken kasıkları kalkarsa? Sonunda babam araya girmiş: “Hayır olur, sevabı çoktur, adamın derdini çözüver,” demiş. Bunun üstüne anam fazla kasıklara yanaşmadan çobanın eşini katıvermiş. Hem Ayşe hem adam uzaktan ona sık sık selam gönderirlermiş, hayır dua ederlermiş…

HAYATIMIN EN GÜZEL AKŞAMI (1972) – Ettore SCOLA

[5 Ekim 2013]

Ettore Scola’nın 1972 yapımı La Piu Bella Serata Della Mia Vita filmi. Senaryosunda Friedrich Dürrenmatt’ın imzası katkısı var. Dahası film galiba Dürrenmatt’ın La/Die Panne diye bir oyununa dayalıymış. Film de senaristin ülkesi İsviçre’de geçer. Bir İtalyan tüccarın İsviçre Alpleri tarafına düşer. Bir kadın süreğinde veya yem peşinde koştururken.. Dağların arasında, bir şatoda emekli yargı mensupları, çoğu soylu, en az biri kont olan bir grubun arasına düşer. Onu tatlı sert şekilde bir dava/duruşma oyununa ikna ederler.. Oyun gereği, hakkında bir sav/iddia oluşturulacak, ölüm cezası da içinde olmak üzere bir ceza istenecektir.

Ona davacılık oyununda yükselme, sınıf atlama ihtirası ile patronunu öldürmek, bunda baştan çıkardığı patron karısının desteğini almaktan ölüm cezası istenecektir. Arada kalma hissiyle kah oyuna katılmakta ve coşmakta, kah tüyleri diken diken olmakta, tuzak kokusu almaktadır. Peşine düştüğü kız gene şatoda hizmetçilerin arasında görünür, oyuna katılmaya adeta mecbur bırakır. Yem de yemdir hani (Janet Agren). Kont Brunetiere onun avukatlığını üstlenir. Yargıç emekli bir temyiz (üst mahkeme) başkanıdır. Ömür olanı ise Zorn karakter adlı savcı. Bütün grup akşam ziyafetinde lüpletir de lüpletir, ama iyi yerler hani, şarapları su akıtırlar. Sohbet arasında itiraf, sorgu ve yargılama aynı zamanda yürür. Avukat ile müvekkili arsındaki mutat anlaşmazlıkları defalarca gözlemleriz. Taktik değiştirmeler, yüz buruşturmalar.. Ayrıca yapısal düşünmüş olsak, savcı ile avukatın aynı masada nasıl yemek yiyebiliyorlar dedirten Allah yarattı demedikleri sataşma ve kavgaları.. İyi bir ayrıntı, şato grubunun dilsiz uşağı duruşma oyununda cellat rolündedir. İsviçre’ye gayrimeşru parasını yatırmaya gelen karanlık tüccarımız, avukatı onu savunurken mıymıntı, sünepe olarak resmetti diye kendi aleyhine, savcının onu tasarlayıcı bir katil gösteren söylemine arka çıkar. Nasıl olsa oyundur. Ertesi gün def olup gidecek. Belki gece bir kerecik Simonetta ile yatar, en azından öpüşebilir. Bu tantanalı gece (son akşam yemeği) sırasında bir coşkunluk vesilesiyle mahut sözü söyler: “Bu, hayatımın en güzel akşamıydı.”

Filmin satır aralarına kadar inmek mümkün, şehvete daha fazla kapılmayalım. Dürrenmatt dikkatimizi çekmese film tipik auteur filmi olarak sadece Ettore Scola’nın denebilirdi. Daha çok ortak iş çıkarmışlar ve Dürrenmatt’ın damgası hissediliyor: Komedi var, yabancılaştırma, grotesk kahkaha, çözümleme değil serimleme var, güçlü kahramana yer yok.

Bu arada Dürrenmatt tarihe çok meraklı ve hakim olduğundan satır arası eğitimi de veriyor. Bunlardan en kolay akılda kalanı: Avrupa’da 19. yüzyılda fakirler uzanarak yatar, asiller kan dolaşımına daha iyi geliyor deyü, oturur tarzda yatarlarmış.

Bu film sinema tarihinde fazla dikkat çekmişe benzemiyor. Scola’nın Özel Bir Gün adlı Sophia Lorenli filmiyle karıştırılma eğiliminde. Özel Bir Gün de güzel ama bu filmin ayrı bir doğallığı, komedi içinden eleştirisi ve trajedisi var.

LA STRADA (1954) – Federico FELLİNİ

[23 Ocak 2014]

Türkçede Sonsuz Sokaklar adıyla biliniyor.

Ne güzel diyalogları var öyle. Aralarından gereksizlere göz atalım:

“Hep böyle at gibi ayakta mı yersin?”

“Yalnızca karar almak için mi erkeklere ihtiyaç duyarsın?”

“Aynı yerde uzun süre kalırsanız orayı seversiniz ve Tanrı dahil asıl olan şeyleri unutursunuz.”

Filmin ilk yarısında basit bir sirk eğlendirme oyunu vardı: Üç kafadar dar yarıçapta hem dans eder gibi dönüyorlar, hem sırayla kendi kafasındaki şapkaları kaldırıp kaldırıp bir yanındakinin başına geçiriyorlar. Basit olan ne kadar derin!

Çok sarsıcı bir Fellini filmi. Fellini hem süper bir öykü anlatıcı hem süper bir gösteri sanatçısı. Sonraki filmlerine bakılırsa gösteri yönünde ilerlemiş. Ama tamamen trajedi ağırlıklı da kalabilirmiş. Hem ilk baştan beri var olan alışılmadık abartmacılığına ve absürtlüğüne karşın. Şu filmi yeniden düşünelim hele: Filmde her şey olaydı da kazamsı cinayet olmayaydı desem, ne kadar yeğlenir, taraftar artışına neden olurdu? Ve bir yandan da ne kadar goygoyculuğa düşülmüş olurdu -hazır haliyle karşılaştırdığımızda. Yoksa filmciler senaryolarına izleyiciyi nakavt edecek, bütün neşesini, umudunu kaçıracak zehirler eklesin demiş olmayayım.

Bir bakıma Zampano ve Gelsomina’nın dip dibeyken birbirine kavuşamayışlarıyla aşk filmi. Bir bakıma her ikisinin, üçünün, çok’unun varoluşu kendi tarzlarında onaylayıp tamamlayışlarıyla bir “tespih”, varoluşsal ve tasavvufi film. Bir yandan Fellini’nin toplumun karşısında kenarında, kenarcıların (marjinal) ve doğal muhaliflerin yanında duruşunu sürdürdüğü bir film olmuş. O bakımdan da helal.

Temel ikili Zampano ve Gelsomina’dan devamla.. Zampano kaçırılmış fırsatların adamı. Kendine göre bir albenisi, kokusu var. Her yerde hemen fark ediliyor, kıskanılıyor bile. İçerideki löp erkek, çocuk erkek denetimden çıkar diye kendini de şiddetle terbiye etmekte. Dış uzay ve dış dünya gerçekliğini birazcık bahane olarak kullanmakta. Belki sessiz eylemciliği, hep bir sonraki adıma hazır ve adeta istekli oluşu onu tespih eden ve an’a uyan, geriliğinde dahi bizden ileri hale getiriyor.

Gelsomina’nın görünürdeki aptallığı bizi hemen hemen istisnasız, ders verici, eleştiren, beğenmeyen, içerideki cevheri gördüğümüzde bile ondan üstün hissetmeye devam edenlerden olma tuzağına götürüyor. Alçak eşeğe binen çok olur misali gelene geç deyişi; Zampano dahil sevdiğine bile karışmayışı İtalyan ana ve kadınlarında bulunmayacak bir ermiş kadınlığın sırrını bulduğunu hissettiriyor. Hani bazı insanlar vardır, o kadar saftırlar ki, kullanılmamaları olanaksızdır. Birilerinin onları felaketten koruması, kendi haline bırakmaması gerekir. O yalnız bırakamam diyenlerin kendileri o safların sanıldığı kadar muhtaç zayıf olmadığının göstergesi. Saflığın bir iç sigortasının olması ve fark edilmesi için illa başının üstünde bulut dolaşması gerekmez.

Ahlaki niteliklerin sonuçlarından dolayı mı yeğleneceğini erken filozoflar tartışmıştı. Tek akıllı biz yirminci ve birinci yüzyıl insanlarıyız ya, Sokrat’ı bunak olarak sollayıp geçtik galiba. Zamanımızın makbul insanı tüccar ve maymun insan. İnsanlık olarak buna bir şey diyemiyoruz; kardeştir yapar.. Zampano Gelsomina ikilisinin kilit ilişki zorluğu cinayetten sonra nasıl dip dibe kalacakları. Gelsomina’nın devreleri yandı, delirdi gibi. Birlikteliğe çabalamayı bırakan Zampano her gittiği, her durduğu yerde onu görmeye duymaya başladı. Aşıklar küstüklerinde, ayrıldıklarında birbiriyle dopdolu olmazlar mı? Ayrıca kendindeki varlığı inkar etmesi gitgide olanaksızlaştı. Yıkanması için sıkı bir vicdan ve pişmanlık banyosuna gereksinimi vardı. Yazın yediği hurmalar buna neden oldu. Ateş sağaltımı, vicdan sağaltımı pek önerilmiyor, ama deveye diken, o da kardeş.

KEDİ ÇİFT KEDİ ÇOCUK

Eğrilce sivilcen uyurlu olsun,
Sivil kaplamalı..
Ece Ayhan’a sivik nanikler yaparaktan –

Kısa kısacık kısa öpüşler..
Dolu tuz damlacıkları
Göz kuyularında bakış kazmalar

Kedi çocuk, bütün saatler durdu.

Kedi çocuuk!
Dön gel, eve gidelim artık.
Bütün saatler durdu, görsene,
– bak çok kötü şeyler olacak.
Dinozorlar gelecek…

Oyundan hiç beni duyar mı?
– Saatler durdu derim, ne var!
Kedi çocuk, durmaz kedi çocuk,
Çok kedi çocuk.

Ali Şimşek’ten TARKOVSKİ

[28 Ocak 2011]

Author (auteur) sineması bu. Onlar yani yazar veya Tanrı sinemacılar sınıfından.

Yarık, dikey, ani kamera hareketi.

Derine inen, gömülen sinemadır.

Heidegger okumuş ama, amatörce olsa gerek.

68 olaylarından 6 yıl önceki İvan’ın Çocukluğu filminde Peace (barış) işareti var dikkat edilirse.

Gelenekten Varoluşçu. Bürokrasi sorunu ve olası bürokrasi nefreti.

İvan’ın Çocukluğu‘nda Haç göstermesi nedeniyle Sovyet yönetiminden fırça yemiş. (Oysa gariban haç yan yatıktı.)

İvan’ın Çocukluğu’nda sinema sanatındaki en güzel düşsel sahnelerden biri vardır.

Yönetimce propaganda filmi olsun istenmiştir. Filmdeki İvan’ın öyküsü gerçektir. İvan tutsak alınmış ve öldürülmüştür.

Nemli, rutubetli filmlerin yaratıcısı. Yaz yağmuru da var. PÜRÜZÜN sinemasını yapar, sürrealin hep kenarındadır.

Ustaları arasında İtalyan Yeni Gerçekçileri, Orson Welles, Antonioni anılmalı. Dış ses kullanımı ise önce Bresson ile başladı. Karşılaştırılacak olursa Hollywood sakin, pragmatist, püriten, tutucu bir sinemadır.

Bağlantıları arasında Zen-Budizm, wabi-sabi estetiği de var.

Cinsel olmayan bir sinemadır.

Belki de propagandayla ilgili, İvan’ı iyimser olarak bitiriyor, ama Tarkovskİ iyimser değildir.

İvan’ın Çocukluğu’nda kuyu Escher’vari bir imgedir.

Bu arada Ortaçağdan beri diskur yani söylem ağırlıklı bir dünyada yaşıyoruz. Bu önce kılıfı uydurup sonra minareyi çalmak gibidir.

François Truffaut’nun 400 Darbesi üstünden konuşacak olursak, Fransız sineması Çocuk sinemasıdır (ör. Amelie), çizgi romandır, sekstir. Yeni Dalga’nın devrimci olması gündelik hayatı sinemaya sokmasındandır. Dış ses de bunlardan. Steril ve mühendislik eseri olmayan sinema sesi. Yeni Dalga bir özel bir kamera (deel?) kullanır. 400 Darbe’de en uzun koşu/koşma sekanslarından biri vardır. O özgüvenli ısrarlı koşu 68 gençliğini çok etkilemiştir. Truffaut da kahramanı gibi yetimhane çocuğudur. Buradaki koşan oyuncu (Jean-Pierre Leaud)  da tüm Yeni Dalga’nın başrollerini oynamış, yüzü olmuştur. Sinemada ilk “donmuş görüntü bitimi” 400 Darbe’de yapılmıştır. Bu da çok sorulmuş, sorgulanmış ve etkileyici olmuştur.

Stalker soğuk savaş döneminin filmi. Tarkovski klasiği olan göz kırpan lamba hemen başta görünür. Stalker senfoni gibidir. Sırttan görüntü de sinemada beliriyor ve sonrasında Türkiye’de çok kullanılır oluyor. Stalker bir İsa türevidir, izsürücü, rehber. İzsürücü Stalker “bölge”ye (zone) tapar. Diğer başkişiler bilime inancını kaybetmiş bilim adamı ile ilham bulmak isteyen sanatçı. Film adeta sanat-bilim diyalektiği gibidir, fakat Tarkovski kendisi için beklendiği yönde sanat tarafında olmayı seçmez. Sanat burada liberal sanatlar, işe yaramayanlar, plastik sanatlar bağlamında kalır. Andrei Tarkovsky için sanat dindir, iyileştirir. Stalker’da önerdiği, dinsel-mistik kurtuluştur.

Tarkovski’nin ilk filmi hariç hepsi auteur filmidir. Stalker, onun metafiziğini de yansıtır. Tarkovski modernite ve aydınlanmayla sorunludur. Erken postmodernistlerden sayılabilir. Moda olmamış bir postmoderndir. Bilime şüphe, ilerlemeye, hesaplamaya (mathesis) şüphe. Bergman da onun Protestan eşdeğeri gibi, Tarkovski Ortodoks. Bergman’ın filmi otobiyografik, burjuva aile içinden.

Stalker üçgen kişi çerçevesindedir: Profesör (bilimci), Yazar, İzsürücü (Tutunamayan, Disconnectus erectus)

Tarkovski kör gözüme tezleme yapmıyor filmde; o felsefi ve şiirsel sinemanın temsilcisidir. En felsefi filmi ise Solaris’tir. Tanrı da dert tabii. [Nietzsche ise Tanrıyı öldürürken sıyırmış.] Yazma da sorun. Yazmanın anlamı.. Artık pek sorulmuyor bu sorular; ilham nedir, gerçek nedir? [Biz işimize bakıyoruz, gerçeğin kenarından dolanıyoruz. Gerçek öylece duruyor.] İyilik sorunu. Çetrefil soru. “Hakikat (gerçek) iyidir,” kolaycı bir çözüm.

Stalker Ukrayna’da çekilmiştir. Postapokaliptik (kıyamet sonrası) görüntülerle bezelidir. Çernobil’i adeta öngörüyor. Tuhaf. Stalker’la UFO’cular da ilgilenmiş o dönemler. Sanayi bölgesi, kir, pas, kimyasal. Kirlinin, pürüzün yönetmeni..

Gitme nedenini de pek bilmiyoruz. İzci Bölge’yi seviyor; orayla duygusal bağı var. Gitmek için karısını çiğniyor, çocuğunu bırakıyor. (Babası Arseni Tarkovski de onu ve annesini bırakmıştı.) Bölge’de bir Oda var. Odayı görenlere dair öyküler, deneyimler var. (Hakikat odası?)

Moderniteyi kuran kusursuz biçim Daire, yani biraz Da Vinci. Altın Oranlar da öyle. Vitruvius Adamı. İnsanın merkez olduğu anlayış. Zen Dairesi bunun karşı kutbu, alternatif. Fırçanın çini mürekkebiyle çizdiği tam bitmemiş daire, Enso. Zen sanatında özgün boşluk var: doluluk alanı bile asıl boşluğa işaret eder. İstifçi değil (Örneğin Hokusai). Burada uzay, espas farklı: Boşluk ve sakinlik var. Van Gogh’ta da Zen espasından çokça var. Keza Gaugin’de. Bu tip espas sakin, arzu uyandırmıyor (minimal). Haiku şiirinin estetiği de benzerdir. Kültürel bir Doğu-Batı kutupluluğu daha: Doğu resmi yatay, Batı resmi dikeydir. Zen aynı zamanda “Kendini tutkuna bırakma, (bu tehlikeli)” diyor. Sadece seyret. Haiku duygusuz, öznesiz şiirdir, patetiktir. Öznenin kanadığı bir şiir değildir. Esas haiku’da varoluşsal sorun yoktur, aidiyeti boşluğa.

Sinemada geniş plan kullanılınca özne yok olur, küçücük bir noktaya dönüşür. Kapının kendi kendisine açılması sinemada Tarkovski’yle başlamış olabilir. Bunun Türkiye’deki örneği Masumiyet (gırç, gırç, kapı sesi). Tarkovski’ninki nesnelerin de sinemasıdır. Şimdiki nesne sinemacısı Haneke’dir (7. Kıta, Funny Games). Yabancılaşmayı nesnelerle kurar. Stalker’ın bir Dostoyevski kahramanı olduğu bellidir: tekinsiz, arızalı, tutkulu, inançlı. Yeni bir İsa yorumu ve türevi. Turgenyev’in Bazarov (nihilist) tipine de yakındır. Nihilizm gündelik dile Turgenyev ile girmiştir. [Oblomov ise Gonçarov ile sıfat olmuştur.]

Bilimadamıyla yazarın gevezelikleri, izsürücünün uyarmaları, fırçaları, birden izsürücünün içe dönmesi.. Sus, sessiz ol, orayı dinle, özneleşme! Bölgeye saygı duy. Ekolojik okuma da sayılabilir. Adamın film mekanları, kıyamet mekanları. Bu, filmin çekim iklimiyle ve dünyanın durumuyla da ilgili. Nükleer savaş tehdidi esaslı olarak Kurban (Offret) filminde vardır.

Sırttan, enseden görülme, uzun plan, izleyiciyi Bölgeye hazırlıyor. Müzik de önemli. Stalker’in müziği çok özeldir. [Elektronik müziğin erken ve çok iyi örneklerinden.] Sırttan kadraj, düşünceye odaklanma sayılır. Sırttan görüntü Romantizmin hediyesiydi.. Sırtan kadraj olmasa Türk sineması da olmazdı.

Modernleşme Türk dünyasında Tanzimat’tan beri yürüyor, yürümekte. Burjuvazi gelişimi tüm dünyada aynı anda oldu, başladı, ama evrilmesi ve biçimi, sorun ve çözümleri farklılaştı. Boğaziçi İstanbul’a Mısır burjuvazisinin hediyesidir. Mısır modernleşmesi Osmanlı’nın geri kalanından erken gelişmiştir. O yüzden erken zenginleşme olmuş, hatta Osmanlı’nın başına bela kesilmiştir. Hıdiv Kasrı, Konsolosluk, Akaretler. Türk edebiyatında modernleşme örnekleri ise Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu; yani bizim romantizmimiz. Biraz çözümler farklı. Yakup Kadri’nin Bir Sürgün’ü (1937) Paris’te geçer: Bir Jön Türk’ün gönüllü sürgünüdür. Murat Belge’ye benziyor. Devletten acı çekme halleri. Sefil oluyor. Oradaki öteki Türkler bunu iplemiyor. [Ki birbirini iplememe, hatta zarar verme sürgünlüğün istisnası değil, kuralı. Mİ] Ruslar ise ateşli. Ressamlar var (olasılıkla Picasso filan). Bizimkiler “Devleti nasıl kurtarıcaz?” derken Ruslar “Devleti nasıl yıkıcaz?” diye tartışıyorlar. Oradaki Rus tipi olasılıkla Lenin’dir. Abdülhamit bütün bu muhalifleri valiliğe filan atayıp seslerini kesmiştir, sulandırmıştır. [Cumhuriyet Dövlet’inden farklı olarak padişahın en etkili çözümlerinden biri muhalifini asmayıp beslemektir. Mİ]

Bresson ve Bergman’la, Antonioni’yle ortak yanları var. Filminde gerçeğin kendisi duyumsanıyor. Yıkıntı estetiği Stalker’da da var. İvan’ın Çocukluğu’ndan sora bir devrik haç da burada. Post-yapısalcı okumalara açık (Tarkovski’nin T’si mi diye sorulunca). Sinemacı/patron olarak çok titiz ve eziyetçiymiş, kılı kırk yararmış. Taocu görüntüler. Kokusuz çiçek, pis koku imgeleri. Sıradanlık onun istediği şeyler. Diğer yandan Yücenin estetiği; alan, uzam derinliği. Filmde birden bir çakal veya köpek sesi girer, irkiltir. Sinema lezzeti. Kameranın “L” hareketi, hem de aşağıdan, otlardan başlayıp, bacak, el en son yüze çıkış (Solaris’te). Uzak plan sinemacısı olduğu kadar aynı zamanda yakın plan, yüz sinemacısıdır.

[Tarkovski spermlerini Batıya savurmuş, esen rüzgar hayvancıkların çoğunu Türkiye’ye atmış. Mİ]

Birden sisten, ormandan çıkan bir bina imgesi, Yüz’e benzeyen bir bina. Unheimlich, Tekinsiz. Tekinsizin tipik mekanı, çıkış yeri Ev’dir. Korku sinemasına bakınız. Ev, habitus, habitat; alışkanlık, barınak. Korku mekanı evde bodrumdur tabii, çatı değil: Bodruma yönelmek kastığından, sıktığından korkan kişi, çıt çıkınca, aşağıya değil, çatıya bakar. Güven mekanının hassas karnı, Ev. [Ailenin doğaya aykırılığı?Mİ]

Tarkovski’nin duyumcu sinemasında filmin anlamını kaçırsak da duyguyu kaçırmayız. Felsefi deniyor, ama bir yandan müthiş gerçekçidir. Filmlerde pozu, poz vermeyi genelde bir sinek bozuverir. Doğa pozu sevmiyor, poz doğal değil. Ama insan da bir yandan poz vermeye koşullanmış, alışmış. Postmodern fotoğraf sanatçısı da bu sefer poz vermeyi engelleyerek negatif pozlandırma yapıyor, ki benzeri sayılır. Stalker’da çimenlere uzanmış izsürücünün romantik doğa bütünleşmesi içinde olduğu sanısını, yüzünde, parmağında gezinen sinek kırar. Doğumdan çıkmış gibi çamurlu, kirli suratlar vardır. Yarısı kel olan başın iki yanında saçlar stilize şekilde değil de doğal olarak rüzgarla savrulur.

Yabancılaştırma. Proust’un yakınlaşma efekti var: Albertine’e öpmek için yaklaşan Marcel, birden yüzün pütürlerini fark eder. Adeta öpeceği yüze, yüzeye, kaza yapar gibi çarpar. Yakınlaşmak tehlikelidir. Yabancılaştırma Brecht’in bulduğu bir şey. Sovyetlerde sinema eğitiminin içinde tiyatro, müzik eğitimi de vardı. [Polonya Lodz sinema okulu 11 yıl eğitim veriyormuş, benzer.]

Solaris: “L” kamera hareketi. Yosunların salınışı. Kavram, seyretme deneyimi yetiyor. Anlam önemli değil. Gene, boş alan. Nesneye, eyleme odaklı değil. Seyretmek var. Yokluk var. Sınıfsal boyutu da var bunun. Çünkü gerçekten yokluk ve yoksulluk da var; gerek Sovyetlerde, gerek Doğuda.

Antonioni Tarkovski’ye benziyor, ama Tarkovski doğacı, Antonioni kentçi.

Zen tipi espas yaratımı izleyiciyi bir yandan dinlendiriyor da. Sırt kadrajı da dinlendirici.

Boş bakış = Tam seyir.

Kavramın minimun olduğu, skopofili.

İzsürücü çaputa cıvata bağlayıp atar. Çağrışıma ve yoruma uygun. Yanmış ceset vardır bir, yanmış bir araç içinde. Ama direkt göstermez. Kamera üstünden atlar, ilerler. Sonra oyuncunun geri dönüşüyle onu gördüğü anlaşılır. Stalker’da bir de ara ara yapılan oyuncunun kameraya, yani seyirciye doğrudan bakışı vardır. Kısa ama vardır. Bu çok olsa, uzun olsa seyirci tehdit altında kalır. Seyirciyi kaçırabilir, ama bu dozdayken tartımı elinde tutuyor, tam rahat bırakmıyor. Ki yanmış ceset, ölü, seyirci midir? Bölge, mayınlı gibidir, tekinsizdir, tuzaklıdır. Lost senaristleri de Stalker etkisini itiraf etmiş, yazmışlardır (geniş bir etkilenim listeleri var.) Tank mezarlığı gibi bir yerden geçilir. Sinemada kameraya bakmak risklidir.

G. Deleuze’ye göre iki tür sinema varmış: Hareket Sineması, Zaman Sineması. İkinci Dünya Savaşı kırılma yapmış. Sinemacılar (İtalya’dan başlayarak) yıkıntı şehirlere film için dalmışlar, geniş plan kullanıma girmiş. Yoksa klasik olarak yönetmen “Motor!” der, oyuncu (actor) da eyleme, oyuna geçermiş. Böylece sinema mekana (eyleme değil) ve yıkıntıya kaymış. Geniş kadrajda artık aktör önemini yitirir. Oyuncu(lar) bu dönemde artık eylemiyor, “maruz kalıyor”lar. Zaman sineması sakin, duyumsatıyor (hatta sıkarak duyumsatıyor).

Stalker bir yerde şöyle der: “Tanrı şanslı olmanıza yardım etsin.”

Başka bir yerde ise “Sertlik ve güç, ölümün işaretidir.”

Filmin başka bir yerinde İyiler ve Kötülere karşı “Zavallılar”ı ileri sürer.

Bir sinema festivalinde bir belgesel şöyleymiş: Filmlerdeki “kaz” görüntülerini bir araya toplamışlar. Örneğin kovboyun kasabaya daldığını gösteren, kazların uçuşarak kaçmaları gibi sahneler. [Benim fantezimse sinema tarihinin başlıca asılı veya uçuşan çarşaflarından seri yapmak. Mİ]

Sesin aktör olduğu ilk örnek Bresson sineması. Tarkovski de ses sinemacısı. Bir de felsefi ve uzun diyaloglar ağırlıklıdır.

Simurg öyküsü. Ayrı bir Simurg yoktur, Simurg, Simurg’u aramaya çıkmış otuz kuşun kendisidir. Bu da Zen bağlamıdır. Bir mutlak son, hedef yoktur, aslolan Yol’dur. (Tao, Dharma, Tarikat, Zen hepsi Yol’dur). 

Kahraman = Hero = Here = Burada [ Hızır = Hazır ?]

Please == Palace : Cennet, Saray, (ayrıca ileride Hapis)

Giambattista Vico Yeni Bilim kitabında tarih bilimini, tarih felsefesini kurar. Kitabın Türkçe çevirisi de var. Tarkovski’yle ilgisi; tarihi mitolojiden çıkarıp insana devreder. Çok anlamlı bir gravür vardır kitabında. O görsel Makyavel’in babası ve öncülüdür.

Yukarıda Üçgen Tanrı var. Üçgen en eski Tanrı formudur, kare ve daireden öncedir. Üçgen ve piramit kadınlık organı simgeleridir. Jung da değinir. Üçgen argoda hala yaşıyor. Arketipal. Anlatının üç büyük devri dönemi var:

1- Tanrılar çağı

2- Kahramanlar çağı

3- İnsan çağı

O gravür de Tanrı-Kahraman-İnsan üçgeni aynı zamanda.

Kahraman çağında trajediler var, Homerosgiller, Deli Dumrul..

İnsan Çağı’na Bovarism (Bovarysme) de deniyor. Hala devam etmekte.

Kanatlı insan yok, kanatlı at yok, ama çok tanıdık geliyor. Önemli imge, uçma.

Yer aynı zamanda tutsaklık. Hapishane, palas aynı kökten geliyor. Hıristiyanlık tutsaklığı günaha dönüştürüyor. Yer günah. Bütün tektanrılı dinler de mitolojiden devirdir. Ekleme çıkarmalarıyla birlikte. Yer günah, cennet başka bir yer. “Yeri çekeceğiz.” Cennet tek tanrılı dinlerin üretimi, öncesinde yok.

 Tarkovski, notlarından anlaşılıyor, Vico ve Faust okuyucusu. (Ayrıca Proust da var.) Michelangelo’nun Musa’sı var bir de.

Kritik bir aralık, arıza bir din Yahudilik. Yahudiliğin arızası Hıristiyanlık’ta kalmış, İslam’a geçmemiş. Musa’nın durumu ve duruşunda gerilim var. Freud İtalya yolculuğunda bunu keşfetmiş.

Musa İsrailoğlu değil, Mısırlı prens (olabilir). Dıştan kurucu. Kurtarıcının dıştan gelmesi misyonu. Yahudiler de hala aynı (Ortadoğunun durumu). Gerilimli, öfkeli peygamber. Kızgınlık ile kaygı arasında gidip gelen.

Pathos aynı zamanda acı ve din demek. En patetik din Yahudiliktir.

Tableti tutmak, kahraman peygamberin Tanrı ile insan arasında kalışı demektir. Endişeli moderne de çağrışımı göndermesi var. Çünkü İnsan Musa’nın göz önünde olmadığı aralarda gene Altın Buzağı’ya tapmakta. Musa’nın durumu öfke gibi ama endişenin öncülü. 

Müslümanlık endişeli bir din değil. Hıristiyanlık kapitalizmi üretmese asıl Müslümanlık üretirmiş. Acı yok, itiraf yok, ticaret var. Mimarisi aydınlık, sivri değil. Kapsayıcı, geniş. Ferahlık Sünnilik demek. Aşırı tarafı Şii (Alevi) olmuş. (Ali Şimşek’i de önce Humeyniciler yetiştirmiş? Sonradan solcu olmuş.) Büyütme, aşırı olma ve gizle ilgili mesajları var. Bu hesapla, İslam’da (Sünnilikte) şiidet, zulüm olur, kolay kolay devrim olmaz. Sünniler orta yolculukla, her şeyin sonsuza kadar ortalamasını alırlar.

Demon ile demos kökenleri de aynı veya yakın olabilir.

Faust’un sorunu ruhunu bilgi için satmaktır. Demos = halk da şeytanla ilgilidir. Kavranılamayan bir şey, tehditkar, tekinsiz demon/demos. Şeytan Tevrat’ta ağırlıklı değildir. Daha çok iyi tip kötü tip mücadelesi, Tanrıyı dinleyen ile uymayan görüngüleri vardır. Şeytan Hıristiyanlığın icadı sayılır. Hıristiyanlık öğretisi burada faturayı kesme biçimini alıyor. “İkarus, kanatları takarsan, çakılırsın” gibi.

Stalker’da İsa-Bilimci-Sanatçı üçgeni var, Vico’da olduğu gibi. Bilimci hakikatçi cool; Sanatçı tedirgin. Stalker Oda’ya ilk girmeye Sanatçıyı itekler. Gölge var. Gölge şeytan imgesidir. [Bir yandan Şeytan gölgesiz değil miydi?] Faustun şeytanı da doğrudan bilgiyle ilgilidir. Aşırı bilgi kötülüğe meyleder. Yirminci yüzyıl bunu doğruladı: Atom bombası, kamplar, krizler, hatta şimdi küresel ısınma.

Başladıkları yere döndüler bir ara. Bilimci rahat rahat bekliyor. Orada araçsallık tartışması yapıyorlar. Bilgi ve para.. Yol tarifi için para istemek ahlaksızca, bilgiyi satmak ahlaksızlık.

Gelelim Oda’ya. Oda kavramsal olarak Küp’tür, daire veya küre değildir. (Kabe’nin durumu?) Temelde Beyaz Küp. Galeriler de hep beyaz küptür. Beyaz duygusuzdur, nötrdür. Siyah ve beyaz renk de değildir. Beyaz belki hakikat simgesidir. Suskunluktur. Beyaz tuhaftır. Beyaz ülkesi dünyada Antarktika’dır. Antarktika dumur edici yerdir. Orada tek renk penguenler. Beyaz, dil öncesi yer ve dönemi temsil edebilir. Bu arada beyaz belki Tarkovski’nin hiç kullanmadığı bir renktir. Beyaz kavramsızlık gibi. Susmanın kendisi. Susma ile hakikat bağı pek çok dinde var. Mütevazılık. Tarkovski’de daha çok kirli, puslu, ıslak var.

Sinema tarihinde en çok yorumlanmış olan sahne Stalker’daki siyah köpek sahnesidir. Stalker’ın başında köpeğin oturuşu, bekleyişi. Ucu açık bir film bu Stalker. (Kurt) köpeği filmin önceki sahnelerinde uluyarak, görünmezden önce haberini vermişti. Siyah köpek günah, vahiy gibi okuma ve yorumlara açık.

Georg Lucacs’a göre roman, Tanrısını kaybetmiş dünyanın epiğidir.

Bilim ergenlik, sanat-edebiyat çocukluktur. Hala böyledir. Sanatın bencil olmayışı..

Su bir de Narcissus’tur, ayarı, dengesi tehlikelidir.

Su, aynadan önce, insanın suretini görmesin sağlayan ilk nesne. Yalnız su aynası statik değil dalgalı, değişken. Su, persona’yı da anlatıyor, bulanık kimlik. Tarkovski’deki su bolluğu, cenin, rahim, anne, aynayı işaret ediyor. Rahim, duhul, içeri girmek. Stalker’da tefekkür anlarında üçlü yolcunun üçgenliği siliniyor. Huzur, haz suratları görülüyor, sonra tekrar üçgen geri geliyor.

Resim’de Caravaggio ışığı diye bir şey var. Onun “Delinin Metamorfozu” var. Kendisi benzersiz bir ressam. Serseri bir kere, direkt meslekten değil. 20’li yaşlarda bıçaklanıp öldürülüyor. Işık ve gölgeyi kullanışı zamanı için yenidir. Caravaggio ışığı, karanlığın içinden ışığın çıkışıdır. Veto yemiş biridir; İsa’yı fazla sıradan resmetti diye. Sokaktaki adamı ilk resmeden sanatçıdır. Modelleri de serseri, serkeş, düşkün çoğunlukla. 

Türk siyasetinde ilk teknolojik parti amblemi AKP’nin ampulü.

Stalker’da Oda’ya ilerlerken de kuyu görünüyor. Hem de kapalı mekan gibiyken. Bölge’deki yolcularımızdan başka yegane canlılık karınca, su içindeki akvaryumdaki balıklar, köpek ve kuş (hüthüt kuşu?).

Chirico asıl sürrealist resmin zirvelerinden biri ama Dali, ünüyle onun önünü kapatmış. Chirico resmi tekinsiz ve boşluklu diye tanımlanır. Fehringer de kübizmin büyük adamı. Chirico’nun resim elemanlarından “anıt”, Nostalgia’da da var. Chirico resmi, susturur.

Pazara sürülebilirlik bir yanıyla hala “değersizlik” anlamına geliyor. Bazı sanatçılar artık “milli miras”tır. Örneğin Malevich. Sınırdan çıkarılmaz. Dali, pazarlamayı sanata ilk sokan adam.

Odaya yaklaşılan sahnelede, çöl ve kuyu da yücelik duygusunu veren yerlerden biri. Ürkütür de. Olumsuz tınıya sahip. Çöl de susmaya iten yerlerden biri. Kavramlaşmayan bir yer. Okyanus da öyledir. Sadece tefekkür. Boğuşacaksan tehlikeli. Çöl serap oluşturur. Çöl aynı zamanda hicret demek. 

[Bu arada Doğunun Tanrısız dine sıçrayışı nasıl oldu? Mİ] [Deliliğe Dair Tefekkür – Murat Kemaloğlu. Mİ]

Doğal dinlerde emir kipi yok. Brief/mektup/tablet yok. Çoktanrıcılık. Onlar demokratik sayılır. Ölüm korkusu yok. Zira ölüm inancı yok. Yerlilerin ölümden korkmayışını misyonerler çok garipsemiştir.

Yarı insan – yarı hayvan tanrılar.. Hala emir kipi yok. Oku! demiyor.

Tevrat’tan itibaren Tektanrıcılık.

Panopticon: Hapishane modeli. Pan, kayma demek. 360 derece. Çevredeki her nokta hücre, merkezdeki kule görücü. Hücreler kule içini göremez. Tektanrılı dinlerin ideali bu. Hücredekiler içeriyi görmediklerinden, kulede içeride gardiyan var sanıyorlar. Gözcünün, gardiyanın içselleşmesi. İktidar içselleşmiş oluyor. Hıristyanlığın geliştirdiği, Tevrat’ın buluşu bu olay. Psikanalizi getiren şey suçluluk bilinci. Nietzsche buna Sürü Bilinci der. Nietzsche Hıristiyanlık için berbat bir din der. (Kitabının adı Deccal – Hıristiyanlığa Sövgü.) Seni fare olarak görüyor der. Kalk der. Tanrı görülebilir değil, kavramlaşabilir değil. İslam’ın suret yasağı da zekice.

(Ali Şimşek Müslümanlarla tartışmalarında, komünist olarak zekatı, zekat gereğini, yoksulluğu yıkmaya çalıştığını, Allah varsa da AŞ’i cennete almak zorunda olduğunu söylüyormuş.) İslam düşünürleri zekatı çözemiyorlar. Başka dinlerde zekat yok. Fitre yok. Alt metniyle, “Yoksul hep var olacak,” demiş oluyor. 

Bu arada İslam sermayesi Ülker adı yoksulluk simgesi olan süper lüks çikolata markası Godiva’yı satın aldı. Kaç katlı çelişki. (Hem de Lady Godiva. At sırtında kasabada çıplak gezesi. Lord olan kocaya halkın vergilerini düşürttürmek için. Güya işçiler, köylüler de onun çıplaklığına bakmayasıymış. Kocası mükemmel çözüm ile, karısı namusunu kaybetmeden vergi indirmeyi kabul edesiymiş. Peh, işçi sınıfına güvenilir mi, bakmışlardır, otuzbir bile çekmişlerdir.) Yoksulları koruyan azize oluyor Godiva. Godiva’nın kilosu 100 dolardan fazla. Alıcıları A+ üstü, satışı için reklam bile gerekmez.

Oda’da ilk dış dünya sesi, telefonla geliyor. Bilimci eski pısırıklığını atıyor burada, ödünsüz konuşuyor. Korkudan kurtuluş mesajı.

(H)Erostratos da güzel kahraman, hiç bir kahramanlığı yok. Tarihe geçmek, ünlü olmak için Diana Tapınağı’nı yakan adam. Ünlü de olmayı başarmış, bakın.

Bir özel Stalker mesajı da bir anda elektrik gelişi.

Bizim kimliksiz/İsa Stalker’ımızın dönüşte bakıyoruz, devasa kütüphanesi var. Orada acılarla, “Kimse inanmıyor,” “Kimsenin kurtarılmaya ihtiyacı bile yok,” deyip vahlanıyor.

Topkapı Sarayı’nda bulunmuş bir istisna hazine de Siyer-i Nebi’dir. Bir cildi kayıp ve gene İstanbul’da ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Burada, yüzü çizilmese de Muhammed resmi var. Bol bol hem de. Renkli. Minyatür üslubunda. Radikal bir kitap, biline.

(V) 10.3.11

Kurban‘daki ev, yanan hani, bir maket ev. Bu sinemada ev merkezi önemde. Nostalgia ise Rusya dışında çektiği tek film. İtalya’da rejim sürgünü olarak. Kendi ülkesinde de sürgündür. Antonioni’nin evinde kalıyor. İkisi farklı yönetmenlerdir. Antonioni kentli orta sınıfın yönetmeni. Antonioni’nin Eclipse (Ay Tutulması) filminin son 20 dakikası sinema tarihi açısından önemlidir. O 20 dakika boyunca diyalog yoktur. Beyaz.

Nostalgia yoğun bir film. Tarkovski’nin film isimleri de çok anlamlıdır. Nostalga’da filmin kahramanı bir dönem İtalya’da sürgünlük yaşamış bir Rus bestecinin (Vladimir Sosnovsky) hayatını araştıran biri. 19. yüzyıl Rusyası ile paralellik.. Yurt nedir? Özlemek nedir? Rusya’yı özlemek. Dostoyevski’nin Yaz Günceleri’ni de kullanıyor. (YKY’da basılmış.) Dostoyevski’nin Avrupa anıları. Tabii bu arada kumar anıları. Dostoyevski Batı düşmanı. Türk tutuculuğuna benziyor. Rus ruhu aslında Tolstoy’a atfedilen bir kavram. Dostoyevski’nin bir Aydınlanma nefreti var. Teknik ve Aydınlanma Tarkovski için de sorun. Yabancılaştırıcı. Lopndra’daki Crystal Palace üzerine izlenimleri var Dostoyevski’nin. Londra’daki ilk sanayi fuarı. Cam bina. 2. Dünya Savaşı sırasında. Bombalanma korkusuyla yıkılıyor. İngiltere’nin böbürlenme vesilesi zamanında. Osmanlı da bu fuara katılır. Bu cam bina, modern mimarinin başlangıcı da sayılır. (Eyfel ise demir-çelik.) (Bir sanatçı, Eyfel kulesini “kendinin görülmediğ tek yer” diye seviyormuş.) Saydamlık Dostoyevski’yi ürpertiyor. Açıklık, saydanlık, hata demokrasi. Mermer değil. Crystal Palace’ı Jön Türkler çok beğenmiş. Demokratik mekanı Tarkovski de sevmez. C.Palace dolayısıyla fuar, ışık ve paranın, emperyalizmin simgesi.

Nostalgia ağırın ağırı bir film. Toscana kırları, eski manastır, gotik yapılar. İnanma, inançsızlık. İyice Hıristiyanlaştığı bir film bu. (Katolik ülkede Ortodoks ama.) Bol miktarda metafor var. ÖnRafaelciler de Tarkovski’nin referansıdır. Victoria dekadan. Gabrietti resimleri. Aşırı süsleme, aşırı ruhanilik önRafaelcilik. Garip ilişkiler. Kasvetli hava. Nostalji ilk olarak asker hastalığı olarak bilindi. Yurt özlemi, sıla özlemi. Bizde 1980’den sonra evcilleşmiş melankolinin kardeşi. Kuş uçuşu metaforu. Rönesans resmi, renk, siyah beyaz oyunları filmin dokusunda yankılanıyor. İlla kayacak. İtalyan sinemasının tersi bir yandan. Tüy. Godard’ı hatırlatan kesmeler. Yeni Dalgacı kesmeler. (Godard montajcı bir yönetmen.) (Ayşegül Sütçü’nün farkedişi: Kahramanları beyaz saçlı, kırlı hep.)

Ev: Baba evi, terk edilme. (Tüm sanat gibi şiir de tercüme edilmez.)

Şiir nedir, müzik, heykel nedir tartışmaları da vardır. Lessing’in Laocoon tartışması da vardır. Heykeli çözümleyici klasik bir kitap. Yılanlarca ısırılan ama çığlık atmayan adam. Ve bu adamın pek doğal olmayan ifadesinin sanatsal sayılışı, görülüşü. Güzel acı. İdeal bunu vermeli deniyor. Dışavurum değil, estetik olmalı deniyor. (Yalan söylüyor deyişimiz ise modernin tepkisiymiş.) O dönemlerde El Greco farklıymış. En erken modernlerden biriymiş. 1600’lerde.

Bu filmde sanat felsefesi yoğundur. Sürgün besteci izi sürülürken. En entelektüel filmi budur. Makale gibidir. Rus/İtalyan karşılaştırması vardır. Hegel estetiği bu birikimi tüm topluyor. Hegel romantiktir. 

Mimari ilk sanat sayılıyor.

Heykel ikinci. Sfenks yarı Tanrı yarı insan, Yunan-Mısır aşaması.

Resim: Romantik ve Hıristiyan. Işık-gölge, belirsizlik.

Müzik: Saf, kavramsız sanat. Hegel’e göre bu handikap. Hegel kavram ister.

Şiir.

Sanatın sonu: Felsefe.

Felsefeye kadar sanatla yürüyoruz. Hegel, sinemayı bilmediği için yanılıyor. Sinemayla birlikte sanat tekrar felsefe oluyor. Felsefe sanata, sanat felsefeye dönüşüyor. Sinema hem kimya hem ruhsallık. Sinema en Hegelci sanat. Görse “a-ha!” dermiş.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu – Joseph Campbell, önerilir.

Filmde siyah-beyaz ile Babaya, Rusya’ya giriyor. Ev hep ileride bir yerde (Kaybın sindirilmesi, idealizasyonu). Hem babası, hem kendisi kahraman. Renklideyse kendisi. Kutsal, dile gelmez bir şey. Teknikleştirilemeyen. Zen’den, ortodoksluktan besleniyor, rahat okunamıyor. Ancak seyredilir, tefekkür. Dile getirilemez bir şey dolaşır sanatta.

Kategorik imperatif (amacı kendi olan amaçlılık, koşulsuzluk). Armağan vermenin amacı armağan vermektir. Amacı olması etik değildir. Amacı olan ödevdir. Sanat masa değildir. Araçsallığı yoktur, işe yaramamaktadır.

Sinema tarihinin en güzel açılış sahnesi ise AYNA’dadır. Ayna’daki rüzgar sahnesi (tüylerin ürpermesini andıran). Nostalgia’daki bakışların tersi var burada. Kadınlara dönük film. İtalya’da olduğu için (Rönesans bağı). İtalyan güzeli, Rönesans göndermesi. Peşine düşülen Rus besteci Sosnovsky. İtalya’daki ikon ise Verdi (filmde müzikleri kullanılmış?). Kaplıca sahnesi var, dumanlar tüten. O kaplıcada sıvı sülfür olduğunu da anımsamak gerekir (burun nasıl dayanırdı?). Sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. [Sis insanı şair yapmazsa, o kişi şair olmaz. Mİ] İnsanın algılarını değiştiriyor Tarkovski. Su şırıltısına başka bakar oluyorsun. Seyretmemizi istiyor, sadece benzetme ve kavram da değildir gösterdiği. Nostalgia’da bir duvar görüntüsünde 1+1=1 gözlenir: Meczup matematiği. (Bu arada Artvin’de baraj köylerini boşaltmışlar, perdeler hala sallanıyormuş, tuhaf, ıssızmış.) Su olan yerde uyunur mu? En cinsel filmi Nostalgia. Tarkovski’de sevişme sahnesi yoktur.

Delvaux çok ünlü sürrealist bir ressam. Teknoloji ile tekinsizliği işler. Sovyetler mayın köpekleri kullanmış 2.D.S.’da. Mayınlı canlı bomba gibi. Şartlı refleksle eğitilmişler, köpekler kendini Alman panzerlerinin altına atıyorlarmış, patlatıyorlarmış. Mesela.

Nostalgia’da bir merdiven sahnesi var: Özgürlük faydasızdır. Sinema deneyi: İlk defa köyü çeken sinemacılar. Köylüye dönüp ne gördün diye soruyorlar: Tavuğu görmüşler.

Potemkin(?) de sahte evler yaptırıyor, çar teftişinde kullanmak için. (Asayiş berkemal, denecek.) Sadece dekor olan evler.

Rodchenko Rus avangardı. (Bağıran kadın fotosu ünlü.) Grafik başyapıt. Mayakovski tasarımcı zaten. El Lissitzky, Malevich de içinde bu grubun. Bunlar sanatı yıkalım derler, yerine ne gelecek sonra bakarız. Yeniden bir şey kuralım. Sonunda Stalin’i rahatsız ediyorlar, Stalin tasfiye diyor. Üçgenli afiş çok ünlü ve etkilidir. İlk photoshop’u elle yapmışlar. Gerçekleşmemiş mimari tasarımları var. Rodchenko fontu var.

Nazizim komünizm farkı: Goebbels Potemkin Zırhlısı’nı seyrediyor, bayılıyor. Alman karşılığı olarak Leni Riefenstahl’ı buluyorlar. Propaganda için. Anlık idealizsayon. Savaştan sonra Leni, yargılanmayanlar içinde. Komünizm nazizmden daha makinalaşmacı, Nazizm daha antik ideallere bağlı. Kök ve köksüzlük denebilir. 1937 Paris Fuarı görsel olarak çok anlamlı ve öngörü niteliğindedir. Almanya pavyonu karşısında Sovyet pavyonu, iki abartılı yüksek yapı. O fuarda Türkiye de yer almaktaydı.

AYNA: Bu son derste aile üzerinde duracağız. En fena karmaşık filmi Ayna. Montaj ve teknik sorunlar var. Ama bir yandan anne üzerine kurduğu tek film. Öncesinde baba ve kendi çocukluğu. Anne en mitik kavramlardan biri.

Evinde ayna yok, çerçevede ayna yazıyor. Ayna, bakmadan geçemediğimiz bir nesne.

Mit (Alm.): Birlikte

Mitoloji: Çer çöp, toplama, kuş tüyü, patchwork, manita

Tüm mitolojiler ortak bir havuza sahip. 

Ayna  çok aykırı bir mitolojik kültür. Diğer Doğu mitolojilerinde yok. Yansıma, suret her şeyde var ama Yunan mitolojisinde çok özneleşme, temsil anlamına ulaştı. Temsil, Batı modernizminin bulduğu en önemli kavram. Modern vekil halkı temsil ediyor. Temsili 17. yy’dan başlayarak batı modernitesi  icat etmiş. Para, kağıt parçası altını temsil eder. Altın ve ikona bir temsili olmayan şeyler. Bunlar bir şeyin vekili değil. Vekil, burjuvaziden geçmiş bize. Vergi, borçları ödeme yükümlülüğü.

Don Kişot değirmenleri düşman sanıyordu, çünkü devlerle değirmeni karıştırdı. Çünkü onun dünyasında altın altın, değirmen değirmendir.

Ayna 17. yy’a kadar sadece şehirlerde var. 18. yy’dan sonra yaygınlaşmış. Kendini görme ayrıcalığı seçkinlerde. Tarkovski’nin Ayna adını vermesi rastlantı değil. 

Temsili ile kendisi aynı olan nesneler -altın. Bu bardağı tutup o değil demek Descartes’ten sonra modernitenin eseri. Temsil, değersiz bir şey. Altın neden önemli, diğer metaller değil? Değer üreten bir konsensus. Altın en pürüzsüz olabilen nesne. Altın Platoncu anlamda ideal yüzey. Altından daha pürüzsüz olan yüzey ise sabun köpüğü. Som olması önemli, güneş gibi som. Altın allerjen değil, aksine antiinflamatuvar. (Temsilde de bir toplumsal uzlaşı yok mu?) Merkez Bankası aslında kağıt basıyor, değer üretmiyor.

Filmde annenin fedakarlığı. Telaşla evden matbaaya yetişip dizgileri tashih ediyor. Bir de babanın güzel metresi var. Yine ev, kova (Andrei Rublev). Metresi Tarkovski’nin karısı Larisa Tarkovskaya oynuyor, oynadığı tek film. (Zizek bile mankenle evlenmiş, güzellik önemli.) “Güzel değil, sevimlisin” çok zor bir cümle.

Maya Deren: M. Duchamp’ın arkadaşlarından bir yönetmen. Ayla ilgili bir filmi var. Avant-garde. Deneysel sinemanın kurucularından. Önemli bir kadın filozof. Youtube’ta tüm filmleri var. Maya Deren’in simgesi: Kadının elleri aynaya değer gibi. Ayna’da bol miktarda Maya Deren’in bu kadrajına gönderme var.

Kekeme bir oğlan, kendine benzeyen bir oyuncuyu aramış Tarkovski. Filmin başında bir doktor oğlanı muayene (hipnoz?) ediyor. Telkin yapıyor. Tarkovski’nin gençliğine benzer birini özellikle bulmuş, çok benziyor.

Ayna’nın estetiği Stalker ile aynı. Ayna’da baba uzak plan, anne hep yakın plan. Tarkovski güncelerinde görüyoruz; plan – karşı plan.

Biri dönerken, arada bir dilim yokken, doğrudan döndüğü nesneyi gösteriyor. Ürperten geçişler. Anne, baktığı anda çocuğu gördü.

Aldığı eğitim tiyatro eğitimi. Tiyatro yönetmenliğini filmlerinde kullanıyor. [David Mamet de tiyatrodan gelme film yönetmeni, ör. House of Games. Mİ]

Rus şiiri sosyalizmin parlak uçlarından. En adi, kabuğu kalmış, buğdaydan üretilmiş kara ekmek, süt var; imgeler zengin. Çocukları gösterdi, kamera durmayıp, kaydı anneye geçti.

“Kötü baba” iyi bir yönetmen çıkarıyor. Bu filmde babasının şiirleri okunuyor.

Hiçbir sahnede kamera sabitlenmiyor, yay gibi bir yol izleyerek kayıyor.

Bu film, kadın mutsuzluğu üzerine en iyi filmlerden biri. (Erkek çocuğun anneyi babanın zulmünden kurtarmayı amaçlaması. -Ali Sanlı) Aslında tüm sanat kadın mutsuzluğu üzerine, ve erkekler tarafından kurulmuş.

Orman sahnesi, ‘Lost’ dizisine ilham olmuş.

Leğende saç yıkayan kadın. Muhteşem ama ürpertici bir sahne; tavan çöküyor, suyla, yavaş yavaş. Kadın erotikleşti, kurtarma çabası, yoksa baba (erkek) gidecek. Yaşlılığı görünür aynadan.

Filmin mitik girişi sonrası film gerçek Rus yaşamıyla devam eder. Duvarlar tipik, metruk, Andrei Rublev afişi aslı. Çiftliğin yakılması Tarkovski’nin çocukluğunda bir meczubun çıkardığı yangından kalan imgeler.

Kamera uzun yollar boyu kayıyor, Şaryo’da kayıyor. Teknik olarak kayan kamera var, bir de sesin geldiği yerden başka yeri göstermiyor. Tarkovski sinemada “nedenselliği” sorguluyor. Çehov’cu bakışta, bir tabanca varsa, o, patlar. Tarkovski, nedensiz görünüm sunuyor. Bir anlamda izleyiciyi özgürleştirip, ucu açık sahne sunar. Tahmin edilemez. Nedensellikle ilgilenmeyince, biz olayın kendisini, otu, suyu görüyoruz.

Tahsis Stalin’le ilgili olabilir.  Türkiye tarihinde Cumhuriyet gazetesi, “Montofon inekleri kasabaya indi” haberinde Celal Bayar resmi konmuş. Benzer bir hata olabilir.

Kadın yardım almıyor, matbaada sorunu kendi çözmek istiyor, kadının bağımsızlığı.

Ağaçların arkasından Stalin resmi görünüyor, duvarda asılı. Koridorda kadın yürüyor, sorunu çözdü. Müthiş bir ferahlama, bir şiir eşlik ediyor. Alan derinliği müthiş. Arkadan nokta gibi Şef geliyor. Hata sürse işten atacak olan şef. Gülümsüyor, ferahlamış bir ifade.

İki kadının sohbetinde oyunculuk müthiş. Savaşı, aşkın yitimini canlandırmak kolay ama işten kovulma tedirginliğini canlandırmak zor. Bu, Homeros’un, Shakespeare’in bilmediği bir duygu. Bu Budala’daki çaresiz, yalpalayan kadın tipi. Dostoyevski aslında Budala demek; Dostoyevski’nin ütopyası. Sadece seyreden, bakan biri var. Devrim yapmıyor, cinayet işlemiyor, sadece bakıyor. Bu, Dostoyevski romanına benzemeyen bir roman. Budala’dan Suç ve Ceza’ya geçildi. Lebyadkin güçsüz, dinleyen, içip ağlayan, ben iğrenç bir adamım diyen bir karakter.

Tarkovski sinemasında genelde Tolstoy vardır, Dostoyevski altta hissedilir. Ayna’da ise Dostoyevski baskındır.

Son anda ölümden kurtulma: “Arjantin İşkencesi”. Dostoyevski romanında da idamdan kurtulma sahnesi vardır. 

1939 İspanyol İç Savaşı. Bu sahne, (Flamenko) Tarkovski’nin bu savaşı yaşamış bir aile dostunun öyküsünden. Christopher Caldwell -uçak icat eden, patentler alan- 32 yaşında savaşta ölüyor. Hemingway de iç savaşta savaşmıştı (Çanlar Kimin İçin Çalıyor). Fransa sınırına yığılan İspanyollar.

Andrei Rublev -balon sahnesine gönderme, dokümanter filmlerden sahneler, CCCP, USRS. Yuri Gagarin “Tanrı yoktur, yukarıda onu görmedim,” diyor. Resimde de Brueghel’e kadar geniş plan yok.

El bombası patladı-patlamadı, herkes ölebilirdi. Ayna’da Brueghel’in kış resmini aynısıyla sahnelemiş. Solaris’te de Brueghel sahneleri var. Devrimci kadraj. Kadrajda derinlik Orson Welles’ten geliyor. Welles’in Dava (1962) filmi en iyi Dava uyarlaması halen de. Tavan zemin simetrisi çok etkileyicidir filmde.

Edward Hopper ise boşluğu resme getiren ressam.

Mao – Kültür Devrimi dokümanter görüntüleri. Savaştan dönmüş baba İvan’ın Çocukluğu’na gönderme. Nostalgia’daki bakışın benzeri (freskteki). Yaşlılık -gençlik- çocukluk dönüşleri.

Kova-rüzgar-toz-yağmur. (Yağmur kar gibi yağıyor.) Doktorun araması, süt, İvan’ın Çocukluğu efektleri. İnci Küpeli Kız (Vermeer) görüntüsü. O da süt döker. Yaşlanmış İnci Küpeli Kız: Zaman. Kızın başına konan kuş.

Düş sahnesi var. Metafiziğe geçiş.

(Tarkovski muhtemelen eşcinselmiş. Veya biseksüel. Şimdi bir de biseksüellik modası çıktı.)

Şiirsel sekanslar. Pencereden perde uçuşları. [Bir şey anlatmıyor.] Sadece o.

En kişisel, otobiyografik filmi Ayna. Tunç bedenli, yakışıklı ama yok Baba. Rutubet, ağaç, yosun, çürüme, çiçekler, enkaz. Stalker anıştırmaları. Çocuklar büyümemiş, anne yaşlanmış, yanı sıra kadının genç hali de var.

Uzaklaşma. Kamera uzaklaşması Tarkovski’nin buluş ve sinema sanatına hediyesidir. Yeni bir espas (uzay) yaratmasıdır. Ayna bitmez bir filmdir.

Kurban ise umutsuzluk filmidir. O sıralar nükleer savaş tehlikesi var.

Solaris felsefe filmi. Bilim kurgu görünümünde.

İKİ PEHLİVAN

[7 Ocak 2014]

Konuk pelvan evin (çatısının) merdeğini kendisi eliyle kaldırıp dikmenin altına ayakkabısını koymuş. Sabah ise koyduğu yerden alamamış. İnsan bedeninden enli taşı sırtında ark üstüne köprü niyetine aykırıca koyuvermiş. Ev sahibi pelvanın konuğa taban dayayan karısı değil kız kardeşiymiş. Yerli olan, anamın arkadaşı Hasibe halanın kocası Hoca Mehmet’in amcası Koca Abdullah. Olaylar Ören köyünde oluyor ve anılan ark taşı seyil (sahil) Ören’de kahvelerin orada durmaktaymış. Öteki köy dışından olan pehlivan kimmiş bilmiyorum.

***

Mustafa kardeşimin anımsadığı şekliyle ilk biçimlenişini bir yazalım hele:

Yavuz bir pehlivan güreşmek için bir başka bir köydeki (Ören) ünlü pehlivanı arıyor, sora sora köyüne ilerliyor. Yolda giderken çift süren bir çiftçiye rastlıyor. Bu adam güreşeceği pehlivanın ta kendisi. Kimceğizin evini soruyor. Çiftçi, öküzleri de birlikte sürükleyip, sabanı toprağa giren topuğundan kaldıraç gibi göğe yükseltmiş, sabanın oku köyü göstermiş. Onu tanımayan yabancıya, istikamet özetiyle kendi evini tarif etmiş oluyor. Bu hareketle konuk tosunun epey gözü korkar. Hatta rakibinin bizimki olduğunu tahmin eder. Sora sora akşam eve geldiğinde çarıklarını çıkartır. Evin orta direğine merdek deniyordu sanırım, tek eliyle merdeği havaya kaldırarak evin çatısını bir nebze oynatıyor. Biraz aralanan yere, eksen ağacın altına çarıklarını koyar.

Bu görüntü karşısında ev sahibi pehlivan büyük bir sıkıntı içine girer. Bir ara orayı kaldırmayı kendisi de dener ama bir türlü kaldıramamıştır. Kız kardeşi abisinin bu sıkıntısını görünce nedenini sorup öğrenir. “Ondan kolay ne var, abi sen o işi bana bırak..” Çözüm olarak zaten daracık olan evde, kendi yatağını misafirin ayak ucuna yapar. (Veya öyle yatak yapmaz da, gece gizlice süzülüp ayak ucuna gelir.) Gece boyunca konuk pehlivanın tabanlarına kendi tabanlarını değdirir. Onun bütün gücünü almıştır. Tabanlarıyla emmiştir. Belki tosun pehlivan bu ayak değmesinin zararını, acı gücünü alacağını bilir. Ama kadın teninin cazibesine yenik düşmüş olabilir. Ayak tabanı kadar bile olsa. Derler ki, kadının soluğu, ayağı erkeği eritirmiş.

Gerçekten de misafir ertesi gün çarıklarını koyduğu yerden bir türlü alamaz. Kız kardeş onun yerine merdeği kaldırarak çarıkları alıverir, teslim eder. Ayrıca abisine laf dokundurmayı ihmal etmez: “E, şimdi pelvanlık kimde, sende mi, bende mi?” Sözü uzatmayalım misafir ertesi gün yenilmiştir.

Zevkini kaçırmayı ve limon suyu sıkmayı göze alarak.. Bu öyküdeki konuğa ayak tabanı dayama, eskiden nerdeyse resmen yaşananların bir alegorisi, simgeleştirilmesi sayılmalıdır. Özü, aynısı her an yaşanabilir. Türklerin eski bir adeti, rahmetli şefimden duyduğum kadarıyla “döl alma” idi. Bu adete göre evin kadın nüfusundan uygun görülen(ler), gelip geçen, konuk olan yabancıların koynuna verilir, verilebilirlerdi. Dış evlilik geleneğinin eksantrik bir yorumu. O bakımdan pehlivan hikayesini daha geniş çerçeveli, bir arkeo-okuma gibi alıyorum.

Fethiye’de güncel yaşam şakalaşmalarında geçen bir kalıp bu açıdan manidar: “Eğdim dalını aldım gülünü.” Sözün anlattığı, karşıdakinin en değerli zenginliğini, zaafından yararlanarak veya o farkına varmadan el çabukluğu benzeri bir hileyle (alla) almak. Örneğin herkesin peşinde olduğu kıymetli erkeği kendine yakan, aşık eden kız bunu söyleyebilir: kaynanasına veya mal erkeğin yakınlarına. Burada eğilen dal erkek organı, gül de döl yani verim anlamına gelir; sözün ucu oraya varabilir.

KARBEKİR

[3 Ocak 2014]

Ben senin gelemediğinim.

Iskalayıp anımsadığın..

Ben zaten oradaymışım da uyanmamışım. Kendimden, dikkatimden sıyrılmışım. Surun bir adım kenarında, hemen dışında. Dışındayken de dışında olamıyor insan. Aklın gönlün içeride. Ötekinin ben olduğumu anlamadan ötekilerde.. Meğer kendime gelmeyi. Kendime geldiğimi ıskalamayı. Sonradan farkına varmayı beklermişim. Güzellerle, güzelliklerle istediğim kadar oynayıp oyalanayım. İznim var. Akılla, fikirle oynaşayım. Zıplayayım. Öreyim. 

Orada bir ötede bekliyor, yalnızlık çekiyor, özgürlüğe ısınıyor olacağım. Soğukların, surdışlarının içinde. Eğer yapmacık zavallı bir hendek ile zırh beni çevreliyorsa gülme! Unutmana razıyım. Belki düşünde görünürüm. Düşünü bedava ve boş saymana saklanabilirim. Benim elim ve nefesim üzerinde. Çöpüm, pasağım, kaygan izbe yolum, tıraşsız sakalım, soğuğum, yalnızlığım, dikelerek sürünüşüm emrinde. Hiç çalmamana hazırlıklı kapıyım. Göçmene, helağına gönül indiriyorum. Yatağından kalkışın zor. Bir dolu küçük hesabın seni isteksiz, çatık kaşlı, hep yorgun ediyor.

Zaten anlayışlıyım. Sana oturtmaya da çalışıyorum. Yanında yürürken dikkat ediyorum. Sağlam, kırılgan, meydanda, kapalı, güvenilir, aldırışsız, denetimli, tanıması zor. Bakması kolay ama. Yürümeye devam. Dayanışmalı. Şaşırtıyorsun. Bakışını olduğum gibi kabullenilmek üzre aldım kabul ettim. Haberin olsun Bizans insanı: Özgürlük geçersiz.

KNUT HAMSUN ve AÇLIK

[19 Aralık 2013]

Açlık kitabını okuyorum. Bildik Hamsun doğallığı, sadeliği. Ve artık büyük oranda terk edilmiş çocuksuluğu, temizliği, yüce gönüllülüğü. Dünyada ve yaşamda hiç karşılığı kalmamış bile olsa – ki var, azalan değerler ölmüş olmuyor – Açlık’ın Hamsun’u ve anlayışı bir kenarda durmalı, kendince demlenmeli ve beni çağırmalı. Herkesin bir Ylajali’si gönlünde acil durum için canlı kalmalı. Herkes olmasa da bazımız bokundan, bağırsağından, pat diye bir Kuboaa neolojisi, bilinmeyen bir sözcük çıkarmalı. Üstünde ve anlamında söz hak sahibi olmak için.

Hamsun sadece örtülü veya açık faşist ve Nazi hayranı değil aynı zamanda cinsiyetçidir. Kadının evinin kadını olmasını ister, çocuk doğurmayı unutmasını eleştirir. Öte yandan kitaplarındaki kadın kişiliklerine bakılırsa kadınlara diş ve söz geçiremeyeceğinin de farkındaydı. Kuzey paganizmine yaslanan Burzum gibi death metal, dark metal müzik ve benzeri sanat akımlarının da olasılıkla besleyicilerindendir. Anders Behring Breivik dahi babasını küçümseyerek Hamsun’un çocuğu olduğunu ileri sürebilir. Yine de Hamsun’un kendi çelişkileri, acısı kendine yeter. Eril totaliter milliyetçi özelliklerinden kuşkum yok. Kitaplarını, insanı anlamasını, ifade gücünü ayrı tutuyorum. Onun çelişki niyetine kendinde katlandığına biz onda niye katlanamayalım?

Hangi kitabıydı o? Hamsun’la asıl tanıştıran, hayran bırakan doğal, pastoral fonda, yaşam mücadelesi sürerkenki bir kadın erkek ilişkisine odaklanıyordu. Madam Bovary gibi iniş aşağı sürüklenen, sadakatsizlik, gelgitler, öğüt ve ders almamalarla giden bir evlilik çürüyüşü. Hamsun’un o kitabında aynı zamanda Hermann Hesse’nin yalnızlık, asosyallik, yaşlanma temalarını da paylaşılmış, yeniden üretilmiş görmüştüm. Göçebe üçlüsünün kitaplarından biri olmalı büyük olasılıkla: Hüzünlü Havalar, Sonbahar Yıldızları Altında veya Son Mutluluk. Bu durumda, bulmak için her üçü de okunacak, oku! Yoksa Rosa veya Uçarı mı, hangi kitap?

“Karanlık, zihnimi kavramış, beni bir an olsun kendi halime bırakmıyordu. Ya içinde erir, karanlığa karışır gidersem? Yatakta doğruldum, kollarımı sağa sola savurdum.” Sanatçı burada çocukların karanlık ve uyku korkusunu ayniyle hissedip açımlıyor.

KUBOAA: Açlık’ta (özgün adı Sult), bir ara kendini Andreas Tangen diye tanıtan ama aslında adını bilmediğimiz kahramanın aç halde bir karakolun üst kattaki yedek gözaltı odasında gecelerken, karanlıktan da ölesiye korktuğu, varsanılı hallere girdiği sırada aklına geliveren sözcük (keşfi). Yani bir neoloji, uyduruk sözcük, uydurukça. Tangen gece uzun bir süre Kuboaa’nın ne olduğuyla, anlamını ne olarak saptayacağıyla, hadi onu hemen bulamadı, kendinden emin biçimde ne olamayacağıyla ilgilenir, oyalanır. Kitabın asıl leitmotifi Ylajali diye bir isim uydurduğu hayali matmazel sevgili olmakla birlikte Kuboaa kitabın sürpriz atlarından, mini zirvelerinden biri. Açlık’ın bir diğer edebi plasesi de açken emdiği işaret parmağını ani bir çağrışımla dişleyip, kanatıp kendi kanını emmesi.

Zülfü Livaneli Knut Hamsun’un, halkı tarafından şiddetsiz bir protestoyla evinin önüne dağ gibi yığılmak üzere ellerindeki kitaplarını bırakmayla utançtan ölüme mahkum edildiğini yazar. Bence de örtülü Nazi sempatizanlığı suçu sabit olan Knut Hamsun her şeye karşın büyük yazardır. Belki orada olsam aforoz eyleminde kitap dağına ben de kitap bırakırdım. Sonra veya sanırım eşzamanlı, saklıdan Hamsun okumayı sürdürürmüşüm. Hem perhiz, hem lahana turşusu.

EŞEKOĞLU

Tarih öncesinde eşekler orantısız fazla yük taşımaktan bıkıp usanmışlar, sonunda grev mrev derken insanoğlu ile masaya oturmuşlar. Kapı gibi anlaşma imzalanmış: “Eşekler bundan keri (sonra) beş kile buğdaydan fazla yük taşımayacaktır.” Bu ölçü tarihsel çağlarda çok zalim düzeylere çıkmış olabilir. Ben 1980’lerde gençliğimde 10 kilede bırakmıştım, Fethiye geleneği oydu. Yani anlaşmaya göre bugün koşullarına göre yüzde elli daha az yükle sefer edecekler. Eşekoğlu antlaşmayı koynuna sokmuş. Gel zaman git zaman işler öyle yürümüş, insanoğlu da antlaşmaya uymuş. 

Sonra bizim eşek günün birinde açlığına mı denk gelmiş dalgınlığına mı, açgözlülüğüne mi antlaşmayı yutuvermiş. Gitti mideye. Acı acı anırmış. Tiz anırma sonu ıslıkları yamaçta yankılanmış. Umut yok, içerde barsakta parçalanacak kağıt. Gene de eşek değerli kağıdının peşine düşmüş. Her sıçtığında, döner kendi bokunu koklar, içinde kağıt senet izi arar durur. Başka bir yerde başka bir eşeğin bok öbeğini görse onu da koklar.. Onunkinin içinde antant kağıdını bulabilir mi? O gün bugün de eşekler eşek boku gördüklerinde hemen duraklar, başına gider. O bokun kokusuna bakar, burunlarıyla şöyle bir eşelerler. Sanırsın bok yiyorlar, hayır ilgisi bile yok, eşek kolay kolay bok yemez.

Herkes eşeğin gözünü sever. Biz Kontaşlar ailecek eşekleri burnundan sever, burnundan şakalaşırız. Kardeşlerim en son edindiğimiz Çavuş eşeği öyle alıştırmışlardı ki, burnuna dokunmalarıyla, daha doğrusu biraz sevgiyle burnunu ufaladıklarında eşek hevesle şaha kalkıyordu. Hayrettir. Ailenin büyükleri bunun sırrını bilemiyorduk. İki oğlan çocuğu başarıyordu bunu. Onunla her zaman iç içeler, birlikte zaman geçiriyorlar. Huyunu suyunu belki tam karşılıklılıkla öğrenmişler. Şaha kalkmaktan başka hemen hemen aynı ufalamalarla -ama bu sefer burundan çok dudaklarıyla oynuyorlar- Çavuş koca koca esniyor da. Bizim Çavuş, babam sırtında semerdeyken 5-6 km mesafedeki Seki’ye cumaya pazara giderken yolda bir traktöre denk gelse, hırslanır motorlu makineyle yarışırmış. Önce yürüyüşünü hızlandırır, yetmiyorsa dörtnala kalkarmış, babam anlatırdı. Aynı, sahibi sahipleri gibi içinden usturalı, yarışkan, hırslı. Bu eşşeğin damadını babama bir hayvan celebi ucuza sattıydı galiba. Bizim hiç kullanmadığımız bir yeteneği; öğretilmişti, eşek düzeneğiyle çift sürebiliyordu. Sıpa ve kodukluğundan beri bizim olsa, bizde büyüse daha neler bilir yapardı hayal ediyorum. Mal sahibine çekmezse haram olur, bu hayvan güzeli sonradan gelmiş haliyle bize çekmişti.

Bizim daha eski ve köklü öyküleri olan öteki öz eşeklerimiz var. Halaoğlu Büyük Memed’in sahiplendiği bir gözü kör Koca Eşşek, yürüme güzelliği beznersiz Karaburun, benimle kırkı karışık yani yaşıt olan koşucu, iştahlı Kadana.. Ama onlar başka sefere. Belki başka bir yerde derli toplu yazmışımdır, bulursam eklerim.

[18 Aralık 2013]

İLİŞKİ ve İÇE AÇILIM

“Evrenin mutluluğudur sevgi. Ama mutlulukla her şey bitmez. Bir buluşmadır sevgi. Ama eşit ölçüde bir ayrı düşme yoksa, buluşma da olmaz. (…) Sevginin kesin egemenliği hiçbir zaman gerçekleşemez.”

D. H. Lawrence – Anka Kuşu

İlişki demek “çıplak bilgi” demek. Tiksinilebilir kuytularını açmak, göstermek, ilişkide bunu göze almak demek. Sevişmeden, soyunmadan olamaz olan şey. Kendiyle ilişkide çıplak bilgi nasıl olur bilemedim. Mümkünatı var, ama yürünebilir, tanımlı yolu ne? İnsan, insana göredir. Yalnız yaşamak, varolmak olanaksız değil. Yalnızca insanoğlu seçimi bu değil. İnsan karşıdakinden önce kendine naz trip olarak yalnızlık kartını çekiyor.

İlk vurucu, şaşırtan durağım: Anlam olmadan yaşamak olası. Kendime, deneyime, şeylere, düzen ve düzensizliklere tanıklık, yaşamsal kısıtlılığı deneyimleyen varlığın yanına kârdır. O halde, yaşayıştan hiçbir şey almamış anlamamış görünen küçük adamlara saygı ve övgü. Anlatamam. Veya anlatmam, susarım. Bilmem.. Bilmemek bir yordam olabilir mi? Pekala olur. (Gerçi daha çok neyi bildiğimi bilmem diye inanıyorum.) Tutuk, korkak, ol’amayan bilmelerden sonra, bilmeme yolu haydi haydi olası. Şu an hiçbir şey olmuyor, hiç de olmamış olabilir. Bu, çıldırmalık şey değil. Hepimiz şampiyonuz, “sakin, şampiyon!” denesi.

Ya tüm yazdıklarımı yazar yazmaz silerim, ya yaşam beni veya yaptıklarımı siler. İlerleyesi olan yaşam, kutsal nefes.. İş pratiğinde, danışan görüşme notlarımı nadiren tekrar okurum. Adeta ne yazarsam yazayım, bir daha bakmama güvencesiyle rahat kayıt alıyorumdur. Yaz geç, daha öğrenciliğimde ve iş çırağıyken de öyleydim, hem ayrıca imanına kadar sırdaş. O yazma, yalnızca kırk yılda bir gerekirse, filmi geriye sarabilme olanağı. Yazan yazmasa bile, kıpırdamaz yaşamaz durmayı başarsa bile an’larla değişen, başka dona giren biri olacaktı. Yazınca, yaşayınca değişim yani başkalaşma garantili ve kavranabilir oluyor. Yazma değişimin göstergesi oluyor. Şiir ve roman sinema gibiler ama ilkel birer zaman sanatı. Okuyan farklı mı, o da her an değişir. Aynı sabit kitap gibi şeyleri, değişegelen bir alıcı olarak yinelemelerinde farklı deneyimlerle okur. Doğrusu, farklı kişi olmaya birikimleriyle zorlanır. Yazanlıkla karşılaştırıldığında okur-alıcı kendi değişimini sıklıkla dolaylı bilir, ya bilmez, ya bilmezden gelir.

Benden bizden bir adım önde olan sevdik yakınımız bizi hem çok rahatlatıyor hem özgünlüğüyle büyük bir yoklukta bırakıyor. Yaşanmışlık despotu oluyor. İnsanın nefesi gelişir değişirse ilişkisi yeni baştan yaratılıyor. İlişkideki çiftimiz (muhatap) buna direnmek, zorlanmakla görevli. Değişmiş olan, aynı zamanda değişim zalimi. Hele duraksamayan, ilerleyici bir değişir ise. Artık terim “değişir”e geçtik: Burada değişir yazar gibi.. Nefesi yetmezse, en iyi bir ilişki çifti-eşi, değişirin peşinden nefessiz kalakalır. Ve değişirde bir zındıkla, haksızla karşılaştığını savunur. Oysa hepi topu kendi akciğeri ve esnekliği yetmemiştir. Duygumuz çok güçlü ve iç tutarlıyken dahi durumu, an’ı ve hakkını ıskalıyor olabiliriz. Bunu zaman ve diğer dönüşümler gösterecek.

Sanırım ilişkiler en iyi zamanlarında bile, olmalar ve olmamalar biçiminde, alternatif/dalgalı akım gibi yürüyor. Örgüsünde “olmamalar” (örneğin zorlayıcı kavgalar) bulunmayan ilişkiler taşıma suyla çevrilen değirmenler. Onları gördüğün yerde “tıkanacak” de geç. Tek ki, insanlar salt olmazlık halindeki bireysel ve çift durumlarını sabit bir enerjiyle ömür boyu sürdürebilir. Dünya, içi boşken boş boş taşınan ilişkilerle dolu. O da bir serbestiyet. Bitenlere, ölenlere hatta intihar ve benzerlerine duraksama ve reddedici şaşkınlık gerekmez. “Başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin kendimizi yoksullaştırması kuramsal olarak olanaksızdır,” diyebilmek isterim. Tümevarıma buralardan bir yol var mı, bilmiyorum. Gönlüm böyle bir iddiadan yana. Öteki daha yumuşak çıkarsama ve iddia şöyle: “Herkeste zaten kendinle, kendiliğinin bir unsuruyla ilişkiye girersin.” Hele aşk aynadır, aşık bakan, sevilense ayna sırrıdır. Sana ne yaparsa yapsın, neye mal olursa olsun. Kutsal yangın ve ateşin ışıtmasıdır. Pahalı aydınlanmadır. Herhangi bir ilişkilenme kendini daha fazla anlamayı kolaylaştırır. Ama seni buna zorlamaz, belki zorlayanına aşk diyoruz. Bilmeme, susma hakkın baki.

Kendimi hem içimden, hem dış ilişkilerimden geliştirebilir, zenginleyebilirim. Birleşmek biyolojik yeteneğimiz ve ruhsal yöndeki olanağımızın kalıbı. Varlık ve yokluk için, dışa saçılmak ve nükleer güçlenmek için. Seks tarikatları o kadar boş değiller. Seni birisiyle göbeğinden bağlayan şeylerin bilinçli alıcısı hatta sapığı olacaksın, ol. Senin kanın ve canın da bir başkasının biricik zenginlik hedefi olabilir. Ruslar bütün zenginliği sadece içebakışla içlerinde bulacak olsa, hiç sıcak Akdeniz’e inmek, Ortodoks ekümenik başpiskoposluk merkezi olarak gördükleri İstanbul’u nihai olarak kuzeyden fethetmek isterler miydi?

Şimdi gördüğüm anladığım, ilişkide ve ruh dünyasında yaşanmamışlar var, yaşanmayacaklar olabilir. Ama asıl, sevenin nedense yaşanmayacak öngördükleri var. Sen fena sevenin bu coşkulu tutukluğu son derece dar bir zevkyolu gibi. Veya sulu dar kanalın belki bizzat umudun ve bedenini korkutan içsel keşiflerince diken diken karıştırılıyor.. Bu tam bir sakin bir umutsuzluk, seven alçaklığı.. Ama avaz avaz susmak veya bağırmak, ses patlatmak ilişki ve insan kaderi. Hep umut hep acı veya acıtma iç içe. Umutsuzlarda da umut var. İlişkiden ömür boyu kaçınan, en arayışlı sessiz o; kilidinin, hatta sandığının kırılmasını istiyor.

Hem bensin,

Hem senim,

Hem her’sin, her’im…

“Aşk bağlanmasına gelince, sıkmaya başladığı an bir yana bırakılması daha iyi olur. Erkeklerle kadınlar sevmek zorundadırlar demek saçmalıktır. Erkeklerle kadınlar sonsuzluğa değin birbirlerine inceden, değişken bir yolda bağlı olacaklardır; onlara herhangi bir “bağlanma” boyunduruğu vurmanın hiç de gereği yoktur. Tek töre, erkeğin erkekliğinde, kadının da kadınlığında durması, aradaki bağın bütün saygı değerliğiyle kendi kendine oluşmasını beklemesidir. Çünkü bu, ikisi için de yaşamın kendisidir.”

D. H. Lawrence – Anka Kuşu

ÇANDIR SEKİZİ İHANETİM

Annem ona kaynata olan dedemin evinde eski çocukluk ve genç kızlık bolluklarını bulamıyormuş. En bol bulunan süt bile denetim altında. Yenen, içilen kısıtlanıyor. Hem genel durumdan, hem belki geline açık vermemekten, belki biraz şımartmayacağız, disipline edeceğiz diye. Annem çocuklarına sütü gizlice geceleri soğuk şekerli süt olarak içiriyor. Sade yağda yumurtayı evde kimse yokken pişiriyor, veriyor. Kızlık evindeyken karpuz, bostan, narenciye, yiyecek bolmuş. Anam dediği babaannesine nazlanarak, her dediğini yaptırarak gayet mutlu. Anacığı, onun sevdiğini anladığı yemekten hemen bir kaba böler, anında serende saklamaya alırmış. Babaanne sebebi, anam daha bir yaşındayken babası askerde zatülcenpten (şimdiki adı plörezi) ölüyor. Kendi annesi genç. Galiba bir iki gayri resmi evlenme denemesinden sonra, sanırım önceden gözünün olduğu kayınbiraderine kocaya varıyor. Kaçma tipinde olduğunu sanmam, uymayla. Resmi işlemler ne, ve ne zaman olmuştu, onu da ancak yazarken kendime sormayı akıl ettim.

Birinde aileden birçoğumuz Çandır Sekizi denen yerdeymişiz. Akdağ Eren Tepesi değil de bizim köyün dibindeki Eren dağının böğründe. Çandır sekizinde çalıların arasında bir boşluk tarla olarak ekilir olmuş. Adını açıklayamadığım şekilde bölgenin adı Çandır Sekizi kalmış. Oraya yakın diğer mevkiler Cavır Bölüğü, Beşiktaş, Tel Harman Yeri, ilerisinde aşağıda Karaağaç Muarı (üç göz pınar ve olası eski antik yerleşim kalıntısı düzgün taşlar, ferah bir çayır, su gözüne yakın tek bir çınar ağacı).

Dağ böğründe dedem varmış, anam beni de yanında taşıyormuş. Üç yaş gibiymişim. Aslında saymayı bilmiyor olmam gerek, belki daha büyüğümdür. Dedem bana sormuş: “Oğlum ne yediniz?” Parmaklarımla da göstererek “Üç dene yımırta yedik, dide!” Bilgiyi anında yetiştirmişim. Dedem alıvermiş eline zopayı. “Demek evde yumurtalar yeniyor!” diye. Anamı bir güzel halıslamış (halletmiş, ıslatırcasına dövmüş). Geçenlerde bir gün Çandır Sekizi’nin adının nereden geldiğini soruyordum. Anama bu soru yanıtı değil de içinde Çandır Sekiz geçen anısını buldurdu..

Bunun benzeri bir de tas davası var. Çocukluğumun anımsamadığım, başka benzerlerini bildiğim şiddet öykülerinden. Her ne nedendense, ben ufak çocukluğumda büyük su tasını düşürmüş, eğmişim. Delme değil, eğer delinme varsa onarılmış, tas hala bende duruyor. Evimizde biri hamam tası gibi büyük ana tas, bir de daha ince ve kibar yapılı kulplu su tası vardı. Büyük ve önemli olanı, dedemin has malı olanı eğmişim işte. Bunun en kabadayı sonucu, yaramaz çocuğa bağırıp çağırmak, veya yaramazlığına dayakla misilleme yapmak. Ama dedem ne yapmış? Köpeği değil sahibini sorumlu tutar gibi, her ne ile dövdüyse, sahip olan anamı dövmüş.

Anamın nasıl içine battıysa, dedem ölümünde ev eşyaları miras niyetine paylaşılırken babamla birlikte anam bellikli tası kesinkes evde, bizde tutmuş. Uzun uzun kullanıldı, tas evimizde yaşadı. Tas davası belki babamın da ölümünden sonra anama ciddi ciddi oturdu, hıncını kabarttı. Sonunda o tası bana verdi. Hem tastan kurtuldu, hem de dedenin ne mal olduğunu unutma diye düşünmüş olabilir. Bazı kişiler, enerjiden, ruhsal iz bırakan olgulardan anlayanlar tas benim de taşımamam gerektiğini, anılarının çok zehirli ve ağır olduğunu bildirdiler. Düşünmedim değil, verecektim. Ayrılamadım. Dedemle ilişkimin iki yönlü ve çelişkili olması bu tasta da geçerli. Hem ona diş biliyor ve ölülüğünde eleştiriyorum. Hem de ilk liderim, erkeklik modelim ve yerini babama sonradan devredecek ilkbabamdı diye özdeşleşmekten, beğenmekten ve ilgilenmekten vaz geçemiyorum. Tastan da vaz geçmiş değilim.

Çandır Sekizi’nden ilhamla birkaç ilginç mevki adlandırmasını anayım.

Gök Karılar Yıkığı: Doğu’da yukarılarda iki Karadağ arasındaki İdiriz (İdris) Geçidine yakın bir mevkidir. Dağlık, taşlık olsa da, zamanında sanki saban görmüş, insan harman barındırmıştır. Gök Karılar Ali Çavuş’un karısı Hatmaca’nın soyu, kökeni olabilirmiş. Öteki bir soy dalı veya adlandırması Sivişler. Hatmaca Yörük Mehmet’in kızıdır. Belli ki Gök Karıların hepsinin gözleri mavi, çakır idi, ne ilginç? Hem de Amazon’muş gibi, erkekleri yokmuş gibi, Karılar olarak adlandırılmışlar. Anama bilgi Kaşlı Ahmad karısı Eminece’den gelmiş.

Kınalılar Yıkığı diye gene eski bir aile-sülale mekanı var. Bunların yapısal özelliği doğdaçtan (doğmalık yani doğuştan) kınalı yani kızıl olmaları. Diğer hemen akla gelen ilginç mevkiler Gözlengeç Taşı, Peynir Delikleri, Kum Kazılan, Kalkamak Taş, Kaba Armut, Kızıl Tarla, Bediye’nin Kuyusu, Kuyualtı, Tek Armıt, Keklik Muarı, Göç Yolu, Kınık Yolu, Kasabalı, Eceler Muarı, Dont Özü, Kör Kuyu, Sivişin Gölü, Çay Kıranı (kenarı), Kaplan Körpüsü, Mezerlik (mezarlık), Bayguşluk, Suçıkan, Amcalar Muarı, Bahalı, Verici Tepesi, Küyner, Patır, Dont Gediği, Kızılkaya, Akçaekinlik, Ardıçlı Taş, Bitlice, Kara Emine’nin Yurdu, Ümmüler Tarlası, Delik Taş, Ambar Önü. (Bunlar olası, sıkı bir mevkilendirmenin sadece ilk çizgileri, hiçbir şekilde geniş bir liste değil. Oysa Çukur Çeylen göt içi kadar bir mezra, ilkelin ilkeli.)

12 Aralık 2013

MESNEVİ VE ŞERHİ’NDEN

Birisi geldi; bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı; sevgilisi, kimsin a güvenilir er dedi.

Adam, benim deyince, git dedi; şimdi çağı değil; böylesine sofrada ham kişinin yeri yok.

Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir; ikiyüzlülükten ne kurtarabilir?

O yoksul gitti; tam bir yıl yollara düştü; sevgilinin ayrılığıyla kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı.

O yanmış-yakılmış kişi pişti; olgunlaştı. Geri geldi, gene sevgilinin evinin çevresine düştü.

Yüzlerce korkuyla, yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını çaldı; ağzından edebe aykırı bir söz çıkacak diye de korkup duruyordu.

Sevgilisi, kapıdaki kim diye bağırdı. Adam a gönüller alan dedi, kapıdaki sensin.

Sevgilisi, madem ki bensin, gel, içeriye gir dedi; ev dar, iki kişi sığmıyor.

[Mesnevi ve Şerhi; Şerheden Abdülbaki Gölpınarlı, 1989]

DÜŞTE FİLM ve LİMANDA GECİKME

DÜŞTE FİLM [22 Kasım 2013]

Düşümdeki filmdeki veya belgeseldeki aydın Cunda/Ayvalık’tan tanıştığımız Artur veya Artur’un tıpkısı benzeri. Filmdeki aydın, “Sistem iki kere rafine,” diye anlatıyor. “Hem bütün açıkları devletten, sistemden yana kapatacak yorumlara ve önceliklere sahipler. Hem bir eleştiriye maruz kalmak onları yeniden tepki vermeye, yeni düzenlenime yönlendiriyor.” Ben bunu duyunca, filmi biraz durdurup diyorum ki, “Sistem karşısındaki birey veya aydın iki kere acılı ile iki kere yozlaşmış olma açmazında.”

O sırada film salonunda Pelin adlı bir kız da aramızdaymış. Şile bezli, uzun, üstünde dikey, çaprazlaşan, pullu veya metal şeritleri olan uzun bir elbisesi var. Öylece salınmakta veya oturmaktayken Esra ona “Benim hayali gardrobumdaki elbiselerden biri bu,” diyor. Her ikisi gülüşüyorlar. Sakallı ve at kuyruğu saçlı, yuvarlak gözlüklü Yalçın Savuran da orada. Zaten onların evindeymişiz.

Hep birlikte bir film veya eleştiri-belgesel izleyeceğiz. Molalar verip fikirlerimizi öne süreceğiz. Hem izleme ortamının etkisiyle sıcak, rahat hissediyorum; hem filmin atmosferiyle yüklenip gerilmiş, hatta biraz umutsuz haldeyim.

Sabah oldu kalktım. Aslında bu düş kalkma, yat anasını sat davetiydi. Ama bir de gerçekler, gereklilikler var. Yatma kalk, soyunma giyin ve işe güce, acılı yozlaşmaya git.

LİMANDA GECİKME DÜŞÜ [9 Aralık 2013]

Fotoğraf grubuyla Gökçeada’ya gitmiş olmalıyız, dönüşteyiz. Yanımda Yağmur var, onu da gezdirmişim. Limana giderken yanımıza Cengiz oturdu, onun arabası limanda, bir garajda kalmış. Diğer millet araba vapuru beklerken gene fotoğraf çekimi, poz peşinde. 

Arabayı kenara sakin bir yere park ediyorum. Geciktiği için Cengiz’in peşine içeri giriyorum. Cengiz’in arabasında sorun var, doğrusu ortada arabası yok. Onun kafası karışmış, sanki buraya bırakmamış arabasını. Öyle söylüyorlar. Veya kandırıyor veya oyalıyorlar mı? O emin değil, bastıramıyor, nasıl yaptığını hatırlamaya çalışıyor, kabullenici..

Derken benim arabam da ortadan kayboluyor. Cengiz’in arabasıyla ilgili mi götürmüşler? Kontrol veya bakıp gelme için? İyice geciktik diye sinirleniyorum. Cengiz’e de sinirlenecek oluyorum.. Sakin tavırlarıyla buna izin vermiyor. Hatta daha çok kendine kızmakta. Bir süre sonra Cengiz ortadan kayboluyor. Ben kalıyorum garajcılarla karşı karşıya..

Gidip bir soruşturacak oluyorum, gelecek mi diyorlar, azıcık bekleyin mi, fakat başları kalabalık. Garaj çevresi ve içi insan kaynıyor. Garajcılar da hop orada, hop başka yerde. Kendi başıma kalınca bir durum muhasebesi anca yapabiliyorum. Gene elde var belirsizlik ve sorular. Tekrar onların peşlerine düşüyorum. Bir köşede buluyorum, gene soruyorum, gene mırın kırın, sahne değişivermiş. Bu esnada hep Yağmur yanımda, bazen sessiz, bazen soruyor, “ne oldu baba?” gibilerden. Bazen çok yakınımda oyunla oyalanıyor.

Birkaç kez sonuçsuz kalınca ben mi aptalım, yaptığım aptallık mı, beni atlatıyorlar mı, yoksa art niyetliler mi diye gecikmeli bir öfkeye kapılıyorum. Bu sefer sormaya değil de kavgaya aramaya başlıyorum. Kavga fırsatı da buldum galiba. Gene sakinler, karşı öfkeleri yok, savunmaları da yok. An’ı geçiştirmeye çalışır gibiler. “Gelecek beyefendi, yoldadır.”

Benim Kaşkai, kırmızı Kaşkai diye talimatla sızlanma karışık görevlilere durum anlatırken, Kaşkai geliyor. İçinden bir garajcı iniyor. Araba emre amade. Bekleme ve huzursuzluk bitmiş… Hoop aynı anda uyanıyor, gözlerimi aralıyorum. Benden bir an sonra da kurduğum cep alarmı ses veriyor, ondan önce tam zamanında uyanmışım. Uyanınca farkına varıyorum, benim rüyada gecikiyorum gecikiyorum diye afra tafra yaptığım şey aslında zorunlu olduğum, hiç gönüllüsü, müşterisi olmadığım sabah uyanma saati. Ah bir rüyanın tersine çevirmeleri. Demek ada ve rüya-uyku da hiç ayrılmak istemediğim zaman-mekan. Tabii düşün gene de görünür(de) bir başarı, çözüm ile bitmesi göz doyurucu mutluluk. Arabaya kavuşmak, ilerleyecek olmak bir oh çektiriyordu. Kaybolma ve kayıp durumunu sessizce bitiriyordu.

KORKİREM

Aşağıdaki Mirze Alekber Sabir’in GORXURAM şiirinden bestelenmiş Azeri türküsüne (Vezir Parmağı filminde kullanılmış) göz attıktan sonra yazacaklarıma geçebilirsiniz:

Bu parçadaki KORKİREM korkusu olasılıkla bir erkeğin bir kadına teslim oluşunda olduğu gibi, yeni bir dinin evrenine girmenin korkusu. Artık bu evrene girilmiş, ama taşlar yerine oturmamış. Türkünün ruhunda bulunan korkudan fazla olan müstehzi aşağılama yeni dini kabullenme biçiminin eleştiri ve yadırgaması. Yadırgama dediğim gerek birey olarak kendindeki, gerek sosyolojik olarak toplumundaki, yandaşlarındaki din yaşayışına ilişkin. Kötülemeyle ilgili karşılaştırma ölçüleri eski dinin (inancın) en zor, en kötü ögeleri: Gulyabani, cin, can, hortlak, sırtlan, tufan vs.. Kükremiş aslan karşılaştırma abartı dozunu sağlamlıyor.

Vezir Parmağı – Korkmirem

Bilindiğe karşılık bilinmedik Yeni’nin korkusu ve açılımı.. Parçada asıl kastedilen, benim andıklarım olmadığı halde bu taraftan okuyup alımlamak güzel olabilir. Türklerin ve yeni dinlere açılma eşiğinde ulus veya halkların anlaşılmasında.. Bir yanda yeni-dinin-yobazı olmak (eskiler unutmak istediğim anılarımdı’cılar, bir an önce yeni evrenin onayını alma peşinde tutucu aceleciler), öte yanda bir türlü eski’den vaz geçemeyip yeni’yi de tam reddedemeyişin (Alevilik, tasavvuf, çoğu tarikatlar) çelişduyarlığı.

Softa eleştirisi (bile) bütünüyle yeni dinle ilgili ambivalans (yani çelişduyarlık). “Şaman şaman yaşayıp gidiyordum, bu yeni dine nerden dadandım, Allahım Tanrım?”

“Allahım Tanrım” ikilemesini kafamdan uydurmadım; ikircikli ruhları göstermek üzere doğrudan kendi çocukluğumdan ninemin sözleri. Dedemin küfür tercihi ise “anunu gök dinini!” tarzında bir eski din kayması içeriyordu. Beri yandan annemin söz arasında “ağır mübarek günler” demeyle kastettiği ise bir başka ikilem ve ikili yaşayış sayılmalı: Birinci ağır mübarek gün, perşembe akşamından hükmü başlayan CUMA; müslüman günü. İkinci ağır mübarek gün, Likya bölgesinin önceki sahibi ve bir zamanlar güncel komşular olan Rumların kutsalı PAZAR günüydü. Annemin terimi, eğer din değiştirip kamufle olma ikilemini değilse çok derin bir komşu saygısını içeriyor. (Sayıca ihmal edilir azınlıkta oluşla Yahudi cumartesi liste dışı kalmış.) Ağır mübarek günlerin ritüeli hepten pagan bir eylem: Ağır mübarek günlerde ataların, ölmüşlerin ruhuna varsın diye tobanlarda günlük buhuru yakılır, benzersiz kokusu havaya dağılır. Hıristiyan kilisesinin dumanlı buhurlu ayinleri de kökence pagandır. Homeros’un eski Yunanını doğrudan anımsatıyor: Macera bitimlerinde kahramanlar adak veya kurban keserler, şölenle yerler, eşitçe dağıttıklarından yakınmazdı hiç kimse. Kurban etlerinin ocakta pişirilmesiyle yükselen kokulu dumanlar Olimpos tanrılarını hoşnut ederdi. Tanrılar böylece yatışır, gönenirlerdi. Onun gibi.

BİREY/TOPLUM, ve SANATÇI

Asri zamanlarda, salgın günlerinde, yeni dünya düzensizliğinde her şey darmadağın. Ama hiçbir şey bitmedi, bitemiyor. Kardeşim, moralini umudunu devlete, hazır düzene veya kitlelere bağlama. Yaşama, can aitliğine bağla. Gülmeyi, gülmeceyi anımsa, yürü, ak! Belirsiz, kaotik bir şey bu. Belli ki üzüleceğiz. Her şekilde fazlasıyla üzüleceğiz. Sonra dünyadaki, yaşamdaki yeni’yle karşılaşacağız. Biz yoksak devrilmişsek, can kardeşlerimiz yenisiyle yeni dünyayla karşılaşacak ve onunla baş edecekler. Gelişim, bozunum ve umut bireyde. Büyük ölçekte toplumlar ne yaparlarsa yapsınlar.

Toplum bireyin zerresi. Toplum bireylerden yapılmaz, birey toplumdan yapılır. Birey oradan filiz halinde taşar, farklılaşır; bireyleşme budur.

Birey toplumdan yapılırken, hem toplum onu yaparken hem o kendini toplumdan yaparken, toplum neyden yapılır? Toplum da zamandan yapılır. Acaba toplum arketiplerden, ilkörneklerden yapılma bir kütle, küme midir? Otomat yapılar mıdır? Sanırım öbür bir yaklaşımla, toplum zamanın yoğunlaşması veya görsel bir izdüşümüdür. Toplum doğanın çöpünden yapılır diyecektim ama zamanla eşdeğerliği daha doğru ve aşkın geldi. Zaman ile toplum birbirinin paralel evren hali. Toplumun (zamanın) oluru olmadan düşünme hayal etmenin bile olanaksızlığını fark etmiş miydiniz? Sanat kim için olursa olsun, toplum izniyledir. Zaman hem armutları hem ayıları olgunlaştırır. Hem avı, hem avcıyı. Zamanın adaleti böyle.

Toplumun içinden çıkan, aramızdan biri olan bireyin şahikası, tepesi sanatçıdır. O da toplumdan yapılır ve kendisine doğru farklılaşır. Sanatçılık bireyliğin idealidir. Özgün bir yönde olgunlaşıp gelişmenin en incelmiş başarısı. Sanatçının ayırt edici yanı kardeş ötekilerle farkı değil benzerliği. Zaten farklılaşma onun her bireyle birlikte kaderi, yönü. Sanatçı bireyliğini ve farkını köke en etkili referansları vererek, genelden en canlı malzemeleri alarak, adeta en fazla sayıda kişiye benzeyerek ve bunu en iyi şekilde ifade ederek sanatçı olmuş olur. Sanatçılık zirve olmayan bir zirve, acıdan bağışık değil barışık bir yaşam-sorun serim-çözümüdür.

Bir sanatçı desteği.. Ressam Gülay Semercioğlu: “Hep derim, sanatçı farklı olan değil toplumun ta kendisi olabilendir.”

Sanat, yaşam derinleştirip zenginleştirici, veya yaşam şanslarını artırıcı. Sıkı tek bir hayat da iyi, çok hayatlar yaşamak da iyi. Hatta hayatta diploma geçer notu yarım’dan bir’dir. Yaşayalım, yaşanabilir daha çok hayatlar var.. Benim kabaca her altı yedi yılda bir mevsimim, yani hayatım değişiyor. 2019 yılı geldiğinde, Allahım sırada ne var acaba, değişim dönemi geliyor demiştim.. Hiç az buz olmayan bir gündemle geldi. İnsan hele kadın mevsimlik canlı. Dünya bedeni zamana tabi.

Sanatçılık aynı zamanda bir zaman ve yaşam uzmanlığıdır. Birey-sanatçının uygun görüp yetenekli olduğu bölümünden. Kendi diliminden. Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü’nün bir yerinde sanki “Tanrım bize sanatçının zaman hakimiyetini ver,” mealinde konuşuyordu. Bu da gene sanatçının bir zaman yani toplum heykeltraşı olduğunu tanıtlar. Sanatçının özü, sonsuz çile çekse, mutlak beceriksiz görünse bile bir tür yaşam uzmanlığı. Belki acı ve kaybetme uzmanlığı. Arabeskin derin yorumlarına selam. Çile de olsa uzmanlık uzmanlıktır. İnsan kardeşlerin hizmetine girer. Kaybetme oyunu kavramı da Sartre’ın galiba. Ben sanatçı ruhluyum, ama tam sanatçı değilsem, sanatçı bulucusu, avcısı olabilirim.

Bir sanatçı doktor ilintisi: Sanatçılık kaybederek kazanmak, doktorluk kazanırken kaybetmek. Doktorluk dolaylı sanatçılık, gecikmiş ve yetersiz olanından.. Avuçlarının içinden ya hastaya ait şeyler kaçar ya kendine ait şeyler ya hayata ait şeyler. Yine de bir şeyler kurtarılmış, post pahalıya satılmış olunur, sanat gibidir.

Farklılaşan, akan ile ana gövdeye yapışıp kalanın ilişkisi.. Bu şeytansı, şeytanın arka bacağı kişi (misal ben) hakkında hayatı veya Tanrıyı ikna eder kandırır, ömür boyu denetimsiz acısız mutlu olur diye bir korku var. Bu korkuyla bakanda adeta iyilik değil kötülük hasedi-kıskançlığı görünüyor. Varlığa değil yokluğa özlem. Yokluk özlemi değil doğrusu, kötülük veya yokluk saydığı şeye özlem. Yaşam yorgunluğu değil, ondan bağımsız, seçime dair. Yokluğa, dolayısıyla varlığa ambivalans yani çelişduyarlık. Kötülük saydığından fiiliyatta korku, kötülükyokluğun sonuçlarından ve sorumluluğundan korku, buna karşılık varsayılan bedava kötülüğün kazancını, meyvesini isteyiş..

CUMA – PAZAR

Cuma günü boy abdesti almak, demek sünnet grubundan uygulamaymış, hadisi varmış. Ben babamın, annemin uyması dolayısıyla uyuyormuşum. 

Cumaları, her cuma olmasa da ikisinden birinde ailenin erkekleri, çocuklar dahil cumaya giderdik, yunup paklanıp giyinerek cumaya hazırlanırdık. Cuma ve bayram günleri işler tavsayacağından, aksayacağından, canı sıkkın babamın yanına yaklaşılmaz olurdu. Her cuma olmasa da her bayram döneminde mutlaka annemle kavga koparır, burnundan soluyor olurdu. Ailesiyle bunu mutlaka paylaşırdı, kendi karnında tutamazdı. İş uğruna ölürdü denecek adamlardandır.

Demek böyle bir hadis, uygulama ve onun inancı olmasa cumayı, pazarı, bayramı yalnızca düşümüzde görecekmişiz. Babam bu kezliğine cumaya gitmemek için fazla diretirse, ben burnumdan soluyarak, edilgen şiddeti kendimde uygulayarak öcümü alırdım. Vücudumla demiş olduğum söz: “Yaptığını beğendin mi!” Söz verilen cuma askıya mı alındı? Düş kırıklığına mı uğradım? Orak biçiyorsam her yanımdan kan ter boşalacak kadar aşırı çalışırım; kendimi paralarım, nohut yoluyorsam hapaz hapaz yolarım.. O hırs ve acele içinde ürün tanelerinin saçılmasına aldırmam. Titiz ekin destelerim olurken o anlarda bütün destelerim alabruz tıraşı gibi saçılır. Ne yapayım, benim özümde de şiddet ve saldırganlık fazlaymış.

Ne yaparsa yapsın yine de babam sonunda gerekene teslim olmuş olurdu. Birinde götürmese, öbüründe burnumuzdan getirse de kendisi için cuma inanç zorunluğuydu. İşte rota o normale döndüğünde anam dahil ötekilerimiz derin nefes alır, “oldu bu sefer” gibisinden gözlerimiz parlamaya başlar. Adeta cuma bayramı karşılığında ödünler vermeye hazır hale gelirdik. Örneğin cuma sabahı kısa süre, kuşluğa kadar hep birlikte çeyrek günlük değil, çabayla yarım günlük iş çıkartırız, ekstra güç harcarız.. Uslu durma sözü. Cumaya gittiğimiz Seki’de para harcama için ısrar etmeme. Bir kısmı sözel, pazarlıksal ödünler değil, içeriden. Ama muhatap babamın algıladığını bilir şekilde. 

Tabii cuma için yıkanma faslı her zaman çok özeldi. Yıkanacak, suya’tınacak herkes anamın elinden geçerdi. Babam bile değil, özellikle babam. “Herifinin çarşı pazarda temiz, ve iyi giyimli olması kadının şerefidir,” derdi anam. Acaba yıkamaya paklamaya değin bir saplantısı mı vardı? Yaşlıların yıkanması da ondan geçerdi. Yaşlı konukları, komşu evinde yalnız yaşayan Süleyman dede gibi yaşlı akrabaları. Hem bunlar babamın akrabalarıydı, kendinin değil. İlyada’daki toplum düzeninde de konukların yıkanması o evin ve hanımın sorumluluğundaymış gibi bir Azra Erhat bilgisi anımsıyorum. Öylesine o soydan, güneydeki Troya’ymışız gibiydik. Yıkanınca saçlarımızın ışıl ışıl olması gerekiyordu. Bu erekle gerekirse tırnaklarını çapa gibi kafa derimize saplar, zımparalardı. Tenekede pıynar ağacının külü üstünde yatıştırılmış kaynar su ile yıkanınca saçlar çok güzel parıldardı. Bazen kil de ekler, saçı başı kille yıkardı. Yıkamayla ilgili terimlerinden biri ezinmekti mesela. Anlaşılır. Bir kadın tarafından yıkanmak racalarda, şeyhlerde rastlanacak lükstür. Banyodan sonra en güzel gömlekler giyinilir, kolonya sürünülür. Gerçekten hepimiz taptaze yemelik olurduk. 

Ailemde nedense sadece anne kokusunu unutmuş sayılırım. Dolambaçlı düşününce bunun ondan ayrılabilmekle ilgili bir dalavere olması mümkün. Anne ve kız kardeş kokularını ihmal etmem dışında babam, iki erkek kardeşim, dedem, kendim çok güzel kokarız. En son güzel kokanlar kervanına Özcan’ın oğlu da katıldı. Ten kokusuna güvenim en utangaç, kendine güvensiz zamanlarımda bile tutamağım olmuştur. Hepimiz giyindiğimizde -babam giyinmeyi bile bilmez, onu da baştan sona annem giydirirdi, belki iki uyanık karşısındayız- annem karşısına alıp seyreder. Çok beğendiğinden, “Çocuklarım, buduranızı (apışarası) kaşıyın, götünüzü kaşıyın, nazar olmazsınız, ceplerinize de çöreotu koyayım,” diye oramızı buramızı otlar üfürüklerdi. Sanırım bir kız üç oğlan çocuk anası oluşuyla ilgili, gözlere sokmadığı bir gurur kibir içindeydi. Çevresiyle, rakibe kadınlarla her konuda olduğu gibi buralarda da aşık atıyor, sessiz zaferler kazanmaya bakıyordu.

Cuma namazı dindar ve toplumun içinde, tanımlı olmanın çok incelikli, işleyen bir yoluydu diyebilirim. O mini cuma bayramı kendini hep tekrar üretirdi. Cemaatin içinden ruh olarak dışarı kaymaya başladığımda büyük bunalım yaşadım. Üniversite kopilliğimin başlarıydı. Artık ben sizin bildiğiniz, büyüttüğünüz çocuk değilim. İnançsız, tanrısız kalmış, tanrıyı kendimce kovmuş bulunuyorum. Böyle de saygı görmek istiyorum. Ben inandığını ve inanmadığını açıkça söyleyen, sorumluluğunu alan biriyim. Kendimden bu önemli bir beklentim.. Demek istediysem de, babama açılmaya gittiğimde sözleri itirafları içimden çıkaramadım. Otoriteyle baş edemeyen, saygı hele sevgi kaybından korkuyla soysuzlaşan sinik halimi görüp, ikiyüzlülüklerimi katmerlendirdim. Ondan sonra, onların yanındayken bir süre inanmadan gündelik yalancı otomat namazı kıldım. Aslında abdestsiz mabdestsiz camiye gittiğim oldu. Ezbere bildiğim duaları bilerek unutmaya çabaladım. Çocukluğumda öğrendiğim duaları, sureleri unutmayacağıma dair kendime söz verir, yaşıtlarımla ailelerden onay ve sevgi alma rekabetinde ön almaya çalışırken, geleceğe yönelik bahse de girerdim. Zorla da olsa unutabildim duaları. Yalnız, aile içinde değilken, dinsizleşme sayesinde eylemsiz müslüman olmayla ilgili ikiyüzlülükten büyük oranda kurtuldum. Özü sözü bir, sorumsuz borçsuz oldum. Rahatladım.. O kendini açamama, savunamama sorununu Tarsus Adana ikliminde arkadaş omzunda ağlayıp yumuşattım. Yavaş yavaş kendi olduğum kadarını kabullendim.

Şimdi bakıyorum, geçiş dönemindeki karışık kafayla bile, gözüme yakınlarla birlikte cumaya pazara gitme çok güzel geliyor. Pazar derken, bizim Seki bucağının pazarı da cumaları kurulurdu. Alışveriş için cuma en uygun gündü, bir taşla iki kuş vurulurdu. Seki pazarının artık sürekli sabit alanı var. Hala cumaları büyük pazar oluyor. Cumadan namazdan çıkıp acıktığımızda, hemen babamla bir veya birer fırın ekmeği omuzlardık. Yolsuz günümüzdeysek çılka yani kuru kuruya yer, bonkör varsıl günümüzdeysek ekmek içine helva koydurur yerdik. Yazları karpuz da alırdık. Karpuz hemen cumada yemek için değil. Annemin en favori atıştırmalığı. Anamın ve evin hediyesi olarak karpuz alır, dönüşte ikindin veya akşam karpuzu keserdik. Ekmek yanına katık olarak lokum aldığımız olurdu. Sade lokum bisküviyle (püsküüt) birlikte eve götürülecek kırıntıların başlıcası. Misafire de yarar. Lokum sonraları İstanbul’da yalnız yaşarken, ucuzunun peşine düştüğüm, evde hep bulundurduğum, arkadaş alaylarına yol açan, kuru üzümle dönüşümlü yastık altı afrodizyağımdı.

Dinden inançtan kolayca hızla kültüre, anılara dalıyorum. Her şeyi buradan yürüyerek evcil ve insancıl hissediyor, yordama çeviriyorum. Ruhum için bu geçişler eşdeğer mi, kaçak güreşme ve borç altında kalma mı bilmiyorum..

22 Kasım 2013

İNSAN MI PEYGAMBER Mİ?

Hz. İbrahim’in Yahudilik ve Hristiyanlıkta İshak’ı, İslam’da ise İsmail’i kurban ettiğine inanılır. İbrahim İslam’a göre peygamber, Yahudi ve Hıristiyanlıkta din büyüğü imiş.

Gene Yusuf Yahudilere göre din büyüğü, İslam’a göre peygamber. Bunlar ne fark ettiriyorsa? Ben kendimi çıplak haldeyken bile rütbeye, etikete bakıyor gördüm. Keza Yakup hakkındaki farklar benzer biçimde. 

Burada şu fark oluyor edebilir. Bir birey peygamber olduğunda onu normal eleştiri süzgecinden geçiremiyor, kendisine alıcı gözle bakamıyoruz. Peygamber olunca ya ondan hoşlaşmaz uzak durursun, ya da sevmen veya itaat etmen gerekir. Kahramanımız silsileden bir büyük olunca insani özellikler, ele geçirdiği güçler ve yapısındaki zaaflar daha normal yani olağan gelir. Kendini onunla daha kolay karşılaştırırsın. İstersen nefret ve sevgi çağlayanı olmaksızın özdeşleşebilirsin. Kutsal ile özdeşimin (bir olmanın) olanaklı veya olanaksız olmasına göre dinler ve mezhepler çok net iki bölüğe ayrılabilir. Hatta kabaca doğu ve batı ilahiyatı diye bile ayrılabilir. Ortadoğu doğu batının karma olduğu mekan-zaman.

Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanını okurken.. Başka bir çok bakış açısından önce, bu insanlar gayet normal, eleştirilince hop diye gerilemiyor, pısmıyorlar. Lanetlenirlerse bir de üstüne kendilerini lanetlemiyorlar. İyi kötü yaşayıp gidiyorlar diye gözlemlemiştim. İçerdeki insana yaklaşma, hakkında fikir edinme kolaylığı bulmuştum. Galiba o mitolojide adamlar peygamber değil, din ulusu/büyüğü olduklarından, sayfalar ilerliyor, bir türlü mutlu son, müjdele(n)me gelişmiyordu. Bu beni bir yandan tedirgin ediyor buna karşılık geriden geriye rahatlatıyordu. Yusuf hapishanedeyken gelecek kaderlerini öngördüğü iki adama (birini kurtuluş, birini ölüm/idam bekliyordu) kehanetinin ilk bölümünü söyleyip, sözü “Kendinizi bir bok sanmayın, hepiniz aşağı yukarı aynısınız,” mealinde belki kurtulanı da rahatsız edecek şekilde bağlıyordu. Sonra sonra, Yusuf’un büyük başarılarına, onurlandırılmasına rağmen baba Yakup ölür ayak soyunun liderliğini, ona değil, bir ton eleştirdiği abilerinden birine bırakıyordu. Hatta “Peygamber değilsin,” veya “olmadığını biliyorsun değil mi..” gibi sözlerini okurken üstünden hızla geçerek düşünmemiş, göze batıcı işlenişi inkar ve ihmal etmiştim.

1 Kasım 2013

RÜYAYA İLK ADIM

[Yazıya vesile olan Selin Erkişi’ye minnetlerimi sunarım.]

Rüyanda ev veya araba gördüğünde o genellikle benliğin, ruhundur. Benliğinle, yaşamınla ilgili şeyler söyleyecektir. Senin rüya evinin girilmedik, kullanılmadık odası muhtemelen saf veya ilgisiz kalmış, dokunulmamış, kimseye açmadığın, dokundurtmadığın ruh kısımların demek olabilir. İyiye karşı kötü, veya kötüye karşı iyi kontrastları içerebilir. Üstünde fikir oynatmak, çağrışım yapmak gerek. Kişinin rüyanın geneli için ne hissettiği, içindeki belli görüntüler temalar hakkında ayrıca ne hissettiği üstüne düşünülmeli. Ayrıca söyleşerek birine açılmak tarzında olabilir. Açılınan kişi (düş yorumu arkadaşı) biraz düşten anlıyorsa soft sorularla rüya ve imgelerde gezinmeye yardım edebilir. Yol arkadaşının kendine ait güçlü imgeleri, tahminleri varsa sakınmadan söyleyebilir. Düş yorumlamak kişiyi öldürmek, asmak anlamına gelmez. Düş imgeleri güçlüyse plastik olarak dönüştürülebilir. Düşün resmi yapılabilir, grup içinde diğer bireylere roller verilerek drama biçiminde düş oynanabilir. Rüyada simge dili bilmek işe yarar, yol gösterir. Ayrıca çağrışım, yani içe bakış ve diyalog içinde çağrışım gerekli ve uygun olabilir. 

Rüyada olmayan, aksayan işler, yaşamda tamamlayamadığın, veya halletmiş göründüğün halde bitirmediğin işlerin olabilir. Bitmemiş işler dosyası. Örneğin köpek, kurt imgesi erkek simgesi olup erkeklerle ilişkinin unsurları olabilir. Veya aynı zamanda kendi eril yanın olabilir. Asıl rüyanın yan sahnesi olarak görünse bile tekrar eden rüyalar veya rüya parçaları önemlerinin altını çiziyor sayılmalıdır. Uyanıp tekrar yattıktan sonra kaldığı yerden devam eden düş de öyle. Bir de uyandığında aşırı güçlü duygular üreten düş, kendisini unutmana direniyor, düşünmeni, çözmeni, eğilmeni istiyor olabilir; bu da bir önemlilik göstergesi. 

Düşte evinin pejmürdeliği ruhunda görünenden/bildiğinden daha fazla yara, incinme var demeye gelebilir. Maksimum hızla, minimum ipucu bırakarak olay bölgesinden, bir yastan kaçmış olabilirsin. Bir de yalnız devam eden yaşamında, düş kırıklığına uğratıcı her durumu “zaten” ile başlayan, aynı çukura, acıdığın ve acındığın bölgeye göndermiş olabilirsin. Ya kaçınılmaz, ya seçilmiş yeğlenmiş travma gibi. Veya “acımadı ki” tavrı, becerisi gösterdiysen, bu pahalıya oturmuş, yormuş olabilir. Düşündeki harap ev yorulmuşluğunun, eski yorgunlardan oluşunun görüntüsü olabilir. 

Evin oda sayısı, ya da düşteki sayılabilir, sayıya işaret eden unsurlar belli yaşına veya gerçek yaşamındaki sayıyla ifade edilebilir bir unsura işaret edebilir. Gene köpek, kurt heyecan olarak korku olarak arzu demeye gelebilir. Kediyse kadın imgesi olarak kadınlarla ilişkine ışık düşürebilir. Hem düşte hem uyanık yaşamında. 

Örneğin hırsız korkusu.. Ya hırsız kalbini çalarsa? Halin nice olur? Her yeni ve kritik evreden geçen ilişkin, veya yaşam dönemecin bu düş parçalarını davet ediyor olabilir. Kadın düş görücü için erkek karakter aynı zamanda baba telafisi, bir duygusal ilişki pürüzünü temizleme umudu olabilir. Hiçbir kayıp yaşamamış bireyler bile dönemsel aşık oldukları anababalarından belli düşkırıklıkları yaşamıştır. Yeni ilişkiler hem eski çamur çukuru tehditleri hem de virajı son anda doğru şekilde alma olasılıklarıdır. 

Kurtarma yazılıları ve bütünlemeler hiç bitmez. Ta ki o konudan gelen sorular artık soru gibi gelmeyene dek, spor olana dek. Yaşamımızda her an her yaşın ve her akademik sınıfın, yüksek lisans ve doktoranın soruları havuz, hatta okyanus gibi aynı anda sorulmakta bizlere boca edilmektedir. Biz yaşamda atlattıklarımızı çözdüklerimizi soru gibi algılamayız. Sıramız gelmeyenlerden, orayı görmedik dediklerimizden kırık not almayı da önemsemiyoruz. Kaldıysam kaldım. Sorumluluk başlıklarını adeta yaşımız, konumumuz ve esas kendimiz belirliyoruz. En sıkı sorular tam gündemimize uyan, hem geçersek sevindirecek hem yapamazsak çalışmadık, görmedik diyemeyeceğimiz sorular. İyi ilişkiler bize peynir ekmek gibi gelmez. Biraz sert bir güreşi kapışmayı sağlayan ilişkiler iyidir, onun gibi. İddia olmazsa para ve heyecan yok. 

Kısa notlar halinde kenara yazdığın düşlerin bile uzun ömürlü olabilir. Hakkında konuşacak birilerini bulabilirsen kabus şölen olabilir. Kabus dahi kendinden, içinden sana hediyedir. Rüya hem kişiliğine, dünyayı algılayış ve yaşayışına gönderiyor, hem de gündelik hayatının, bugününün bilmecelerini soruyor, gündemini ortaya seriyor. 

Bazı duygular düşte kendi paralelinde, bazı duygular ise zıtlarıyla sahneleniyor. Aşırı eğlenceli bazı düşlerinde hüznü araman gerekebilir. Bazı ürkünç düşlerin ise boşaltıcı biçimde çalışabilir! Genellikle bir düşte yakın mesafe yakın zamanı, uzak yerleşim uzak zamanı göstermenin düşsel yolu olabilir. Birincisi, unutmayalım düş neyse odur, illa anlamı büyük olmayabilir. Düş kendi başına değerlidir. İkincisi, düş bir şeyler söylüyor olabilir ve bunu ortaya çıkarırken mantıklı ve mantıkdışı bütün araçlar kullanılmalıdır. Adeta bir kerelik komple gizemmiş gibi. Genelde işleri nasıl yaptığımızı bilmek yol gösterir, düşte de işe yarayan ön şablonlar bulunur. Her gezinti yine de kendi kolaylık-zorluğunu ve deneyimini dayatır, tattırır.

18 Ekim 2013

KAGEMUSHA (1980) – AKİRA KUROSAVA

Filmde dublör/gölge savaşçı rüyasında efendi Shingen’in canlanıp peşine düştüğünü görür. Olağanüstü bir kabus-rüya sekansıdır. Renkleri Akira Kurosava’nın Yume (Düşler) filminden daha rüya ve daha resimdir. Dublör hem efendi Shingen’in peşinden gelmesinden tırsar, hem dönüp gidecek olunca o peşine düşer. Yokluğuna da katlanamaz. Kabustan uyandığında tek gördüğü kendisi ve gölgenin aslı olduğu halde, milyonlarca kişinin etrafını sardığını söyler.

Birinin “dublör”lüğü filmin içinde geçtiği gibi “çarmıha gerilme”ye benzer olmalı. Belirli bir rolün dublörlüğü de ölümüne zor, belirsiz bir rolün dublörlüğü yani bildiğin yaşamak da. Bir rolün içi nasıl doldurulacak, nasıl yaşar ve inanılır hale getirilecek? Veya al tersini, nasıl inanılmaz hale getirilecek? Rol nasıl rafa kaldırılacak? Rolü takınmaktan, hizmetçisi olmaya geçiş nasıl fark edilecek ve kaçınılacak? Gölgeni avlayamazsın, yok edemezsin ve ondan kaçamazsın da. Gerçeği avlayabilir, hükmüne tekeline alabilir, istemle gerçekten kaçınabilir misin? Aslının karısı senin dublör olduğunu anlamazsa dengeni, rolünle mesafeni koruyabilir misin?

Oyunculuğa, role girmeye çok güçlü bir yorum-katkı Carlos Castaneda’nın Don Juan’ın Öğretileri, Bir Başka Gerçeklik ve İxtlan Yolculuğu ile başlayan, on iki kitaplık serisinde geliyor, öneririm.

Yaşlı Kurosava Kagemusha’da rakiplerin, gözlemcilerin olmayana ergi ile uyanık kalmalarını sağlam vermiş. Savaş taktik ve stratejileri bunun için güzel format da, insan gene de bazen Kurosava militarist miydi, güce tapar mıydı şüpheleniyor. Tövbe, güç severlik varsa da saf olamaz, şiddetten rahatsızlığı besbelli, yer yer umutsuzluk ölçüsünde hem.

Shingen’in oğlunun acısı da kompleks boyutlarında: “Kaleyi fetheden benim, takdiri gören düşmanı korkutup kaçıran merhum babam. Gölgesinden bir türlü kurtulamıyorum.” Bütün klanı yok eden sadece geciktirilmiş reel politik mi, oğulun zembereğinden boşalması mı?

Dublörün, maskesi düştükten sonraki hali, bütün sosyal kabuk ve örtülerinden soyunmuş, oluş eşiğindeki birey noktası. Elbette hüzün, düş kırıklığı var. Ego, kabarık narsizm parçalanmakta. Peşinden ne gelecek? Bu ölmeden önce ölmek olabilir mi? Yoksa dublör suflörsüzlüğe dayanamayacak mı?

Müzikleri, sessizliği kullanmakta mahir Japon müziği, davulları, No tiyatrosu sahneleri, dönemsel  ve kültüre özgü tüm belli başlı törenler.. Sondaki debelenen, can çekişen at sahneleriyle akıldan çıkması zaman alacak bir film.

ARİRANG (2011) – Kim Ki-Duk

“Aldırmaz sevgilim,

Affet seni terk ettim.

Arirang tepeleri, arirayo!”

  • Her ikimiz ölünceye dek ayaklarımız acı çekecek.
  • Tabanca yapımı meğer bir demir oymacılığıymış, arınma ve odaklanmaya hizmet edebilirmiş.

Kim Ki-Duk’un önemli bir iddiası: “Yaşam hep sadizm ile mazohizm arasında salınır.” Ya kendine daha çektirirsin, ya karşındakine eziyet edersin. Bu durumda yaşam sarmalında büyütücü, oldurucu gözle gördüğümüz kefaret-ödeşme-affettirici çile mazohizm midir? Kefaret ile mazohizm ne kadar aynı, ne kadar farklı olabilir?

Kim Ki-Duk’un tabancayı karşısına kurup beklemeye dalması depresyonu gayet iyi anladığını gösteriyor. Fotoğraf makinesiyle (Canon 5D Mark) kendi kendine, doğal ışıkta çektiği filminde içini bol bol dökmesi, küfretmesi, bağırması, şarkısını söylemesi, uğradığı ihanetleri, zanlarını anması, dahası yaptığı tabancayla bizim Eşkıya gibi binalara dalıp dalıp intikam alır gibi yapması hem depresyonunun temelini hissettiriyor, hem ona zamansız bir intiharın kapısını örttürüp çıkış kapısını aralatıyor. Kendi içinde bölünmesini; gölgesiyle konuşma, kendini kötüleme ve biteviye yanıtlar bulmayı, boşluğa dökülmeyi ve başarıyı, anlamı özlemeyi, anlattığıyla içinde yaşadığı farkından acı çekmeyi çok güzel anlatıyor. 

Durağan, kurgusuz, kasmasız filmiyle hem eylemsizliğini aşıyor, hem becerikli Kim Ki-Duk imgesini, kendi efsanesini parçalıyor. Yoluna devam edebilmek için eski putlarını kırması veya yönünü onlardan çevirmesi, hazırki esvaplarını çıkarıp soyunması gerekiyormuş. Çadır-karavana taşınması, aralıksız 3 yıl kenara çekilerek yaşaması buna hizmet ediyor, etmiş. Eski filmlerinden, büyüyüp evden ayrılan çocuklarıymış gibi gözyaşlarıyla ayrılıyor. Her başarı insanın ayağına da dolanıyormuş. Onu da bildik. Adını “Başarı baş ağrısıdır,” diye koyduk.

Burada Kim Ki-Duk’unkiyle diğer sanatçılar arasında bir durum ortaklığı var: Büyük sanatçılar, belki bazı küçükler de, yaşamın bir yerinde bir yaratma bunalımına düşüyorlar. Bu uzun olabilecek bataklık evresi sanatçının bir üretme ve yaratım otomatı olmamasını garantiye alıyor. Sorgulanmadan, riske ve acıya saplanmadan yaratma yok. Ben bir düzenbaz mıyım? Kolay formüllerle alkış ve onay mı derliyorum? Söyleyip yaptıklarımın bir değeri var mı? Dediklerimle yapıp olduklarım arasındaki mesafe-uçurum beni yutar mı? Bazı sanatçılar en başarılı anlarında varoluş uçurumundan aşağı düşebilirler. Bu onların yok olmayı hakketmişliğini değil, sanatçı bunalımının şakası olmadığını gösterir. Duygusal kalımsızlığı varsa ürün yayınlatma veya ürünü yaratıp ortaya çıkartma anları boşluğa düşmek için en uygun zamanlar. Bazen bu dönem tam da “neden ve nasıl böyleyim”i içeren bir sorgulama ürünüyle hem ifade ediliyor, hem aşılıyor.

YAY / THE BOW / HWAL

Samaria’nın Vasumitra (fahişe) kızı Hwal’da Vasudeva’nın (Kayıkçı Budha) çömezi pozisyonunda oynuyor. Gene monk/çömez, usta/çırak ikililerinden. Buradaki gerçek öksüz değil, buluntu, 10 yıldır teknede yaşatılan; ileriki kocası rolündeki ihtiyarın bütün sanatlarına az çok aşina; varı yoğu, dünyası o tekne ve ustası olan bir kızcağız. Bu teknenin arada bir gelen müşterileri var. Balık tutmanın kolay, avantajlı olduğu bir yer mi bulmuşlar? Görmediğimiz karadan bir okçu/kemaneci, minik (o da çömez) tekneyle büyük tekneye müşteriler getiriyor. Aynı yay bir bakıyorsun ok atıyor bir bakıyorsun hipnotik veya yaralayıcı müzik eyliyor. Müşteriler adamla kızın garipliğine uyumsuzluğuna vurgu yapıyor, dalga geçiyorlar. Fakat çizmeyi aşan olursa kulağının dibinde vızıldayıp yanı başına saplanan tehditkar oku buluyor.

Öz Koreli olduğu belli olan okçunun şapkası Giyom Tell çağrışımı vermiyor değil. Adamımız Ki-Duk anlam bulutlarını komple kapsıyor da olabilir, yalnızca bize öyle geliyor olabilir. Öte yandan kız akla avcı Artemis’i de getiriyor ve ileriki gerilimlerde gizil gücü, çekiciliğiyle beraber doğrulanıyor diyebiliriz. Bakire tanrıçalık dahil. Beybaba ile ile ilişkisi dalgalı sularda, sosyal göz altında ve kendisi aynı zamanda Külkedisi Cindrella.

Tekne-tapınağın bir işlevi de Feleğin Çarkına ev sahipliği etmek. Büyük teknenin kenarında salıncakta sarkaç gibi süzülen kız-çömezin karaltıladığı tekne küpeşte resmine okçu her kehanet bakısında üç ok atıyor. Oklar kızı sıyırıp tekneye saplanıyor. Sonra onları çıkartan kız-çırak ustanın kulağına bir yorum fısıldıyor. Usta da bu yorumu müşterinin kulağına.. Duygular bakımından hedefi genellikle tutturduğundan, histerik kahkahalarla veya dehşetli redlerle karşılaşıyor. Bu kulaktan kulağa oyunu, üstünde ayrıca derinleşmeyi hak ediyor, başka çağrışımı olan? Balıkçı müşteriler bir ekip olan ikili-tapınak-fahişelerimize geliyor ve felekle karşılaşıyorlar. Yalnız usta fahişe-ermiş çok asabi, çömezine de tecavüzkar; kızın on yedisini doldurup kendi aralarında gerdeğe girmelerini bekleyemiyor. Herkeslerden kıskanıyor. Bir de kaderin onları bağladığını anladığı bir genç tebelleş ve kalımsız dengelerine tuz biber oluyor. Korunmaya, tutulmaya kalkışılan kız üstünden ortamca Kız Kulesi = Kız Teknesi = Kız Tekkesi olarak değerlendirilebilir.

Olma/erme mücadelesinde Ki-Duk en çok ikili mahremiyet ve karşılaşmalara güveniyor. Bu filmde de ikililerden gayrısı, bazen bol görünen olaylar ve renklerdir. Beklenmedik mantık dışı gelişmeler mesleğin hilesi sayılmakla beraber Hızır/Hikmet avamca söylersek “du bakali n’olcek” beklentili teslimiyetiyle açıklanabilir. Usta aynı zamanda anlaşılmaz, güvenilir, sindirilmez kahindir. Burada erkek çocuğun üçüncü büyük kişilik olarak belirmesi Ki-Duk’un Batıcıl üçlemelere yakınsaması. Öykünme denebilir mi? Kızın şakağına da üç renk nokta kakmıştı. Bir ara aklımıza kızla birlikte erkek çocuğun da nöbeti devralmakta olduğu, ermeye yatkın olduğu geliyor. Samaria’daki baba gibi burada usta kendi güneşini söndürüp batırarak, feda teslimiyeti ile yolu açıyor. Tutarlılığına ve huzuruna kavuşuyor. Karadan haberler, mesajlar alıyoruz. Ama Hwal filminde Ki-Duk karaya hiç ayak basmayarak aslolan içimdir, toplumunuzu, düzeninizi başınıza çalın diye kendi ülkesinin eleştirmenlerini ve bilumum tutucu veya çılgın toplumu karşısına alıyor gibi…

Hwal duygusal özdeşimle, taraf tutarak izlendiğinde tamamen ıskalanabilir, insanı çıkmaza sokabilir bir film. O nedenden olacak, hakkında bir usta film eleştirmeniymişim gibi; ayrıca filmin bir hikayesi yokmuş da olaylar anlık kalıplar ve örneklermiş, her şey çoktan geçmiş bir şakaymış gibi mesafeli; aralık ve soğukluk takınarak yazdım. Öbür türlü filmin ve yönetmenin benimle acımasızca oynayacağını, sırtımda ve ruhumda şaytani kırbaçlar şaklayacağını zannettim ve hissettim.

KİM Kİ-DUK VE SAMARİA FEDAKAR KIZ

Kim Ki-Duk’ta ağlama sahnesi/durumu çok önemlidir. Nerdeyse korku ve dehşetin sağladığı aydınlanmaya denk bir aydınlanma sağlar. Varoluşa katılmanın altı çizili görüntüleridir. “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, ve İlkbahar”da insanın her büyüme evresi adeta ağlama, ağlamalı bir açmaz tarafından mühürlenmiştir. Konuşmanın, iletişimin az olduğu Kim Ki-Duk sinemasında ağlama, gözyaşı yağmur ve vaha gibidir. İletişim azlığına bakılırsa ağlama yani uyanış çoktur denebilir. Ağlama bizim, seyircinin katılımına çok şey katar, içimizi dökmeye davet eder. Kahramanı veya yönetmeni yadırgarken; beni zorluyorsun, kabul etmiyorum derken; kendimizi ağlamalar aracılığıyla onun yanında, dibinde buluveririz. Ki-Duk haksız mıyım diye sormaz, yolundan gider. Karşılaşmamızı bekler, belki tuzaklar da kurabilir. Samaria Fedakar Kız’da da hem bir duygusal tutukluk, hem bitmeyen bir heyecan ve merak, hem iç ve dış çatışmalar, hem arada teyelleyici duygu sağanakları vardır.

SAMARİA – FEDAKAR KIZ

Filmdeki araba dere içinde su birikintisinde uzun zaman kalınca anlamca tapınak düzeyine çıkar. İlkbahar Yaz Sonbahar Kış ve İlkbahar filminin moduyla Samaria’ya bakalım. Artık baba usta kız çömezdir. Tapınak-çilehane-arabada az konuşulması normalleşir, anlamına kavuşur. Hatta arabada görülen düş istiareye dönüşür. Babasının kızı boğup dere kenarında kuma gömdüğü bu düş hangisinin düşüdür? Düş aracığıyla filmin gerilimine seçenek ve ikili çözüm de bulunmuş olur. Kızın düşüyse uyanma ile doğum ve viraj alma, yaşam değiştirme başlayacaktır. Babanın düşüyse limit görülecek, şiddet uçurumundan vaz geçilecek, direksiyon kıza bırakılarak kendini feda, kızın önünden ve yolundan çekilme başlayacaktır. Baba kızına sürekli Hıristiyan öyküleriyle yaklaşır. Sanırım Kim Ki-Duk aynı zamanda Batı ve diğer dünya izleyicisine fikrini hissini onların alfabesiyle vermeye çalışıyor. Ek çaba, festival numarası. Haneke’nin Amerikalılara altyazısız seslenmek gerektiğini bilip bir kereliğine Gülünç Oyunları’nı tıpkıbasım sahnelerle tekrar çekmesi gibi usta bir iletişim denemesi.

Birinci kızın kendini hipnotize ve doymuş (korkmuş?) şekilde pencereden atıvermesi bir senaryo sarkması mı? Birinci kız adeta Budist mutluluğun, azla yetinme anlamında Budist orucun hızlandırılmış bir özeti. Canlı hayattan çok kendine göre idealizm. Ki-Duk işler aynı zamanda böyle de yürüyebilir diyerek erkek fantezisi kuruyor sayılır mı? Samaria’nın babası mevsimlerin çıraklıktan büyüyen ustası gibi sakat, çıkışsız, arızalı biridir. İlkinin arıza damgası öksüzlük, baba-ustanınki ergen kızın çaresiz dul atalığı. Belki karı yası da buna katılabilir. Ermek için sonuna kadar gitme cesareti, inandığına ve zannettiğine uyma, karanlık tarafa ve kara yola teslimiyet temaları filme dış/yabancı kültürden yaklaşmak için ilginç kapılar.

Türk izleyici, popüler tarafından bağımlılaştırılmış, çerez filmlere alıştırılmış haliyle Ki-Duk ve filmini yadırgayabilir, bu olağandır. Birey izleyicide o kusurlar yoksa, giderilmişse tipik Batı tarzı filmlerden daha kolay duygu bağı kurulacaktır. Sanki benzer duygu altyapısına Doğu/Budist aşısı yapılmış. Onlara tasavvuftan yakınız veya küçük olasılıkla Uygur damarlarımız gıdıklanmakta.

Ki-Duk’un karakterlerini sinemasal olarak bağırtmaması, anlatmıyor gibi anlatması, yolunda yürüyüp gitmesiyle bize yakın ve davetkar. İzleyiciyi ezmiyor. İddiası ve söylemi var, ondan da geri durmuyor. Çatışmacı yanımıza da hitap ediyor. Ki-Duk kendi geçmişindeki iki besin kaynağını sonuna dek kullanıyor: Doğa ve tarım eğitimi, beş yıl deniz kuvvetlerinde çavuşluk. Bunun üstünden çok sayıda insan ve kişilik tipi görmüş. Onun dışında sinemasını geleneksiz bir boş levhaya (tabula rasa) yaklaştıran, biçimsel otoriter bir sinema eğitimi almayışı, sinemasal eğitimsizliği.. Değere ve özgürlüğe dönüş(tür)müş.

Uyanık Ki-duk, Batıya ulaşmayı her zaman çok önemsemiş. Türklerin ulusal özelliği onda kişisel olarak var. Biz köprü toplumuz, Ki-duk da köprü birey-sanatçı. Köprülükte tanış malzeme kullanma gereğiyle ben onu sıfır kavramlar, hiç ezber olmayan malzeme ve kalıplar kullanmamakta mazur görüyorum. Sevmemle de merhameti abartıyor olabilirim. O kendi köprülüğünü Paris’te aylaklık eder fotoğraf çekerken iç derininden hissetti, geliştirdi ve oluşana sahip çıktı sanırım.

Kişisel dipnot: O kadar  benzerleri var ki. Çok idealize yapıt, gerçek yaşam karşılığı yok denmesin. Ve ben de o kadar Samaria’yım veya o kadar Samaria olurdum ki. Veya belki de Fedakar Kız oluyorum. Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup’luğuna karşılık Gecikmiş Samaria’yım.

ZİYARET DÜŞÜ

[3 Nisan 2013]

Motosikletle bir yerden Mustafa’ya bir şey götürüyorum, veya ondan bir şey alacağım. Galiba motorda arkamda bir kızı da oraya taşıdım. Mustafalara varıyorum, iki katlı bir dairede oturuyorlarmış. Vardığımda vakit biraz geç olmuş. Evde yatma toparlanmaları var. Konukseverler, ama alışkın olduğum şekilde gösteremiyorlar. Ben utanmayla karışık özenle içeri girip üst kata çıkıyor, alacağım veya bırakacağım şey neyse onu hallediyorum. Evde bir sürü kişi varmış. Adeta yataklar, divanlar dolmuş. Ayrıca birkaç kişiye yere döşekler serilmiş, oraya kıvrılıyorlar, aralarından geçip dışarı çıkmak üzere aşağı kata iniyorum.

Aşağı kat şaşırtıcı şekilde daha boş, sanki sadece Mustafa’ya ayrılmış. Eşyası da az, adeta yok. Mustafa koca salon gibi yekpare katta belki bir yer şiltesi üzerinde. Sandalye var, yastığı arkasına alıp uzandığı yerden gazete okuyormuş. Artık o da kendinden geçmek üzere. Sessizce ‘Mustafa!’ diye seslenmeye çalışıyorum, o zamancık uyumuş. Gazete yana sıyrılmış. Dikkatimi çekiyor. Mustafa’nın yüzü yaz bekarı veya haham gibi koyu, uzun, kıvırcık sakalla kaplı. Yüzü orijinal yuvarlaklığında değil, çene köşesi belirginleşmiş, daha kemikli ve zayıf bir suratı olmuş. Konuşamadan ev dışına çıkıyorum.

Dışarıda biri esmer/kumral, biri sarışınca iki kız motora hazırlanmama eşlik ediyorlar. Biri oraya getirdiğim kız, biri de Mustafalarda kalan bir konuk olabilir. Montumu giyiyorum, çizmemi, diğer motor hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorum. Kızlar çok ilgili. Sarışın olanın hevesli olduğunu fark edip, ‘istersen seni bir tur gezdirebilirim,’ diye daha da iştahlandırıyorum. Galiba onlar orada kalıyor, yola tek başıma dönüyorum.

Dönüşte kahve gibi bir yere dalıyorum, konaklama gibi. İçeride yoğun bir kalabalık var. Gene gece. Bir platform üstünde yığılmış grup, bir de daha zeminde sandalye ve masalarda insanlar. Ben zemine ekleniyorum. İçeride bozguncu veya psikopat bir grup var, ortam gerilimli. Her an kavga başlatacak gibiler. Platform üstündekilerden biri, belediye başkanı gibi, sorumlu, ortam sahibi gibi biri kalkıp geliyor. Bozguncu grubun karşısına dikiliyor. Biraz bekledikten sonra ‘Ne yapalım, sizinle, içinizden biriyle dans edebilirim,’ diyor. Beter bir rezaleti önlemek için söylüyor bunu. Aşağılanmayı göze alıp sindirdiği anlaşılıyor. Kara grup yatışıp dağılıyor. Adam yorgun şekilde kalakalıyor. Adama, sanki bana hizmet etmiş gibi minnet duyuyorum. Ona teşekkür etme veya diğerleri adına özür dileme ihtiyacı ile bir şeyler söylüyorum. O sırada gözlerim yaşarıyor.

Çingeneler ve GATLİF – Yalçın Savuran

[Yalçın Savuran seminerinden serbest notlardır.]

İsfahanlı Hamza ve Firdevsi’de geçen bir çingene kökeni meseli varmış: Behram Gur’un yasası: “Yarı gün çalış yarı gün ye iç eğlen.” İran’a çalgıcı lazım oluyor. Hint kralına on iki bin çalgıcı göndermesi için mektup yazıyor.. Jadlardan Cengariler gönderiliyor. Bunlar yerleşmiyorlar. Ekme biçme yok. Çünkü onlara hayvan verilse kesip yiyorlar, tohumluk verilse ekmeden pişirip yiyorlar. Hindistan göçleri. Atila orduları. Istvan Szabo filmlerinde de var. Talan yoksulluk kıtlık oluyor. Hazar Denizi’ne hareketlenme oluyor. 9-12. yy.da ikinci dalga. Pen lehçesi. Romlar Anadolu’dan geçerek gidenler.. Üç büyük Çingene oymağı Rom, Lom, Dom. (Veya zaman içinde aynı sözcüğün değişimleri : DOM, sonra LOM, sonra ROM)

Çingene bayrağında Mavi-Yeşil-Tekerlek var: “Üstte gök, altta yer, biz özgür” gibi.

Mora yarımadası çingene sözcüğü etimolojisinde bir yere sahip, orada bir mekanın adı.

Avrupa’da yedi yıllık yerleşme/dolaşım beratı istiyorlar; karşılık ödeyeceklermiş. Başlarına bir kont atayan Sigismund. Çingeneler beratın damgasının taklidini yapıyorlar, böylece süreyi sınırsızca uzatıyorlar. At yetiştiriyorlar. Osmanlı sınırlarında normal tebaalar. Orduda 66 bin çingene varmış. Silah yapımı, deri, lağım, at yetiştirme. Kırkkilise (Kırklareli) çingene sancağıymış.

IV. Murat çingeneler at binmesin, gezmesin (yerleşsinler) diyor. Başlarına sorumlu olarak Çeribaşı atanması bu dönemden. Çeribaşı elli aileden sorumlu. Zengin olacak. Çingene vergisinin toplanmasından sorumlu. Tophane’de yakın zamanda da çeribaşı varmış. Türkiye çingene temsilcisi bir gadjo. Çingene değil ama çingenelere çok meraklı. Kendileri de ‘O bilir,’ diyorlar. Dünyada Roman deniyor. Soylulaştırma eylemleri. Terimler de öyle. Çingeneyi aşağılamadan dersen eski adı da tamamdır.

Fransa’da nerede görülürse görülsün çingene sınırdışı yasası varmış. 500 yıl sonra bile, Sarkozy’nin çingene yasa tasarısı aynı ruh ve biçimde. Katliamsız görece barışlı yaşadıkları yer Eflak Boğdan. Prenslikler bunlar. Manastırlara grup olarak bağışlanıyor. Manastır sınırları içinde yaşayarak korunuyorlar. Alınıp satılma olayları. Çingeneler çocuk kaçırır derler. Tersine devşirme toplamaları sırasında Hıristiyan aileler çingene çocuğu çalıp yeniçeriye kendi çocuğuymuş gibi veriyormuş.

Döngüsel geziyorlar. Rotaları var. Balat’a Fatih Sultan Mehmet yerleştirmiş. Ayı yetiştirenler, atçılar, oyuncular. Lonca mahallesinden çıkartılacaklar. Tarihten koparılacak. Lonca mahallesinin en eski sakinleri.

Yeryüzüne yakın olmak isterler. Öte yandan grupta, kalabalıkta her çingene reisi üstte oturmak ister. Kast sisteminden. O bakımdan apartman yaşamına uygun değiller. Temizlikleri farklı. Gadjo dilo onlara göre kirli. Onlarda bedenin üstü ile altı ayrı ayrı temizlenecek. Adet, lohusa döneminde kadın hiç bir eşyaya dokunmuyor. Kocayınca kadın ihtiyar heyeti veya kriz masası toplantısına katılabilir oluyor. Ölünce çingenenin eşyası kullanılmaz imha edilir. Eşya onun kendi ruhunu taşıyor. Ruh öteye gitmeli. İngiltere’de gacoya (yabancı erkek) ölen çingenenin karavanı satılabiliyor. Coğrafyaya göre eklenen adetler var. Osmanlı dönemin devşirmelerinde, çocuk alınınca kapıya çarpı işareti konuyormuş. Horoz kesme ve kanını kapıya çarpı çekmeyi aklına getiren Basil diye biri çıkıyor. Aziz Basil günü onun anısına horoz kesiliyor. 

Dr. Ritter Nazi Almanyası’nda ırk geliştirme ile uğraşıyor. Melezleri belirliyorlar. Ari olmayanlar toptan ilkeller. Toplama kampları. Sırbistan tam itaatle ülkeyi temizleyip sıfır çingene bırakıyor. Temizleniyor. Yaralı ölü asker karşılığı çingene kıyımı. 50 – 100: Her yaralanan Alman askerine karşılık 50 çingene öldürülüyor, her ölen Alman askerine karşılık 100. Para Yahudi’de var. Nazi vs Yahudi filmi ondan ötürü daha çok veya sık yapılıyor. 

Gatlif’in babası Cezayirli, anası çingene. Samiriye. Çocuk ve gençliğinde ufak suçlar işliyor. Islahevinde kalıyor. O zamanlar en iyi sinema salonlarında ısınıyor. Oyuncu kursuna gidiyor. Latcho drom: Güzel yolculuk. Saat anlamsız. Yarı belgesel onun filmleri. Kamerayı görünmez şekilde saklamıyor. Oyuncu kameraya bile baksa olur, tamam. Ölümde gözlere konan gümüş/demir para. Sandalcı öbür dünyaya taşısın götürsün diye. Hades yolculuğu için, ölenin ruhu iletilsin. Kaza, geri dönme (örneğin hortlama) olmasın diye.

YURT YEMEKLERİ

Hey günler.

1980’lerin sonları. Edirnekapı Öğrenci yurdunda eğleşiyoruz. Odamda benden başka bir amatör tiyatrocu basın yayıncı, bir amatör filozof hukukçu, bir komünist hukukçu (aynı zamanda part-time öğretmen), bir pazarlamacı imami, bir top tepikçi mimar (kendini büyük sorunlardan soyutlamış). Yan koğuşta ise memleket havalarını koklatan, yöre ağzını kaybetmemiş, başka türlü konuşamayan Burdurlu veteriner İboDaban.

Birimizin erkek kardeşi geldi, yurtta kaçak kalıyor. Olsa olsa abisiyle koyun koyuna. Çocuk istediği kadar okuyamamış. İş bulursa buluyor, çoğu zaman iş arıyor. Hatta o sıralar bazı geceler, gecenin on biri gibi yurtta bir duyurudur, hazırlanmadır gidiyor.. Öğrenciler ameleye giden kadınlar gibi toplaşıp, bir araca doluşup sabaha yakın kaç saatliğine konfeksiyona geçici işlere gidiyor. Bu kardeşimiz de fırsat kolluyor, zaman dolduruyor, barınabildiği kadar barınacak, iş bulursa o da doluşacak.

Akşamları Edirnekapı öğrenci yemekhanesinde az denebilir ücretle yemek verilirdi. Yemek bedava değildi. Mercimek yerine nohut yahut erimekten uçmaya yüz tutmuş ıspanak seçme şansın vardı. Kesemize göre sıraya girip yemek alırdık. Sıraya girmek askeri toplum, baskı altında yaşamak demektir. Kimlik kontrolü sıklığı da askerlik, on iki eylül sonrası göstergedir. İyi, o baskılar altındayken yasadışı ufak bir iş çevirebilmişiz, Metin’in kardeşi sürekli konuğumuz var. O da sıraya girer de, yemek ne kadar, ne ısmarlardı aklımda kalmamış. Ben ekmeğini anımsıyorum. Her akşam bir bütün ekmek alır, onu yemeğin yanında her seferinde bitirirdi. Yemek doymasının ana unsuru değil, paravanıydı. Ekmeği ıslatıp yutmayı kolaylaştıran su benzeri bir şey. Ne yapsın? Umarım çektiği zorluklar gönlünü karartmamış da açmıştır.

Yeme konusunda benim ünüm ise o dörtgen kahvaltılık reçel ve yağ kutucuklarını maksimum verimle kullanmaktı. Ne kadar ekmek yiyeceksem, ekmeğin ve kahvaltının sonuna kadar hiçbir kutucuğum ne erken biterdi, ne geç. Hepsi aynı anda senfoni gibi sonlanırdı. Bunu dikkatlere sunansa Ömer ve Metin’e konuk-akraba gelen üçüncü bir Ankara yurttaşı Nazif. Tutumlulukta çağ atlamışım, Nazif kendi yoksulluklarını bir tür bolluk görmeye başlamış. (25 eylül 2013)

SARTRE – VARLIK VE HİÇLİK

[Alıntı yazısı derlemek keyfe kalmış bir şeydir. Yalnız konu Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i olunca hem bütünüyle kitaba, hem seçkilerine çok büyük önem atfediyorum.]

Varolanı açığa çıkaran görünmeler ne içerinindir ne dışarının, hepsi de eşdeğerdir, hepsi de başka görünmelere gönderir ve hiçbiri ayrıcalıklı değildir.

Aynı anda saklıgücün [puissance] ve edimin ikiliği de ortadan kalkacaktır. Her şey edim halindedir.

Ama,kesin olarak diyebiliriz ki, dizinin nedeni olarak öz, görünmelerin arasındaki bağlantıdan başka bir şey değildir, yani kendisi de bir görünmedir.

Böylece bilginin varlığı, bilgi tarafından ölçülemez, ‘percipi’ tarafından kapsanmaz.

Şu halde bir felsefenin birinci adımı, şeyleri bilinçten def etmek ve onunla dünya arasındaki gerçek ilişkiyi yeniden kurmak, yani, bilincin, dünyayı konumlandıran bilinç olduğunu göstermektir.

Kendinin bilinci çift değildir. Eğer sonsuz gerileyişten sakınmak istiyorsak, kendinin bilincinin, kendinden kendine doğru dolaysız ve bilişsel olmayan [non-cognitif] bir münasebet olması gerekir.

Şu tabakanın içinde duran sigaraları saysam, o sigara grubunun nesnel bir özelliğinin açığa çıktığı izlenimini edinirim: sigaralar on iki tanedir.

Yine de bir döngü yoktur burada, ya da denebilir ki, “döngüsel halde” varolmak bilincin doğasıdır. Bu da şu terimlerle ifade dilebilir: her bilinçli varoluş, varolmak bilinci olarak varolur. Bilincin ilk bilincinin neden konumsal [positionnelle] olmadığını şimdi anlıyoruz: bilincin bilinci, bilinci olduğu bilinçle bir ve aynıdır. Kendini bir çırpıda algı bilinci ve algı olarak belirler.

Haz [plaisire]-mantıksal açıdan bile- haz bilincinden ayrılamaz. (…) Haz, haz bilincinden “önce” varolamaz -gücüllük [virtulalite] yada saklıgüç [puissance] formu altında bile. Saklıgüç halindeki bir haz, saklıgüç halinde olma(nın) bilinc(i) dışında varolmayacaktır, bilinç gücüllükleri [virtualite] yalnızca gücüllüklerin [virtulalite] bilinci olarak vardır.

Nasıl ki önce bir bilinç, sonra da, bu bilincin, renklendirilen bir su gibi “haz almayı” kabul etmesi yoksa, önce (bilinçsiz yada psikolojik) bir haz sonra bu hazzın bilinçli olma niteliğini bir ışık demeti gibi kabul etmesi de yoktur.

Bilinçten önce olduğu düşünülebilecek tek şey bir varlık doluluğudur ve bu varlık doluluğunun hiçbir öğesi, varolmayan bir bilince göndermede bulunamaz.

Bilinç hiçlikten öncedir ve “kendini” varlıktan “devşirir”. {Bu hiçbir şekilde, bilincin kendi varlığının temeli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, daha ileride göreceğimiz gibi, bilincin varlığının eksiksiz bir olumsallığı vardır. Yalnızca göstermek istiyoruz ki, 1) hiçbirşey bilincin nedeni değildir; 2) bilinç kendi varlık/olmak tarzının nedenidir.}

Gerçekten de, eğer bir şeyden “gelmesi” mümkün olsaydı, bilinç nereden “gelirdi”? Bilinçaltının ya da fizyolojik olanın belirsizliklerinden.

Ve mutlak, hiçbir şekilde bu deneyime görece değildir, çünkü kendisi bu deneyimdir. Bu yüzden tözsel olmayan bir mutlaktır.

Bilincin hiçbir tözsel yanı yoktur, o salt bir “görünüş”tür; şu anlamda ki, ancak kendine göründüğü ölçüde varolur.

Şu halde bilinen, bilginin içinde kaybolup gidemediği ölçüde, ona bir varlık payı bırakmak gerekir.

Dolayısıyla şu seçenekler belirmektedir: ya kendi varlığım içinde edilgin değilim, o zaman ilk başta kaynağı olmamış bile olsam etkilenişlerimin [affections] temeli haline gelirim -ya da varoluşuma varıncaya kadar edilginlikle malülümdür, varlığım dışarıdan edinilmiş bir varlıktır ve o zaman da her şey hiçliğin içine yuvarlanır.

Algıda, bilgi de baştan sona etkinliktir, kendiliğindenliktir[spontaneite]. Tam da salt kendiliğindenlik olduğu için, hiçbirşey onu alt edemeyeceği için, bilinç hiçbir şeye etkiyemez.

Nitekim, nesnenin varlığı salt bir varlık-olmayandır. Nesne bir eksiklik [manque] olarak tanımlanır. Nesne kendini saklayandır, ilke olarak hiçbir zaman verilmeyecek olandır, birbirini izleyen elden kaçan profiller halinde kendini sunandır.

Bilinç,kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır.

Tanrı’nın vermiş olduğu varsayıldığından, varlık hep belli bir edilginlikle lekelenmiş gibi görünüyordu.

Kısacası, kendinde-varlık, yaratılmış bile olsaydı, yaratma aracılığıyla açıklanamazdı, çünkü kendinde-varlık varlığını yaratılışın ötesinde sahiplenmektedir. Bu “varlık yaratılmamıştır” demekle aynı şeydir. Ama buradan varlığın kendi kendisini yarattığı sonucu da çıkarılmamalıdır, çünkü o zaman da onun kendinden önce olduğunu varsaymak gerekir. Varlık, bilincin olduğu tarzda kendi kendinin nedeni olamaz. Varlık kendi’dir. Bunun anlamı onun ne etkinlik ne de edilginlik olduğudur.

Varlık yoğun olumluluktur [plein positivite]. Dolayısıyla başkalık nedir bilmez: kendini, bir başka varlıktan başka olarak asla ortaya koymaz; başkası ile hiçbir bağ taşıyamaz. Varlık, sınırlandırılmamış bir biçimde kendisidir ve kendisi olmakla kendini tüketir.

Ya da en azından şu denebilir: varlığın artık varolmayan olarak bilincine ancak bilinç varabilir, çünkü bilinç tam da zamansaldır. Ama kendisi daha önce olduğu yerde bir eksiklik olarak varolmamaktadır, varlığın yoğun olumluluğu kendi yıkıntısı üzerinde yeniden biçimlenmiştir. Varlık vardı, şimdi ise başka varlıklar var: hepsi bu.

Mümkün olma, kendi-içine ait bir yapıdır, yani varlığın öteki bölgesine aittir. Kendinde-varlık, asla mümkün de, imkansız da değildir, o vardır.

Yaratılmamış, varlık nedeni bulunmayan, bir başka varlıkla hiçbir bağı bulunmayan kendinde-varlık, ebediyyen fazladandır.

Varlık bölgelerinin ilişkisi ilksel bir fışkırmadır ve bu da varlıkların bizatihi yapısının parçasıdır.

Her soruda, sorguladığımız bir varlık karşısında bulunuruz. Dolayısıyla her soru, sorgulayan bir varlık ile sorgulanan bir varlığı varsayar.

Böylelikle, olumsuzlama yargılayıcı edimin “ucunda” olacak, ama buna karşılık varlığın “içinde” olmayacaktır. Olumsuzlama, iki yoğun gerçeklik arasında sıkışmış bir gerçekdışı gibidir ve bu iki gerçeklik de onu talep etmez: olumsuzlama konusunda sorgulanan kendinde-varlık bizi yargıya gönderir, çünkü o, olduğundan başka değildir -ve baştan sona psişik olumluluk olan yargı da varlığa gönderir, çünkü varlığı ilgilendiren ve dolayısıyla aşkın olan bir olumsuzlamayı formülleştirir.

Dolayısıyla olumsuzlamanın bir insan-dünya münasebetinin ilksel fonu üzerinde belirdiğini yadsımak beyhude olur; dünya kendi varlık-olmayanlarını, onları daha önceden birtakım imkanlar halinde ortaya koymamış olana göstermez.

Eğer karbüratörü sorguluyorsam, bu, karbüratörde “hiçbir şey olmamasını” da mümkün gördüğüm içindir.

Nitekim, varlığın karşısındaki insan davranışları ile insanın Hiçlik karşısındaki davranışları arasında, gerçekten de belli bir paralellik saptadık; ve hemen ardından, varlık ile varlık-olmayan, ışık ile gölgenin oldukları tarzda, gerçeğin iki tamamlayıcı bileşeni gibi düşünmenin çekimine kapıldık.

Öz, Varlığa kıyasla her ne kadar dolaylanmış görünse de, öz yine de asıl kökendir. Varlık kendi temeline döner; Varlık Özde kendi kendisinin ötesine geçer.

Gerçekten de, hiçlik kendi kendisiyle yalın özdeşlik, eksiksiz boşluk, belirlenimsizlik ve içeriksizlik değil midir? Şu halde salt varlık ve salt hiçlik aynı şeydir. (…) Bu da, somut olarak, “gökyüzünde ve yeryüzünde, varlık ve hiçliği kendinde içermeyen hiçbir şey yoktur.” anlamına gelir.

Ne var ki, varlık-olmayan varlığın karşıtı [contraire] değil, çelişiğidir [contradictoire]. Bu da, hiçliğin mantıksal olarak varlıktan sonra gelmesini gerektirir, çünkü hiçlik önce ortaya konmuş, sonra yadsınmış olan varlıktır.

“Hiçbirşey bilmiyorum”; ve bu “hiçbir şey”, onun sorgulandığı olguların bütününü içerir. Sokrates bile, ünlü “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” tümcesindeki o hiçbir şey ile, kesin bir şekilde Hakikat olarak düşünülen varlığın tümüne işaret etmektedir.

İşte böylece hiçlik, varlığı dört bir yandan kuşatırken, aynı anda da varlıktan kovulmuş olur; işte böylece hiçlik, dünyanın konturlarını oluşturan olarak kendisini sunar. Bu çözüm, bizi tatmin edebilir mi?

Hiçlik, eğer varlık olarak taşınmıyorsa hiçlik olarak dağılıp gider, ve yeniden varlıkla karşı karşıya kalırız. Hiçlik, kendini ancak varlık fonu üzerinde hiçleyebilir: eğer hiçlik verilebiliyorsa, bu, varlıktan ne önce ne sonradır, ne de hiçlik genel bir tarzda varlığın dışında verilir, varlığın bizatihi bağrında, yüreğinde, bir kurtçuk gibi ortaya çıkar.

Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık, öyle bir varlıktır ki, varlığı içinde kendi varlığının hiçliği soru konusu olur: Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık kendi öz hiçliği olmak zorundadır.

Şu halde her türlü psişik hiçleme süreci, hemen önceki psişik geçmiş ile şimdiki zaman arasında bir kopuş gerektirir. Bu kopuş da hiçliktir işte.

Özgürlük, kendi hiçliğini ifraz ederek kendi geçmişini oyundışı bırakan insan varlığıdır.

Bu soruya hemen bir yanıt getirebiliriz: insan, özgürlüğünün bilincine içdaralması içinde varır; ya da başka bir deyişle, içdaralması, varlık bilinci olarak özgürlüğün varlık kipidir, içdaralması içindedir ki özgürlük kendi varlığında kendisi için sorundur.

Baş dönmesi uçuruma düşmekten değil de kendimi oraya fırlatmaktan korktuğum ölçüde içdaralmasıdır.

Bu bağlamda korku ve içdaralması birbirlerini dışlarlar, çünkü korkmak, aşkın olanın üzerine düşünülmeden kavranması, içdaralması ise kendinin düşünümsel kavranışıdır; biri ötekinin yok olmasından doğar ve biraz önce değinmiş olduğum durumdaki olağan süreç, birinden ötekine sürekli bir geçiştir.

Ama bu münasebetin bağrına hiçlik sızmıştır: ben olacağım kişi değilim. Öncelikle, zaman beni ondan ayırdığı için değilim. Sonra, şimdi olduğum şey, olacağım şeyin temeli olmadığı için değilim. Nihayet, hiçbir güncel varolan benim olacağım şeyi kesin bir şekilde belirleyemeyeceği için değilim. Yine de, daha şimdiden olacağım şey olmamdan ötürü (aksi takdirde şu ya da bu olmak beni ilgilendirmeyecektir), ben, olacağım kişi olmamak kipinde olan kişiyim.

Uçuruma yaklaşıyorum ve bakışlarımın onun dibinde aradığı benim. O andan itibaren kendi imkanlarımla oynarım.

(…)düşmekten duyduğum dehşet nasıl ki düşmekten sakınmak üzere beni belirleyemiyorsa, bu saiklerin intihar üretmesi de mümkün değildir. Genelde içdaralmasını kararsızlığa dönüştürerek ona son veren şey, işte bu karşıt-içdaralmasıdır.

Nitekim içdaralması bir mümkün olanın benim tarafımdan mümkün olarak kabul edilmesidir; yani bilincin kendi özünden hiçlik aracılığıyla kopmuş olduğunu ya da gelecekten bizatihi kendi özgürlüğüyle ayrılmış olduğunu fark ettiği anda içdaralması oluşur.

Eylem halindeki insanın bilinci, üzerine düşünülmemiş bir bilinçtir. Eylem halindeki insanın bilinci, bir şeyin bilincidir ve bilince kendini keşfettiren aşkından da özel bir doğaya sahiptir: bu dünyanın bir gereklilik yapısıdır [structure d’exigence] ve dünya da bu yapıda karşılıklı olarak bileşik araçlarla kurulan münasebetleri keşfeder.

Bundan çıkan sonuç da şudur: özgürlüğüm değerlerin biricik temelidir ve hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey şu ya da bu değeri, şu ya da bu değerler dizgesini benimsememi doğrulamaz. Değerlerin varolmalarına aracılık eden varlık olduğum sürece ben doğrulanamaz olanım. Ve özgürlüğüm, değerlerin temelsiz temeli olmaktan ötürü içdaralması içindedir.

Bundan anlaşılması gereken şey şudur: kaçmak istediğim şeyi zorunlu olarak, durmadan beraberimde taşımam gerekir, ama aynı zamanda da kendisinden kaçabilmek için kaçışımın nesnesini hedef almam gerekir; yani içdaralmasına ilişkin yönelimsel bir hedefleme ve içdaralmasından güvence verici söylencelere doğru kaçış aynı bilincin birliği içinde verilmiş olmalıdır. (…) Kısacası bilmezden gelmek için kaçarım ama kaçtığımı bilmezden gelemem ve içdaralmasından kaçmak içdaralmasının bilincine varmanın bir kipinden başka bir şey değildir.

Bu hiçleme gücü içdaralmasını içdaralmasından kaçtığım ölçüde hiçler ve içdaralmasından kaçmak üzere içdaralması olan varlık kendi kendini de hiçleştirir. İşte bu, kendini aldatma [mauvaise foi] adı verilen şeydir.

“Bilinç, varlığı içinde varlığının hiçliğinin bilinci olan bir varlıktır.”

Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendinde olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır.

İlkesel bir opaklık kendi niyetlerini başkasından gizlesin, başkası da yalanı hakikat saysın yeter. Yalan aracılığıyla, bilinç, yapısı gereği başkalarından gizlenmiş olarak varolduğunu olumlar, benin ve başkasının beninin ontolojik ikiliğini kendi çıkarına kullanır.

İçgüdü, kendi için varolmadığından ötürü, ne doğru, ne de yanlıştır. Sadece vardır, tıpkı kendinde doğru ya da yanlış olmayan ama yalnızca gerçek olan şu masa gibi.

Aynı biçimde sembolik edimlerde de bir doğruluk vardır: psikanalist o edimleri hastanın tarihsel konumlanışına, ifade ettikleri bilinçaltı komplekslerine, sansürün koyduğu baraja bağladığında keşfettiği, işte bu doğruluktur.

Kendini aldatma, bir tür çelişik kavramlar oluşturma sanatıdır, yani bir fikir ile bu fikrin olumsuzlanmasını birleştiren kavramlar oluşturma sanatıdır.

Kaldı ki hüznün kendisi de bir davranış değil midir, fazlasıyla acil bir konumlanışa karşı sihirli bir çare olarak kendini hüzünle duygulandıran bilincin kendisi değil midir?

Kendimi o [hüzün] olma yönünde duygulandırma ehliyetim yoktur.

Eğer kendimi hüzünlü kılıyorsam, bunun nedeni, hüzünlü olmamamdır; hüznün varlığı, kendimi hüzünle duygulandırma edimim aracılığıyla ve o edimin içinde elimden avucumdan kaçar. Hüznün kendinde-varlığı hüzünlü olma(nın) bilinc(i)ne sürekli bir biçimde musallattır, ama bu, benim gerçekleştiremediğim bir değer gibidir, hüznümün düzenleyici anlamı gibidir, yoksa onun kipliği gibi değil.

Hatta, bir içtenlik çabası özü itibariyle sonuçsuz kalmaya mahkum olduğuna ve daha onu duyurduğumuz anda beyhudeliğini yargı-öncesi [prejudicative] bir tarzda anladığımıza göre, söylemde, itirafta, vicdan muhasebesinde bile bir içtenlik çabasına nasıl girişebiliriz? (…) Ancak bu, kendimi bir şey gibi oluşturmak değil de nedir?

Şu halde, içtenlik şampiyonu olan kişi, aslında eşcinselden, ne ise o olamaması için ne ise o olmasını talep etmektedir. “İtiraf edilen günah yarı yarıya bağışlanmıştır” tümcesinin derin anlamı budur. Suçluya bir şey muamelesi yapmamak için, ondan kendini bir şey gibi oluşturmasını ister. Ve bu çelişki, içtenlik gerekliliğinin kurucu öğesidir.

İnsanın ne olduğunun sürekli dökümünü yapması, hiç durmadan kendini yadsımaktır, artık hiçbir şey olmadığı, saf ve özgür bir bakıştan başkaca bir şey olmadığı bir alana sığınmaktır.

Çünkü, gerçekten de, içtenlik niyetinin olabilmesi için, kökende, olduğum şeyi hem olmam hem olmamam gerekmektedir. İçtenlik bana bir varlık tarzı ya da özel bir nitelik kazandırmaz, ama o nitelik bağlamında, beni bir varlık kipinden bir başka varlık kipine geçirmeyi hedefler.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi ikna etmedim de: zaten ne kadar ikna olmuşsam, hep o kadar ikna oldum. Ve daha kendimi aldatmaya hazırlandığım anda bile, bu hazırlıklara karşı kendimi aldatma hali içindeyim.

Ama bilincin doğası öyledir ki dolaylı ile dolaysız onda tek ve aynı varlıktır. İnanmak inandığını bilmektir ve inandığını bilmek de artık inanmamaktır.

Olumsuzlama bizi özgürlüğe, özgürlük kendini aldatmaya ve kendini aldatma da imkanın koşulu olarak bilincin varlığına gönderdi.

Varlık kendine mevcutsa, bunun nedeni varlığın tümüyle kendi olmamasıdır. Mevcut olmak, örtüşmede dolaysız bir yozlaşmadır, çünkü ayrılığı varsayar. Ama şimdi de kendimize “özneyi kendisinden ayıran nedir?” diye sorarsak, bunun hiç olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

Bilinç olmak bakımından bilincin varlığı, kendi kendine mevcut olarak kendine mesafeli varolmaktır, ve varlığın, kendi varlığı içinde taşıdığı bu sıfır mesafe de Hiçliktir.

Hiçlik, bir varlığı bulmanın, ortaya çıkarmanın mümkün olduğu gibi bulunmaz, açılıp ortaya çıkarılmaz. Hiçlik her zaman için bir ötedir.

Dolayısıyla hiçlik bu varlık boşluğudur, kendi-içini oluşturmak üzere kendindenin kendiye doğru bir düşüşüdür.

Hiçlik, varlığın varlık tarafından soru konusu yapılmasıdır, yani tastamam bilinçtir ya da kendi-içindir.

Hiçlik, varlığa özgü bir imkandır ve onun tek imkanıdır.

Böylece bilinç, hiçbir durumda kendini olmaktan alıkoyamaz ama yine de kendi varlığından tümüyle sorumludur.

İnsan-gerçekliği önce varolup daha sonra şundan ya da bundan eksik kalan bir şey değildir: öncelikle eksiklik olarak ve onda eksik olanla dolaysız sentetik bağlantı içinde varolur.

Ve Tanrı, baştan sona olumluluk ve dünyanın temeli olarak hem ne ise o olan bir varlık, hem de kendinin bilinci ve kendinin zorunlu temeli olarak ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlık değil midir?

Şu halde insan-gerçekliği, doğası gereği mutsuz bilinçtir ve bu mutsuzluk halinin ötesine geçmesi imkansızdır.

Aynı zamanda hem ızdırabım olmak hem de ona maruz kalmak isterim, ama benim dışıma taşmasını istediğim bu devasa ve donuk ızdırap beni durmadan sıyırıp geçer ve ben onu kavrayamam; benden, kendime acıyan, sızlanan, kendisi olduğum bu ızdırabı gerçekleştirmek için ara vermeden ızdırap çekme oyununu oynamak zorunda olan benden başkasını bulamam.

Izdırabım ne değilse o olmaktan, ne ise o olmamaktan ötürü ızdırap çeker; kendine kavuşmak üzereyken hiç aracılığıyla, bizatihi temeli olduğu o hiçlik aracılığıyla kendinden ayrılıp kaçar.

Izdırabım, ancak o yoğun ve namevcut ızdırap karşısında yeterince ızdırap olmama(nın) bilinc(i) olarak ızdırap olabilir.

Değer, bütün öteye geçişlerin ötesine geçerek onları kuran ötedir, ama ben asla kendimin ötesine geçip ona yönelemem, çünkü tam da kendi öteye geçişlerim onu varsayar.

Bulut “saklıgüç halindeki yağmur” değildir, kendindeliği içinde, belli bir ısı ve belli basınç durumunda tam da neyse o olan belli bir miktardaki su buharıdır. Kendinde-varlık bir edimdir.

Ne isem düpedüz o olmak yerine, ne isem o olma Hakkı olarak olduğum zaman imkan vardır.

Mümkün olan, kendindenin hiçleşip kendi-için haline gelmesinin yeni bir veçhesidir.

Gerçekten de, bir susuzluğun susuzluk olarak kendi yokoluşuna yöneldiği doğru değildir; hiçbir bilinç, olduğu haliyle ortadan kalkışını hedeflemez.

Arzunun olmak istediği şey, doldurulmuş bir boşluktur, ama kendi doymuşluğunu, tıpkı bir kalıbın içine dökülen bronzu kabın biçimlendirmesi gibi biçimlendiren bir boşluktur.

Doymuşluğa eşlik eden değişmez düşkırıklığı, o pek bilinen “Hepsi bu muymuş?” duygusu da buradan gelir; doyumun verdiği somut zevki değil, kendi ile örtüşmenin silikliğini hedef alır.

Zaman fenomenini bütünlüğü içinde irdelemiş olsalardı görürlerdi ki “benim” geçmişim öncelikle benimkidir, yani benim olduğum belli bir varlığa göre varolur. Geçmiş hiç değildir, şimdiki zaman da değildir, ama belli bir şimdiki zamana ve belli bir gelecek zamana bağlı olarak bizatihi kendi kaynağına aittir.

Hayatta kalan birinin somut geçmişinin teknesine alınarak kurtarılamamış olan ölülere gelince, onlar geçmiş değildirler, kendileri de geçmişleri de yok olup gitmiştir.

Yani geçmiş, örneğin, benim kendi dolmakalemimin dışında kaldığım gibi, kendisinin kesinlikle dışında kalan şimdiki bir varlık tarafından edinilemez.

Geçmiş, şimdiki zamana gerçekten de musallat olabilir, ama şimdiki zaman olamaz; kendi kendinin geçmişi olan şimdiki zamandır.

Şu halde “idi” terimi şimdiki zamanın geçmişin içine doğru yaptığı ontolojik sıçramayı belirtir ve bu iki zamansallık kipinin kökensel bir sentezini temsil eder.

Ölüm anında varız, yani başkalarının yargıları karşısında savunmasızız; ne olduğumuz hakkında gerçekten karar verilebilir, her şeyi bilen bir zekanın yapabileceği muhasebeden kurtulma şansımız kalmamıştır.

Ölümle birlikte kendi-için de, artık bütünüyle geçmişe kaydığı ölçüde, bir daha değişmemecesine kendindeye dönüşür. Dolayısıyla geçmiş, olduğumuz kendindenin hep büyüyen toplamıdır. Bununla birlikte, ölmediğimiz sürece özdeşlik kipinde bu kendinde değiliz. Kendindeyi daha olacak olanız.

Ben kendi geçmişimim ve ben geçmişim olmasaydım, geçmişim benim için kimse için de artık varolmazdı. Geçmişimin şimdiki zamanla hiçbir ilişkisi kalmazdı.

Olmaya muktedir olduğum hiçbir şeye bağlı olmayan, olabileceği her şeyi kendinde olmuş olan şeyi daha olacağım.

Eğer geçmişe dönemiyorsam, bu onu erimdışı bırakan birtakım sihirli güçler yüzünden değil, sadece onun kendinde olması ve benim ise kendim-için olmam yüzündendir; geçmiş, onu yaşayabilmeksizin olduğum şeydir. Geçmiş, tözdür.

Kendi-için kaçış formunda varlığa mevcuttur; şimdiki zaman, varlık karşısında sürekli bir kaçıştır. Böylece şimdiki zamanın ilk anlamını belirlemiş olduk: şimdiki zaman var değildir; mevcut an, kendi-içini gerçekleştirmeye ve şeyleştirmeye yönelik bir kavrayıştan yayılır; kendi-içini ne ise o olan aracılığıyla ve kendi-içinin mevcut olduğu şey aracılığıyla, örneğin saat kadranının üzerindeki şu ibre aracılığıyla göstermeye iten de bu kavrayıştır.

Hatalı bir biçimde şimdiki zaman diye adlandırılan şey, şimdiki zamanın kendisine mevcut olduğu varlıktır. Şimdiki zamanı an formunda kavramak mümkün değildir; çünkü o takdirde an, şimdinin olduğu an olurdu. Oysa şimdiki zaman yoktur, kendini kaçma formu altında şimdileştirir.

Ama, ben, gelecekteki vuruşun “açık tasavvuruna”, ya da onu yerine getirmenin “sıkı istencine” boyun eğmem. Tasavvur edişler ve istemler psikologlar tarafından icat edilmiş olan idollerdir.

Bilincimin tek bir anı bile yoktur ki bir gelecekle bir içsel münasebet aracığıyla aynı şekilde tanımlanmış olmasın, ister yazı yazıyor, ister sigara içiyor, ister içkimi yudumluyor, ister dinleniyor olayım, bilinçlerimin anlamı her an bir mesafededir, oradadır, dışarıdadır.

Gelecek, olmayabileceğim ölçüde daha olacak olduğum şeydir.

Ve bu kaçış çift yönlüdür, çünkü mevcudiyet, olmadığı varlıktan kaçarken olmuş olduğu varlıktan kaçar.

Gelecek, olgusallığın (Geçmiş), kendi-içinin (Şimdiki zaman) ve kendi-için için mümkün olanın (Gelecek) aniden ve sonsuza dek sıkıştırılmasının kendi-içinin kendinde varoluşu olarak en sonunda Kendini açığa çıkaracağı ideal noktadır.

Zamansallık çoğu zaman tanımlanamaz gibi düşünülür. Oysa ki onun her şeyden önce ardışıklık olduğunu herkes kabul eder. Ve ardışıklık da, düzenleyici ilkesi önce ve sonra ilişkisi olan bir düzen olarak tanımlanabilir.

“Önce-sonra” düzeni her şeyden önce geri döndürülmezlikle tanımlanır.

“Sonra”ların ardışıklığı olmasaydı, olmak istediğim şeyi hemen bu anda olurdum, ben ve ben arasında hiçbir mesafe kalmaz, eylem ile düş arasında ayrılık olmazdı.

Zaman beni kendi kendimden, geçmişte olduğum şeyden, olmak istediğim şeyden, yapmak istediğim şeyden, şeylerden ve başkalarından ayırır.

Nitekim zaman gerçekse, Tanrı’nın bile “şekerin erimesini beklemesi” gerekir, anlar arasındaki bağlantıyı gerçekleştirmek için orada, geleceğin içinde ve dün geçmişin içinde olması gerekir, çünkü onları oldukları yerden gidip alması zorunludur.

Böylece, zamansallık hem ayrılık formu hem de sentez formu olarak zamana bağlı olmayandan türemeye de, zamansal olmayanlara dışarıdan dayatılmaya da izin vermez.

Zamanın devamlılığını olumladığımızda, zamanı anlardan oluşmuş gibi kavramayı da kendimize yasaklarız ve eğer anlar artık yoksa, bu anlar arasında önce-sonra münasebeti de yoktur.

Bergson anı ortadan kaldırırken Descartes karşısında haklıdır, ama Kant da verili sentez olmadığını olumlarken Bergson karşısında haklıdır.

Eğer süre varlıksa, o takdirde sürenin ontolojik yapısının ne olduğu bize söylenmelidir, ve tersine, eğer varlık sürüyorsa, varlığın içinde sürmesine imkan veren şeyin ne olduğu bize gösterilmelidir.

Şu halde birliğin çokluk üzerinde çokluğun da birlik üzerinde herhangi bir önceliği yoksa, zamansallığı kendini çoğaltan bir birlik olarak düşünmek gerekir, yani zamansallık aynı varlığın bağrındaki varlık münasebetinden başka bir şey olamaz.

Yalnızca belli bir varlık yapısına sahip bir varlık kendi varlığının birliği içinde zamansal olabilir. (…) Yani zamansallık ancak kendisi de kendinin dışında olan bir varlığın varlık kipini gösterebilir.

Ama zamansallık kendi-içinin varlığıdır, kendi-için bu varlığı ekstatik olarak daha olacak olduğu ölçüde onun varlığıdır. Zamansallık yoktur ama kendi-için, varolarak zamansallaşır.

Çokluk,insan-gerçekliği aracılığıyla dünyaya gelir, sayının dünya üzerinde açığa çıkmasını sağlayan şey de kendi-için-varlığın bağrındaki hemen-hemen-çokluktur.

Kendi-için, bizi ilk ekstazlara -hem hiçleyişin kökensel anlamını belirtenlerle, hem de en küçük hiçleyişi temsil edenlerle- sınırlamak için şunları yapabilir ve yapmak zorundadır: 1) ne ise o olmamak; 2) ne değilse o olmak; 3) sürekli bir gerigöndermenin birliği içinde, ne değilse o olmak ve ne ise o olmamak.

Böyle bir embriyondan benim nasıl doğabildiğimi bilmenin yarattığı kaygı ölçüsünde, doğuma ilişkin bir metafizik sorun vardır, ve bu sorun belki de çözümsüzdür.
Kendi-için olmak, doğmuş olmaktır.

Kendi-için, ikinci hiçleme boyutunda kendini belli bir eksiklik olarak kavrar. Kendi-için bu eksikliktir ve aynı zamanda da eksiği-olandır, ne ise o olacak olandır.

Kendinin önünde ya da arkasındadır; asla kendi değildir.

Varlığın Mevcudiyeti, kendi-içinin bağrındaki bu kaçma kovalamadır, karşılıklı ve eşzamanlı yer değiştirmedir.

Hem şimdiki zaman, hem geçmiş hem de gelecek olarak varlığını üç boyutta dağıtan kendi-için, yalnızca kendini hiçlediğinden ötürü zamansaldır.

Şimdiki zaman ontolojik olarak geçmiş ve gelecekten “daha önce” değildir, geçmişi ve geleceği koşullandırdığı ölçüde onlar tarafından koşullandırılır, şimdiki zaman zamansallığın tastamam sentetik formu için vazgeçilmez olan varlık-olmayan oyuğudur.

Değişim olmaksızın zamansallık da yoktur, çünkü zamanın sürekli ve özdeş olan üzerinde herhangi bir etkisi olamayacaktır.

Geçmiş, geriye doğru giden bir yazgıdır: Kendi-için kendini istediği şey kılabilir; ama yeni bir kendi-içinin olmak istediğini kaçınılmaz bir biçiminde olmanın zorunluluğundan kurtulamaz. 

Varlık içinde temellenmek isteyen varlığın kendisi de kendi hiçliğinin temelinden başka bir şey değildir.

Kendi üzerine bu dönüş, kendine dönmek için kendinden kopmadır. Düşünümsel hiçliği ortaya çıkaran da bu dönüştür.

Düşünülmüşün düşünüm için tastamam nesne değil de hemen-hemen-nesne olması bunu açıkça gösterir.

Düşünüm bir bilgidir, buna şüphe yoktur, konumsal bir vasıfla donatılmıştır; düşünüm, üzerine düşünülmüş bilinci olumsuzlar. Ama her olumlama, biraz sonra göstereceğimiz gibi, bir olumsuzlama tarafından koşullandırılır: bu nesneyi olumlamak, eşzamanlı olarak benim o nesne olduğumu olumsuzlamaktır. Bilmek, kendini başkası yapmaktır. Şimdi, düşünümsel tam da ancak üzerine düşünülmüş olarak kendini tümüyle başkası yapar, çünkü üzerine düşünülmüş olmak-içindir.

Oysa, eğer doğru görmüşsek, düşünüm sürekli tamamlanmamışlık halindeki bütünlük olarak kendini toparlamaya çalışan kendi-içindir.

Gelecek esasen vardır: aksi takdirde aşkım nasıl aşk olurdu? Ne var ki henüz verilmiş değildir: henüz açığa çıkmamış olan bir “şimdi”dir. Dolayısıyla, daha-olacak-olduğum-imkan vasfını kaybeder: aşkım, sevincim, kendi geleceklerini daha olacak değildirler, eklenmişliğin dingin farksızlığı içinde o gelecektirler.

Görüye ulaşıldığında, ona ulaşmak için kullanılan araçlar da görü karşısında silinirler; görüye ulaşılamayan durumlarda, akıl yürütme ve söylem erimdışı kalan bir görüyü gösteren işaret levhaları olarak kalmaya devam ederler; nihayet, eğer görüye ulaşılır da bu görü bilincimin mevcut bir kipi olmazsa, yararlandığım maksimler daha önceden gerçekleştirilen işlemlerin sonuçları olarak, Descartes’ın “fikir anıları” diye adlandırdığı şey olarak kalırlar.

Nitekim bilinç, bilinci olduğu şey aracılığıyla kendi gözünde farklılaşır ve kendi(nin) bilinci olabilir; bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç hiçbir şeyin bilin(ci) olamaz.

Böylece, bir-birliği-oluşturan-ikiliğin tasarlanmış iki teriminin her biri ötekini işaret eder ve her birinin kendi varlığı ötekinin varlığına angajedir.

Mevcudiyet, kendisi olunmayan şeye mevcudiyet olarak, radikal bir olumsuzlamayı kapsar. Ben olmayan şey bana mevcut olan şeydir.

Ben henüz gelecekteki olumsuzlamalarım olmadığım ve artık geçmişteki olumsuzlamalarım da olmadığım için bir buradaki vardır.

Bütünlüğün derlem, devamlı olmayan, kesiklinin de devamlılık halindeki bu sürekli silikleşmesi, tam da mekan [espace] adı verilen şeydir. Gerçekten de mekan bir varlık olamaz.

Mekan fon da, form da değildir, her zaman formlar halinde dağılabilen fonun idealliğidir, ne devamsız olan ne de devamlı olandır, devamlının sürekli olarak devamsıza geçişidir. Mekanın varlığı, kendi-içinin varlığının olmasını sağlarken varlığa hiçbir şey kaymayışının kanıtıdır, mekan sentezin idealliğidir.  Bu bağlamda, hem kökenini dünyadan devşiren bütünlüktür, hem de buradakilerin kaynaşmasına götüren hiçtir.

Her namevcudiyet varlık-ötesindeki-varlık olduğundan, yani kendinde namevcut olduğundan, her buradaki kendi varlığının bir başka haline, ya da başka varlıklara doğru yönelir.

Bir işçi tulumu elbette işçi içindir. Ama işçinin çatıyı kirlenmeden onarabilmesi içindir. Peki niçin üstünü kirletmemek zorundadır? Ücretinin en büyük kısmını giysi satın almaya harcamamak için. Nitekim bu ücret ona, hayatını idame ettirmesine imkan verecek asgari para niceliği olarak verilir; ve işçi tam da işgücünü çatıları onarmakta kullanabilmek için “hayatını idame ettirir”.

Daha olacak olduğum salt hiçlikten başka bir şey değilsem, bu olumsuzlama benim imgem olan bir görevler çokluğunu nasıl açığa çıkarabilir?

Realizmin, natüralizmin ve materyalizmin anlamı geçmiştedir: bu üç felsefe de, sanki şimdiki zamandaymışçasına geçmişin betimlemeleridir.

Kendi kendimize doğru koşarız ve biz bu olgudan ötürü kendi kendisiyle buluşamayan varlığız.

Başkasının varoluşu sorununun kökeninde temel bir önvarsayım yatar: başkası, gerçekten de başkasıdır, yani ben olmayan bendir: dolayısıyla burada bir olumsuzlamayı başkası -varlığın kurucu yapısı olarak kavrıyoruz.

O halde nedir başkası?

Her şeyden önce, dikkatimi yöneltmediğim varlıktır. Bana bakan ve benim henüz bakmadığım kişidir, beni açınlanmamış olarak, kendi-kendisini açınlamaksızın benim-kendime teslim eden kişidir, hedef alındığı ölçüde değil de beni hedef aldığı ölçüde kendisine mevcut olduğum kişidir; kaçışımın, benim için mümkün olanların yabancılaşmasının ve dünyanın bir başka dünyaya, aynı olan ama yine de bu dünyayla iletişimi olmayan bir başka dünyaya doğru akışının erimdışı ve somut kutbudur.

Bir başkası tarafından buyurulduğu zaman bizi irkiltecek olan şeyi, sık sık, çok doğallıkla ve rahatsız olmadan yapıyorsak, bu kapris değildir.

İnsan-gerçekliğimiz, hiç şüphe yok ki, eşzamanlı olarak kendi-için ve başkası-için olmayı gerektirir.

Böylece varlığını reddetmek için kabul ettiğim başkası, her şeyden önce benim-kendiiçinimin onun için varolduğu kişidir.

Böylece başkası kökensel olarak Ben-olmayan-nesne-olmayandır.

Yabancılaşan Benimi başkasının elleri arasında bırakarak başkasından kurtulurum. Ama kendimi başkasından koparılma olarak seçtiğim içindir ki, bu yabancılaşan Beni kendiminki olarak üstlenir ve kabul ederim.

Başkasını, ancak özneliğime bir sınır getirmeyi kabul edersem beli bir mesafede tutabilirim. Ama bu sınır ne benden gelebilir, ne de onu düşünebilirim, çünkü kendimi sınırlandıramam, aksi takdirde sonlu bir bütünlük olurum.

Çünkü aslında başkasının varoluşunun ortak sorumluluğunu başkasıyla birlikte taşırız, ama bu, iki olumsuzlama aracılığıyla ve o şekilde gerçekleşir ki olumsuzlamalardan birini duyumsadığımanda bu olumsuzlama ötekini gizler.

Dünya içinde tehlikede olan, kendisi olduğum nesnedir ve bu nesne, bu haliyle, daha olacak olduğum yani daha olmam gereken varlıkla arasındaki ayrışmaz varlık birliği yüzünden, bu varlığınkiyle birlikte daha olacak olduğum kendi-içinin çöküşüne yol açabilir.

O zaman başkası kendimi olmamak olarak oluşturduğum şey haline gelir ve onun imkanları, benim reddettiğim, sadece temaşa edebildiğim, dolayısıyla ölü-imkanlardır.

Salt utanç, kınanabilen şu ya da bu nesne olma duygusu değildir; ama genel olarak bir nesne olma duygusudur, yani kendimi, başkası için olduğum o aşağılanmış, bağımlı ve donmuş varlıkta tanımamdır.

Giyinmek, nesneliğini gizlemektir, görülmüş olmaksızın görmek, yani salt özne olmak hakkını talep etmektir.

Dolayısıyla övünç, belli bir anlamda, önce sineye çekmedir: şu olmaktan övünç duymak için ilk önce şundan ibaret olmaya razı olmam gerekir.

Bu, davranışçılara hak vermek gerektiğini mi söylemek oluyor? Elbette ki hayır: çünkü davranışçılar, insanı durumundan hareketle yorumlasalar da, onun aşılmış-aşkınlık olan temel özelliğini gözden kaçırmışlardır. Gerçekten de başkası, kendi kendisiyle sınırlandırılamayan nesnedir, kendini ancak amacından hareketle anlayan nesnedir. -buna ister Fransız ve İngiliz psikologlar gibi imlem diyelim, ister Heidegger gibi aşkınlık ya da Geştaltçılar gibi form diyelim- öncelikle dünyanın bütüncül bir biçimde düzenlenmesi olmadan başkasının tanımlanamamasıdır ve onun bu düzenlemenin anahtarı olmasıdır.

Böylece nesne-başkası çekinerek yokladığım patlayıcı bir araçtır, çünkü onun çevresindeyken patlatılmasının devamlı imkanını hisseder ve bu patlamayla birlikte dünyanın aniden benim dışıma kaçışını ve varlığımın yoksunlaşmasını duyumsarım. Şu halde benim değişmez kaygım başkasını nesneliği içinde tutmaktır ve nesne-başkasıyla olan münasebetlerim de esas itibariyle onu nesne olarak tutmaya yönelik hilelerden oluşur.

(…), çünkü ölmek dünyanın ortasındaki nesneliğini asla yitirmemektir -bütün ölüler oradadır, çevremizde, dünyanın içindedir- ama bu, özne olarak kendini bir başkasına açık etmenin her türlü imkanını yitirmektir.

Düpedüz, nesnenin bende açığa çıkan bir niteliği söz konusudur: ılık su, ısınmış olan elimi içine daldırdığım zaman soğuktur.

Böylece duyu, benim-için-olan olarak bir yakalanamazdır: duyu, duyumların sonsuz derlemi değildir, çünkü ben asla dünyanın nesnelerinden başkasıyla karşılaşmam; öte yandan bilincimdeki düşünümsel bir görmeyi ele aldığımda, görme ya da dokunma duyumla değil şu ya da bu dünya-içindeki-şeye ilişkin bilincimle karşılaşırım; nihayet eğer duyu organlarımı görebilsem ya da onlara dokunabilsem, açığa çıkartıcı ya da kurucu bir faaliyetin değil, dünya içindeki salt nesnelerin ortaya çıkışıyla karşılaşırım. Ve yine de duyu oradadır: görme, dokunma, işitme vardır.

Bir bedene sahip olmak, kendi hiçliğinin temeli olmak ve varlığının temeli olmamaktır: olmam ölçüsünde ben kendi bedenimim, ne isem o olmamam ölçüsünde de bedenim değilim; hiçlenişim aracılığıyladır ki ondan kurtulurum.

Izdırabını çektiğim bir sakatlığı bile, yaşamakta olmamdan ötürü üstlenirim, kendi projelerime doğru onun ötesine geçerim, bu sakatlığı varlığım için zorunlu engel yaparım ve kendimi sakat olarak seçmeksizin, yani sakatlığımı oluşturduğum tarzı (“hoşgörülemez”, “aşağılayıcı”, “gizlenmesi gereken”, “herkese gösterilmesi gereken”, “gurur nesnesi”, “başarısızlıklarımın doğrulanması”, vb olarak) seçmeksizin sakat olamam. Ama bu kavranamaz beden, tam da bir seçimin (var) olmasının, yani aynı zamanda her şey olamamamın zorunluluğudur.

Beden, başka bir alet yardımıyla kullanamayacağım alettir, üzerinde bir bakış açısı edinemeyeceğim bakış açısıdır.

Böylece bakış-açısı-bedenin şeylerle ilişkisi nesnel bir ilişki, bilincin bedenle ilişkisi de varoluşsal bir ilişkidir.

Kısacası beden(in) bilinci yanal ve geçmişe yöneliktir; beden ihmal edilendir, “sesszice geçiştirilen“dir, bununla birlikte bilincin olduğu şeydir; hatta bilinç bedenden başka bir şey değildir, bütün geriye kalan hiçlik ve sessizliktir.

Rahatsızlığın bir animizmi vardır; kendine özgü formu, süresi, alışkanlıkları olan, yaşayan bir varlık gibi sunar kendini.

İnsan önce ondan nefret etmek, sonra sabırla sineye çekmek, hoşgörülemez olarak yakalamak, kimi zaman da onu sevmek, ondan hoşnut olmak (eğer kurtuluşu, sağalmayı haber veriyorsa), ona şu ya da bu biçimde değer biçmek için acısının üzerine eğilir. Ve elbette değer biçilen şey, daha doğrusu değer biçmenin zorunlu bağlılaşığı olarak beliren şey rahatsızlıktır.

Hareket eden şey, hareketsiz kol olamaz, hareket varlığın bir hastalığıdır. Şu da bir gerçektir ki, psişik hareket iki terime gönderme yapar: gelecekteki sonlanışına ve geçmişine(yani başkalaştırdığı hareketsiz ve ötesine gelişmiş uzva).

Canlının cesetlerden hareketle sentetik yönden yeniden oluşturulması, fizyolojidir. Fizyoloji, daha en baştan kendini yaşama ilişkin hiçbir şeyi anlamamaya mahkum etmiştir, çünkü yaşamı sadece ölümün özel bir kipliği gibi görür, çünkü birincil olanın cesedin sonsuzcasına bölünebilirliği olduğunu düşünür ve sonsuzcasına bölünebilirliğin düpedüz geçmişi olduğu “bir şeye doğru öteye geçme”nin sentetik birliğini bilmez.

Bu kovalayan kaçış, kendi-içinin varlığına ayrıca eklenen bir veri değildir, kendi-için bizatihi bu kaçıştır; bu kaçış, kökensel hiçleyişten ayrılmaz, kendi-içinin kovalanan-kovalayan olduğunu, ya da daha olacak olmak kipinde, daha olması gereken olmak kipindeki olduğunu, ya da yine ne ise o olmadığını ve ne değilse o olduğunu söylemek, bir ve aynı şeydir.

Kendi-için, kendinde değildir ve olamaz; ama kendindeyle ilişkidir; hatta kendindeyle mümkün olan yegane ilişkidir, kendinde tarafından dört bir yönden kuşatılmış olarak ondan ancak hiçbir şey olmadığı için kurtulur ve ondan hiç aracığıyla ayrılır. Kendi-için her türlü olumsuzluğun ve her türlü ilişkinin temelidir, o ilişkidir.

Benim için geçerli olan başkası için de geçerlidir. Ben kendimi başkasının etkisinden kurtarmaya çalışırken, başkası da benim etkimden kurtulmaya çalışır; ben başkasını köleleştirmeye uğraşırken, başkası da beni köleleştirmeye uğraşır.

Başkası bir gizin sahibidir; başkası benim ne olduğumun gizine sahiptir. Beni oldurur ve bizatihi bu yoldan beni sahiplenir; bu sahiplenme de bana sahip olmanın bilincinden başka bir şey değildir.

Bilinç olma vasfıyla başkası benim için hem varlığımı benden çalandır, hem de benim varlığım olan bir varlığı “var”kılandır. Nitekim bu ontolojik yapıyı anlayabiliyorum: başkası-için-varlığımdan sorumluyum, ama bu varlığın temeli değilim; dolayısıyla bu varlık bana yine de sorumlu olduğum olumsal bir veri formunda görünür ve başkası da benim varlığımı “var” formu altında olan olarak temellendirir; ne var ki bu varlığı olanca özgürlüğüyle, özgür aşkınlığıyla ve bu aşkınlık içinde temellendirmekle birlikte ondan sorumlu değildir.

Böylece kendimi varlığımdan sorumlu olarak keşfeden ben, olduğum bu varlığa dair hak talebinde bulunurum; yani onu yeniden edinmek isterim, ya da daha doğru terimlerle söylersek, ben varlığımı yeniden edinme projesiyim.

Böylece kendimi yeniden edinme projem, temelde başkasını emme projesidir. Bununla birlikte bu proje başkasının yapısını el değmeden bırakmak zorundadır.

Bu olumsallık, başkalarıyla ilişkilerimin sonucudur, tıpkı bedenimin de dünya-içindeki-varlığımın sonucu olması gibi. Şu halde başkasıyla birlik fiilen gerçekleştirilemezdir.

Bu projeler beni başkasının özgürlüğüyle doğrudan bağlantıya sokar. Sevgi işte bu bağlamda çatışmadır. Nitekim başkasının özgürlüğünün benim varlığımın temeli olduğuna işaret etmiştik. Ama tam da başkasının özgürlüğü aracılığıyla varolduğum içindir ki hiçbir biçimde güvende değilim, ben bu özgürlüğün içinde tehlikedeyim; bu özgürlük varlığımı yoğurur ve beni oldurur, bana değerler atfeder ve onları benden alır, varlığıma getirdiği şey edilginlik içinde durmaksızın kendiden kaçıştır.

Eğer aşk gerçekten de salt fiziksel sahiplenme arzusu olsaydı, pek çok durumda kolayca tatmin edilebilirdi. (…) Albertine, Marcel’in yanındayken bile bilinci aracılığıyla ondan kurtulur ve bu yüzden Marcel kızı ancak uyurken seyrettiğinde huzura kavuşur. Şu halde aşkın “bilinc”i tutsaklaştırmak istediği açıktır.

Tristan ve İseult bir aşk iksiriyle deliye dönmüş olsalar daha az ilgi çekerler; ve sevilen varlığın tam anlamıyla köleleşmesinin aşığın aşkını öldürdüğü de olur. Çünkü amacın ötesine geçişmiştir: sevilen kişi otomata dönüşürse aşık kendini yapayalnız bulur.

“Kimbilir ben onun için neyim! Kimbilir beni nasıl düşünüyor.” Bu şu anlama gelir: “Kimbilir beni nasıl olduruyor?”

Ve başkası için fiilen ne ifade ettiğimi bilmememden ötürü, dilimi kendi dışıma doğru tamamlanmamış bir kaçış fenomeni gibi oluştururum.

Bizatihi ifade olgusu bile bir düşünce hırsızlığıdır, çünkü düşünce kendini nesne olarak oluşturmak için yabancılaştırıcı bir özgürlüğün katkısını gereksinir.

Aşkın üç yönlü tahrip imkanını tanımlamış oluyoruz: en başta, özü gereği bir aldatmaca ve bir sonsuza göndermedir, çünkü sevmek, beni sevmelerini istemek, dolayısıyla da başkasının kendisini sevmemi istemesini istemektir.

Başkasının ne olduğundan -çok kısa ve dehşet verici hidayet anları dışında-kuşkulanmaksızın yaşayıp ölen insanlar vardır.

Sadizm arzunun yenilgisi, arzu da sadizmin yenilgisidir.

Aslında kendini bedbahtlık kılan özgürlüğün kendisidir ve bunun sonucunda özgürlüğü bedbahtlıktan kurtarmak için eylemek, özgürlüğe karşı eylemektir.

Çocuğu ikna yöntemiyle ve yumuşaklıkla eğitmek yine de onu zorlamak demektir. Böylece başkasının özgürlüğüne saygı, boş bir laftır: bu özgürlüğe saygı göstermeye doğru atılımda bulunabilseydik bile, başkası karşısında alacağımız her tavır saygı gösterdiğimizi iddia ettiğimiz bu özgürlüğün ihlali olacaktı.

Suçluluk ve günah nosyonu kaynağını bu özel durumdan devşirir gibidir. Ben başkasının karşısında olduğum içindir ki suçluyum.

Böylece ilk günah, başkasının olduğu bir dünyadaki belirişimdir ve başkasıyla daha sonraki ilişkilerim ne olursa olsun, bu ilişkiler benim suçluluğumun kökensel izleği üzerindeki değişimlerden ibaret olacaktır.

Zaten minnettarlığın nefrete onca yakın olması da bu yüzdendir: bir iyilik dolayısıyla minnettar olmak, başkasının bu iyiliği yaparken bütünüyle özgür olduğunu kabul etmektir.

Ama nefret de bir yenilgidir. Başlangıçtaki projesi, gerçekten de öteki bilinçleri yok etmektir. Ama bunu başarsaydı bile, yani başkasını şimdiki anın içinde ortadan kaldırabilseydi bile, başkasını olmamış kılması mümkün olmazdı.

Medusa söylencesinin derin anlamı da kendindenin başkasının aracılığıyla böylece taşlaşmasıdır.

İşlerin daha başka türlü de olabileceğini düşündüğümüz andan itibarendir ki acı ve ızdıraplarımızın üzerine yeni bir ışık düşer ve biz bunların dayanılmaz olduklarına karar veririz.

Hiçbir fiili hal, hangisi olursa olsun (toplumun siyasi, iktisadi yapısı, psikolojik “hal”, vb.), herhangi bir edimi kendiliğinden motive etmeye elverişli değildir. Çünkü bir edim, kendi-içinin olmayana doğru atılımda bulunmasıdır ve olan, olmayanı asla kendiliğinden belirleyemez.

Gerçekten de ben özgürlüğümü edimleri aracılığıyla öğrenen bir varolanım; ama ben aynı zamanda da bireysel ve biricik varoluşu özgürlük olarak zamansallaşan bir varolanım.

İnsan-gerçekliği yeterince olmadığı için özgürdür, durmadan kendi kendisinden koparıldığı ve olmuş olduğu şey olduğu ve olacağı şeyden bir hiçlikle ayrıldığı için özgürdür.

Ne ise o olan varlık özgür olamaz. Özgürlük, tam da insanın yüreğinde oldurulan ve insan-gerçekliğini olmak yerine kendini yapmaya zorlayan hiçliktir.

Böylece özgürlük bir varlık değildir: insanın varlığıdır, yani insanın varlık hiçliğidir.

Hatta “ben çirkinim”, “ben aptalım” vb türü tespitler bile, doğası gereği öncelemelerdir [anticipations]. Burada söz konusu olan çirkinliğimin salt tespiti değil, girişimlerim karşısında kadınların ya da toplumun temsil ettikleri terslik katsayısının kavranmasıdır.

Kendimizi seçmek, kerndimizi hiçleştirmektir, yani bir geleceğin ortaya çıkıp, geçmişimize bir anlam kazandırarak ne olduğumuzu bize bildirmesini sağlamaktır.

Böylece, özgürlük, seçim, hiçleme, zamansallık bir ve aynı şeydir.

Bununla birlikte anın kendisi de bir hiçliktir, çünkü bakışımızı nereye çevirirsek çevirelim kavrayacağımız tek şey sürekli bir zamansallaşmadır, (…)

Büyük olmak isteyen ve aşağı sıralarda yer almayı seçen sanatçı bu sapmayı yönelimsel olarak sürdürür ve tıpkı Penelope gibi gündüz yaptığını gece yok eder.

Kendimizi ancak yapılmakta olan seçim olarak kavrarız. Ama özgürlük basitçe bu seçimin hep belirlenmemiş olması durumudur.

Bu seçim, gerekçesiz olduğu için değil, seçmeme imkanı bulunmadığı için saçmadır.

Özgürlük böylece dolu bir varlığın belirişi değil, varili bir varlık karşısındaki varlık eksikliğidir.

Böylece özgürlük, varlıktan kurtulmak için varlığı varsayan daha düşük bir varlıktır. Özgürlük ne varolmamakta özgürdür, nede özgür olmamakta.

Çünkü gerçekten de özgür olmamakta özgür olmamak, özgürlüğün olgusallığıdır ve varolmamakta özgür olmamak da onun olumsallığıdır.

Ne var ki özgürlük tam da kısıtlı olabilir, çünkü özgürlük seçimdir.

Dünya üzerinde, şaşırtan bir şey, beklenmedik bir şey asla olmaz, meğer ki biz kendimiz şaşırmaya karar vermeyelim.

Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.

Ölmüş yaşam, ölmüş olmakla değişmekten geri durmaz, ama yine de tamamlanmıştır. Bu demektir ki, onun için bahisler kapanmıştır ve bundan böyle, değişimlerinden hiçbir biçimde sorumlu olmayacak ama onlara maruz kalacaktır.

Başka türlü söylersek, insan-gerçekliği ölümsüz olsa bile sonlu kalır, çünkü kendini insan olarak seçerken sonlu kılar.

Bu bakış açısından, ölümsüz de tıpkı ölümlü gibi çok sayıda doğar ve kendini tek yapar.

Doğmuş olmamız saçmadır, ölecek olmamız saçmadır; öte yandan, bu saçmalık varlığımın devamlı yabancılaşması olarak ortaya çıkar -artık benim imkanım değil de başkasınınki olan imkan.

Ben “ölmek için özgür” değilim, özgür bir ölümlüyüm.

Savaşın yol açtığı en korkunç durumlar, en beter işkenceler, gayri-insani şeyler değildir: gayri-insani durum yoktur; ben yalnızca korkuyla, kaçışla ve gizemli davranışlara başvurmak suretiyle gayri-insani olana karar veririm; ama bu karar insanidir ve onun tüm sorumluluğunu taşırım.

Dolayısıyla her şey sanki sorumlu olmak zorundaymışım gibi cereyan eder.

Tanrı diye adlandırabileceğimiz tek şey de bu idealdir. Nitekim şunu söylemek mümkündür: insan-gerçekliğinin temel projesini en iyi biçimde kavranabilir kılan şey, insanın Tanrı olmaya doğru atılımda bulunan varlık olmasıdır.

Bilgi aynı zamanda hem içine girme, hem de yüzeyden okşamadır, biçimi bozulmayan bir nesnenin hazmedilmesi ve uzaktan temaşasıdır.

Çocukların yaptıkları kardan adamların, kartoplarının anlamı da esasen budur: hedef “bu karla bir şeyler yapmak”, yani ona bir form dayatmaktır ve bu form maddeye öylesine derinden katılır ki, madde formun görüntüsünde varolur gibi görünür.

Böylece ontolojinin bize öğrettiği şudur: arzu, kökensel olarak varlık arzusudur, olmak arzusudur ve belirgin özelliği de varlık eksikliği karşısındaki özgürlüğüdür.

Para özneden nesneye giden teknik bağlantıyı ortadan kaldırır ve efsanedeki temenniler gibi, arzuyu dolayımsızcasına etkili kılar.

Böylece cömertlik, her şeyden önce tahrip işlevidir. Bazı insanları bazı anlar sarıveren verme hırsı, her şeyden önce yok etme hırsıdır, böylesi bir hırsa kapılan kişi açısından verme hırsı, nesnelerin kırılıp dökülmesine eşlik eden bir “sevgiyle” eşdeğerdir. Ama cömertliğin temelindeki bu yok etme hırsı, sahiplenme hırsından başka şey değildir.

Tütün “kendine mal edilen” varlığın sembolüdür, çünkü tütün bir tür “sürdürülen tahribat” aracılığıyla, nefesimin tartımı boyunca yok edilir, bana geçer ve bende uğradığı değişiklik, sembolik olarak, duman halinde tükenen katının dönüşümünde tezahür eder. (…) İçtiğim tütünle birlikte yanan, duman olarak içe çekilen, bana dahil olmak için duman halinde emilip dağılan şey dünyaydı.

Cıvık, suyun can çekişmesidir; cıvık kendi kendisini oluşan bir fenomen gibi verir; suyun değişiklik içindeki devamlılığına sahip değildir, tersine, bir durum değişikliği içinde gerçekleşen kesinti gibi bir şeyi gösterir. Cıvığın bu donmuş devingenliği, sahiplenmeyi bezdirir. Su daha kaçıcıdır, ama kaçıcı olarak kaçışı içinde onu sahiplenmek mümkündür. Cıvık, kalın bir kaçışla kaçar ve suyun kaçışıyla benzerliği, tavuğun ağır ve yere sürtünürcesine uçuşunun atmacanın uçuşuyla benzerliği gibidir. Ve bu kaçış bile sahiplenilemez, çünkü kaçış olarak kendini inkar eder. Esasen neredeyse katı bir devamlılıktır. (…), cıvık olanı pürelerle karıştırmamak gerekir; pürede akışkanlık ani kırılmalara, ani duraklamalara maruz kalır ve pürede madde bir akış başlangıcı ardından bir anda tepeteklak yuvarlanıverir.

Suyun ele gelmezliğinde bile acımasız bir katılık vardır ve ona gizli bir maden anlamı kazandırır: sonuç olarak su da çelik gibi sıkıştırılabilmezdir. Cıvık sıkıştırılabilir. Dolayısıyla öncelikle sahiplenilmesi mümkün olan bir varlık izlenimi verir.

Burada gerçekten de bir tahrip-yaratım imgesi vardır. Cıvık, yumuşakbaşlıdır. Ne var ki daha onu sahiplendiğimi sandığım anda, tuhaf bir tersyüz oluşla, o bana sahip olur. Asıl özelliği de burada ortaya çıkar: gevşekliği vantuz işlevi görür.

Tatlı cıvık, cıvığın idealidir; Kendi-içinin tatlı ölümünü sembolize eder (reçele gömülen ve orada boğulan eşek arısı). Ama aynı zamanda, cıvık maddenin kendine mal edilişini yalnızca başlatmamdan ötürü cıvık olan benim.

Bu açıdan bakıldığında, yapışkan [pateux] da cıvıkla aynı veçheyi taşısa gerektir, ama büyülemez, lekelemez, çünkü atıldır. Yapışan, lekeleyen ve dengesiz madde olarak cıvığın kavranmasında bile bir metamorfozun istilası gibi bir şey vardır. Cıvığa dokunmak, cıvıklık halinde erime tehlikesiyle karşılaşmaktır.

Şu halde cıvık hale gelecek bir bilinç, fikirlerinin kalınlaşmasıyla dönüşecektir.

Şu halde çocuğun cıvık konusunda edinebileceği ilk deneyim, onu psikolojik yönden de ahlaki yönden de zenginleştirir: mecazi olarak “cıvık” diye adlandırılan yapışkan bayağılık türünü keşfetmek için ergin yaşa gelmeyi beklemesine gerek yoktur: bu bayağılık oracıkta, yanı başında, bizatihi balın ya da zamkın cıvıklığı içindedir.

Parmağını emdiğinde, bu aslında o parmağı eritmek, onu ağzının deliğini kapatmak üzere yapışkan bir hamura dönüştürmek içindir.

Ancak buradan kalkarak cinselliğe geçebiliriz: kadın cinsel organının müstehcenliği, her türlü ayrık şeyin müstehcenliğidir ve zaten bütün delikler gibi bir varlık çağrısıdır; kendi olarak kadın, içine girerek orada ve eriyerek kendisini varlık tamlığına dönüştürmek zorunda olan yabancı bir eti çağırır. Ve bunun tersine kadın, özellikle de “delinmiş” olduğu için, kendi yazgısını bir çağrı olarak hisseder.

Hiç şüphesiz cinsel organ ağızdır ve penisi yutan açgözlü ağızdır –bu da pekala iğdiş etme düşüncesini buyur edebilir: cinsel edim erkeğin iğdiş edilmesidir- ama cinsel organ her şeyden önce deliktir.

Pembe bir pasta yersem, tadı pembedir; hafif tatlı kokusu ve pasta kremasının kayganlığı pembedir.

Nitekim insanın çilesi İsa’nınkinin tersidir, çünkü insan, Tanrı’nın doğması için, insan olarak kendini yitirir. Ama Tanrı fikri çelişkilidir ve kendi kendimizi beyhude yere yitiririz; insan hiçbir şeye yaramayan bir çiledir.

Metafiziğin ontolojide bulabileceği öteki gösterge şudur: kendi-için gerçekten de projesinin varlığı ve devamlı başarısızlığı olarak kendi kendisini temellendirmenin devamlı projesidir.

Gerçektende, ne ise o olan bir varlık ile ne değilse o olan ve ne ise o olmayan varlık arasında ne gibi bir ortak yan vardır?

Nitekim ciddiyet ruhu açısından, örneğin ekmek arzulanabilirdir, çünkü yaşamak gerekir (anlaşılır alemde kayıtlı değer) ve çünkü ekmek besleyicidir.

Kendi kendisine karşı mesafeli durmak isteyen, belli uzaklıkta kalmak isteyen bu varlıktan ne anlamak gerekir? Burada kendini aldatma mı, yoksa başka bir temel tavır mı söz konusudur?

YUSUF’UN KOKUSU

Yakup peygamber Yusuf’u kuyuya atıldıktan sonrası bir yana, doğmadan önce bile yıllarca bekledi ve özledi.

“Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.” Edip Cansever

“Yakup diğerlerinden yersiz ama haklı bir kuşku duyuyordu. Onun kuşkusuna göre, Yusuf’u parçalayan erkek domuz on kafalı bir hayvandır; Bünyamin’in ‘evde’ kalmış olması bu hayvanın onbir kafalı olmadığının bir işaretiydi.” Thomas Mann – Yusuf ve Kardeşleri

Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanında sabırla bir olguyu aradım. Aradığım, benim çocukluğumdaki anlatı anımsamalarına dayanıyordu. Aynı öykünün bizdeki, doğudaki anlatılış tarzı diyecek olursam yüksekten atmış olurum. Temsil etme gücünde değilse de kültür kodu, doğuya aidiyet, doğunun bir türevi olduğu su götürmez.

Benim anımsadığıma göre Yusuf’un babası Yakup, Yusuf’un ölüm haberi getirildiği, kanlı gömleği gösterildiği halde onu unutamıyor, özlemekten vazgeçemiyordu. Hem geçip gitmişti, hem geri gelmeliydi, gidemezdi. Bu haliyle Yakup’un diğer insanlara benzer bir bitmeyen yas yani patolojik yas olarak kodlanması gerekir. Özlemesi öyle bir hal alıyor ki, günün birinde Yakup Yusuf’unun kokusunu aldığını söyler, çöl rüzgarı oğlunun kokusunu burnuna getiriyordur. Diğer oğullarına inanmazlığı yeni bir şekil alır.

Bunu kendi aralarında konuşan, anlatışan yaşlıların yorumlarını anımsıyorum. Bu öykünün günün birinde kokunun, ses ve görüntü gibi nakledilir hale geleceğini haber verdiğini söylerlerdi. Bir yandan abdest alıyor olsun, bir yandan teknik direktörcesine bilgiç sakin sakin üfürürlerdi. Onlardan bilgiyi devraldığımı düşünür, bunun yanı sıra karşılaştırma ve demlenme için kenara not ederdim. Uzun vadeli not ettiğim çok iddia, tavır, üslup ve söz olmuştur.

Bir ucu daha var. Halkımız için batı hem aşk hem nefret nesnesi ya. Batı/lı aynı zamanda uşak/işçi gibi de algılanıyor. Yaşlı teknik direktörlerimiz ilkeyi koydu: Artık ter dökmek, halka gerekli koku transferini hizmet haline getirme batının işi olsun. Gerçi hayal ve ilke üretmek az şey değil. Onu bile ucundan, keyif ehliyetiyle, iş edinmeden yapma bir doğu büyüsü. Aynısı hem tevekkül, hem tembellik, hem kavuşma kolaylığı uçları ve anlamlarıyla geçerli. 

Şimdi internet ve teknoloji ile (oranlı şiddetiyle birlikte) dokunma duyusu duygusu nakledilmek üzere olduğuna göre koku nakli sırada olsa gerektir. Peşinden rüya çalma ve aktarma geliyor. Ben de yaşlandım tabii, yön göstereceğim, talep edeceğim.

Thomas Mann bu kokusunu duyma meselini romanına almış mı? Hayır, almamış. Onun okuduğu, duyduğu türevlerde bu incelik yokmuş galiba. Öte yandan aynı Yusuf mitolojisinin İslam kaynaklarındaki işlenişini romanında sayfalarca tartışmış, kendi duruşunu netleştirmiş. Bence iyi, yüzleşmesi iyi. Zıt veya seçenek yorumları görmezden gelip “Dediğim bildiğim olabilecekler bundan ibarettir,” dememiş. Ben de koku konusunu öyle veya böyle içerilmiş bulsam ne yapardım? Mann’a daha erirdim her halde.

KOKULAR VE SOĞUK SÜT

Anama analık yapan babaannesi, anam evlenince kurak yayla köyümüzde -ve şiddeti bol sert ailemizde- bir türlü huzur bulamayıp, sürekli hasret çekiyor görünce, demiş ki: “Allah sana bir altın top versin bolları (buraları) unut, bizi unut.” Bu yeni gelin önceleri Kalkamak taşta oturur, seyil yüzlerine bakar bakar ağlarmış, anacığım.

Büyük ninemin kastettiği altın top ben olmuşum, anamı oyalamışım. Çölmüş, soğuk yaylaymış aldırmaz olmuş. Eh ben tadını, verilen değeri gramına kadar zevkle içiyorum, yalnız burada kritik olan yaşamın yanında durmak, yaşam için yaşamdan gelen bir şeyi altın top olarak selamlamak. Olan çocuğu olumlu duyguyla beklemek tamam, varlığını kutsamak daha değerli. Anam daha en minnaklığımdan itibaren koynuna alıp, pıssık pıssık bir sesle uyumamı çok sever, uyurken koklamaya doymazmış. Ya ben? Biraz ellenip ayaklanınca, onun koynunda durmaz, ya da uzun durmaz olmuşum. İstediklerini biraz veriyorsam biraz saklıyor, geri çekip nimetleştiriyorum. “Aldin mi onu” anlamında “aldinmunu?” deyişim en önemli hediyem ve cezam. İster diyorum, ister birden demeyi kesiyorum.

Ana koynunda durmamalar şu hali almış, ben sonralarını net anımsıyorum. Uyuyup uyanıyorum, baktım ki anam sarmalamış, zort zort derhal yanından kalkıyorum, zort zort odadan çıkıp nine dede odasına yürüyorum. En ufak halimle bile sert basarmışım tahtaya. Dedem geldiğimi duyuyor, beni çok seviyor. “Goca’rı, oğlan geldi, kalk kapıyı aç.” Kapıyı açacak boyum ve gücüm yok, üç bilemedin dört yaşındayım. Ninem geliyor, kapıyı açıyor, beni içeri alıyor. Ben tin tin tin doğru direk ninemle dedemin arasına kuyulanıyorum. Dedemin kokusunu çok seviyorum. Ailenin tüm erkekleri benzer ve harika kokuyor. Kısa listesi; dedem, babam, ben, iki erkek kardeşim, tek oğlan torun olarak ufağımızın oğlu. Annem de beni koklamalara doyamadığından, “ne güzel kokuyorum” özgüveni her türlü beceri ve yeteneğin üzerinde mevcut, sevgi onayı üstünden içime yerleşiyor.

Nasıl soğuk süt sevgimi yıllar sonra “anamın geceleri hepimize yatakta uykuda şekerli soğuk süt içirişinden” anlamlandırdıysam, şimdiki keşfim de, sigara içmediğim halde niye sigara kokusunu seviyorum, neden rahatsız olmuyorum? Çünkü dedem ve ninem sigara içerlerdi, ben onların yanında yatağında sigaraya alışmıştım. Şans eseri sigara bağımlılığına bağışık olmasam fosur fosur sigara keşi olmam işten bile değildi.

***

Şimdi zamansal olarak daha eski keşfime gideyim.

Şimdi anladım! (Aslında tam olarak 8 eylül 2017’de.)

Benim soğuk süt sevmem -ben soğuk süt sevmem demiyorum, çocukken anamın bize kaynana ve kaynatasından yani ninem ve dedemden saklıca uykumuzun arasında soğuk süt içirişindenmiş! O zamanlar uzatılan sütü uyanmadan bile içebiliyorduk. İçine biraz toz şeker atıyordu. Biz içerken sütün üstüne kaymağı, süt zarı toplanmış oluyordu. Meğer alışmışız, alışmışım.

Bu gece mesaileri, hayvancı ve keçi sürülü bir aile olduğumuz halde, aile reisi dedemin günlük süt rekoltesinin azalmasını sert şekilde önleyerek, sütü hiç kişisel gereksinimlere kullandırmayışındandı. Anam çocuklarına kendi hayvanlarının ürününü gizliden, hırsız gibi içiriyordu. Bizi bir türlü gönlüne göre besleyemediğini sanırdı. Ona göre biz tüm diğer aile çocuklarından daha bakımsız, daha zayıftık. Sonraları beni depresyonda gördüğünde o tarafını da döküldü: “Tırlak karıdan parlak çocuk mu doğar..”

Ayrıca ben güncel yaşamımda o soğuk sütü sevmediğimi sanıyordum. Ne büyük yanılma.. Yanılıp kendimi yadırgayışım soğuk süt sevilmez, sevilirse sıcak süt sevilir, sıcak süt sevmek gerekir zannetmemdenmiş. Meğer olana razı gelmiş ve şekerli soğuk süte alışmışım, arkasını bekliyormuşum. Standardım olmuş. Yaşantı bana ilk olarak artı veya eksi duygusal elektrik yüklü gelmemiş. Verili biçimde gelmiş ve beklentilerimi ona göre formatlamışım. Sonraları sıcak sütü zaman zaman içip, ne nefret edip ne sevdiğimden, sıcak sütü norm kabul eden zihnim kendi mantık yolunda açmazlarla yürümüş. Bedenim alttan alta alıştığını isteyip almayı zihnime karşın sürdürmüş.

Yalnız, uzmanlar ilk altı ay yalnızca baba sütü tavsiye ediyormuş.

DÜŞ VE GERÇEK

DEPREM GERÇEĞİ

  • Ya Van’a ya Van buraya! Ta Van’a, ta Van buraya!

Zamanında Şırnak ilim, Uludere yöremdi. Şimdi Van ilimiz, Erciş gölümüz, bataklığımız oldi. Kıyamet eşiği gibi bir zamanda, Aralık 2011’de deprem zamanı Van’a geldim. Kişisel güdüleyicilerimin bir kısmını biliyordum. Van’da 12-13 yıl önce askerlikte geçirilmiş zaman, kurulmuş bireysel bağlantılar, muayenehaneden para kazanma deneyimi. Ayrıca 17 ağustos 1999 Gölcük depreminde Van’daki askerliğin son haftasında olma nedeniyle karışık duygu halleri… İstanbul’umdaki depremden Van’a kaçmış saklanmışım havası. Sanki orada bir suç işlemişim gibi olay mahallini yeniden görme, ziyaret, karşılaştırma yapma isteğim var.

Kişisel çıkarla, bencillikle de ilgili; bu sefer deprem ve sıkıntının merkezinde bulunmak, aynı filmin yeni versiyonunu çekmek istiyorum. Asıl Van’ı istiyordum, psikiyatrist Ayşegül’le Van’da karlı çölde çiçekler olarak çalışırız umuyordum. Ayrılmamız gerekti, kısmetime Erciş düştü; kağıtlar yeniden karıldı. Erciş bir an önce normalleşebilir miyim kaygısında. İşsizlik, ayıpların acısı, üstesinden gelme çabası. Vızır vızır işleyen ama bağlantılanmakta, eşgüdümde zorlanan yerel kurumlar, çadırkentler, köyler, sahra hastanesi, APHB Afet Psikiyatrisi Hizmet Birimi sistemi. Ne yaptıklarını anlamadığımız, bazılarının casusladıklarından emin olduğu Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kökü dışarda gruplar.

Daha Van’a yeni inmişiz, az sonra dağıtım bizi Erciş’e gönderecek. Kapıda beliren ufacık ama gözleri çakmak bir çocuk. Yönetim binasına kendi makamı gibi girip çıkıyor. Eline parmaklarına göre bir hayli iri, kallavi bir telsizi tutuyor. Sadece tutmuyor; sevk ve idare ediyor. Polis veya tim şefiymiş gibi. Ben bir anda ona saygı minnet karışımı oluyorum. Karizma böyle bir şey. Varsa, var. Öteki biri psikoloğa “E hadi, gelmiyor musunuz armutları toplamaya?” diye tatlıca çıkışıyor. Psikolog hem evetliyor, hem anons yaptır diyor. Biraz sonra çocuk yeniden İçeren’in (konteynır) kapısını aralıyor. Ardında da güvenlik.. “Bu güvenlik abi bana güvenmiyor, anonsu yapmadı.” İçeren, cümle içinde kullanılmış hali. Bir de semt halini söyleyeyim: “Containerville” (İçeren köy)

Gönüllü örgütlenme ve sivil yapılanma olarak mensubu olduğum APHB sistemiyle gurur duydum. Erciş örneğinde gönlümü kazandılar. [Şimdi düşünüyorum da Afad ve Kızılay’ın kucağındaki gürbüz çocuklar sayılırsak daha iyi oturuyor.] Örneğin ağırlıklı yarı gönüllü düzenle işleyen sahra hastanesinde hava ve etkinlik daha düşük düzeyli. Öbür ekipte yüzler daha az aydınlık, sıkıntı ve işlevsizlik dışarı yansıyor. Sahra Hastanesi’nde “hükmen gönüllü” doktorlar ve yardımcı sağlık elemanı var. Burnundan soluyorlar. Havaları son derece farklı. Kendiliğinden sapık olmak gerekli demek. Onlardaki isteksizlik travmatize olmayı azaltıyor veya artırıyor olabilir mi? İnsanın bilimsel varsayımları peş peşe yumurtlayası sınayası geliyor. Bu deprem gönüllülüğü Kızılay’a kan vermek gibi. Bir sapık alışkanlık, başlayan vaz geçemiyor. Gönüllü olan, gönüllü ölür. Gelir gelmez Kızılay’ın deneyimi ile ruh sağlıkçılarının karınca ordusu gibi alana yayılışları çok davetkardı vallahi.

Erciş’te Petrol Ofisi’nin yanında. Yurtkur’un binasıymış. Resmi yer yani. Açıkça deprem enkazı görüntüsü almamaya çalışıyorum. İş nerdeyse görmezden gelmeye gidecek, bir şeyler çekeyim dedim. Bu binanın enkazından sadece 1 veya 2 ölü çıktığını duymak beni çok şaşırttı ve sevindirdi. Öte yandan depremin simgelerinden Sevgi apartmanının enkazını gördüm, dümdüz edilmişti. Erciş’te Van’a göre daha organize olan şeylerden biri kanımca, enkazların adlandırılması ve numaralanması. Van’da deprem simgesi enkaz-Bayram Oteli’nin enkazını Best Van Tur kapmış, anımsatıcı hiçbir şey yok.

Atandığı halde barınacak yer gösterilmeyen 3500 öğretmen Van’da eylem yapmış. Çevik Kuvvet bunları dövmüş. Sonrasında çevik komiser diyor ki, “Tamam, dövdük. Ama bizim de yatacak yerimiz yok..”

Erciş Yenişehir mevlanakentte bulunuyoruz. Çocuklar çocuklara sokuluyor, görevli ve gönüllüler işlerine, kadınlar komşularına, erkekler suskunluk ve düş kırıklıklarına sokuluyorlar.

Yılbaşı ora-yörede Hıristiyan zındıklığı gibi algılandığından okul yöneticileri dahil herkeste yalnızlık ve muhtaçlık duygusu tavana vurmuş durumda. Yılbaşı günü öğleye doğru, az daha oyuncak dağıtım skandalı oluyordu. Şöyle bir mevlanakent gezisi attık, insanları barakalarında gördük. Öğleye örgütlenecek şenliğe çağırdık. Yeni tuvaletler için ve bulaşık yıkama yeri için inşaatı beğendik filan. Tuvaletler berbat, hijyenik değil diye raporlar yazıyoruz. Ben aslını görmemişim, ama belli, dediğimiz doğrudur, söylenenler de doğrudur..

Orada kenarda diki dikine oturtulmuş mobese ufağı prizmalar gördüm. Tuvalet midir, banyo mudur? Göresim, hakim olasım geldi. Birkaç tanesinin kapısını zorladım, kilitli gibi direniyorlar. Sonra birden bir tanesinin kapısı aralandı. İçerideki ürün, bir oyuk içinde değildi, düz bir kapağın üzerinde. Minik bir kedi yavrusu gibiydi -tekir değil sarman. Görüntüyle birlikte anında koku yayıldı. Yanımdaki Selahattin, topuklamış, hızla uzaklaşıyordu.

Yaklaşan yılbaşı ile birden çalışma alanı seyreldi, gidenlerin yerini gelenlerin karşılaması yetersizleşti. İlk günler gidenler buruk gidiyorlardı. Kalanların pastasından enerji merkezi olmasından yoksun kalıyor gibilerdi. Şimdi gidenler gene buruk gidiyor. Bu sefer terk ediyor da yalnız bırakıyor gibiler. Biz kalanlar hüznü, azalmışlığı daha hisseder olduk. Ben de giderken sistemi kime devredeceğim? Yaptıklarımla, yapılacakların dökümünü kimle paylaşacağım? Birine el vermek istiyorum.

Bu afet alanında hizmet içi eğitim değil, hizmet içi hizmet gerekiyor. Özellikle erken dönemin gönüllüleri, eşgüdümcüler, halkla her gün muhatap olan Kızılaycılar eninde sonunda göçükleşiyor, teknik adı travmatize oluyor. Yardım istemek akla gelmiyor. Biz de her gün selamlaştıklarımıza hakim olamıyoruz, hizmet içi hizmette usta değiliz. Yardımlaşmanın öncelikle standart formatı var, ilk o standart kapılıyor, öğreniliyor. Hani “Düşene bir tekme de sen at”tan başlayan bir öğreti dizisi bu.. Olumlu öneri üretecek olursam, 10 gün gönüllü çalışma süresi alan ruh sağlığında yetersiz. Bu on günün yedi günü uyumla geçiyor, daha yeni öğrenilen yerden rotasyon bitimiyle ayrılıyoruz. Bir aydan uzun çalışmak istisnalar hariç olasılıkla göçertici olur. Esnek biçimde, süreler 2-4 hafta biçiminde ayarlanmalı gibi gözüküyor. Her ekip toplu gelip toplu ayrılmamalı, birbiriyle örtüşme ve uyuşum sağlayacak şekilde komşu disiplinlerin başlama bitiş zamanları farklı kılınmalı. Yörenin sağlam kalmış unsurlarıyla organik bağ kuracak bir düzen. Ziyaret, örneğin düğüne nişana katılım, savaş konseri gibi müzikal kültürel etkinlikler. Yörede nasıl sahra hastanesi kuruluyorsa, sahra kafesi ciddiyetinde buluşma, dinlenme ve sosyalleşme odağı plan içinde olmalı, rastlantısal değil. Biz Erciş’te en büyük onarıcı sosyalleşmeyi ünlü çorbacı veya lokantalara gece, gece yarısı seferleriyle sağlıyorduk.

Ne farklı yolculuklar yapıyoruz.. Aynı anda gibi, aynı yerde gibi.

2012 yılbaşı sabahı mahmurluğu erkenden hareket ile atılır. Özenle, hırs ve sevgiyle gezilir, çevreye bakınılır. İşgem’in asker nöbetçisiyle fotoğraf karesi kavgası verilir. Güvensizliğe karşı alttan alınmaz, askerciğe posta konur. An’ın ve yerin uğramışı değil sahibi gibi ciddiyet gerekir ve hakkı ödenmelidir. Erek Dağı her gün farklı renk giyinir ya, Van Kalesi de her gün farklı manzara sunar. Denenir, o da onaylanır..

Kızılaycı Serkan’ın arabasının otomatik kapısının boğazlanan tavuk gibi dıyıklaması. Sırası gelince onu bile özleyeceğiz.

Düşünmek yararsız da ondan mı mırıldanır, mızıldanır, sızlanır dururuz?

***

ERCİŞ DÜŞÜ

Çadırkent, mevlanakent, konteynırkentler arasında, içinde. Parlak ama soğuk Van Erciş havası altında. Deprem ve afet gönüllüğünde deneyimler insana öğretiyor. O bakımdan uzmanlar kadar deneyimlilerden bu tip çalışmalar nasıl yapılmalı, nasıl örgütlenmeli temalı veri ve fikir toplanmalı. Hizmetler, iletişim iyileştirilmeli. Benim sonraki 13 mayıs 2014 Soma kömür ocakları patlaması ve faciasından anladığım, Türkiye’de etkin ve eylemsel sivil oluşum neredeyse yok. Aslında bir devlet dairesi sayılmak gereken Kızılay’a, ondan daha görünür resmi kurum olan AFAD’a güvendik güvendik. Güvenmediysek nefes alacak yerimiz, bir vahamız bile yok. Varsa yoksa örgütlülük, örgütlünün ölüsü örgütsüzün ejderhasından daha canlı ve güçlü. Soma’da kısmen kenar kenar var olan komünist psikologlar etkindiler, gönlüme su serptiler. Geçici kriz müdahelesi yerine toplumla organik bağ kurmak için ev kiralamış, halk özellikle kadınlar ve çocuklarla evi ortaklaşa yürütüyorlardı.

Neyse gelelim düşüme..

Bu gönüllü deprem işleri sırasında bir gün Van’dan Erciş’e dönerken eski bir düşümü anımsadım. Bir bir buçuk yıl veya daha eski. Düşümde Van’a gidiyorum, bir özlem düşü olmalı. Erzurum’dan, Ağrı üstünden, kuzeyden. Düşümde Iğdır gibi biraz doğrultunun solunda bir yere sapıyorum. Veya Van girişinin hemen öncesindeki ovalar, tarlalar söz konusu olan. Oralar beni oyalıyor. Anımsadığım, çamurlu ıslak tarlalarda pancar gibi bir şeylerle uğraşıyorlar. Tam hasat gibi, herkes arı kovanı gibi çalışıyor ve her yer yemyeşil. Düşün bir arzu doyurumu düşü olduğu belli de, şimdi anımsayınca, yeni bir yorumu daha mümkün oldu. Bu oyalanma, Van’a ulaşamama acaba Erciş’e konuşlanmam mı? Pancar tarlası gerek depremzedeler, gerek gönüllülerin koşuşturması mı? Üstelik düşte değil gerçek ekipte bir de Iğdır kökenli psikiyatrist Selo var.

Annem diyor ki rüyası görülmeden hiçbir iş olmaz. Gerçekleşmez anlamında. Bir de şu söylenebilir. Hayalini kurduğun veya düşündüğün hiçbir şey gerçekleşmeden duramaz. Hayal direk bir izindir, oldurucu yaratıcı izin. Gerçekleşme için bir gecikme payı vermek gerekli olabilir, onun dışında iyi ve kötü tüm hayaller gerçekleşme eğilimindedir. İnsan kendi düşüncesinden korkmakta haklıdır. Kötü eylemin sorumluluğuna yalnızca kötüyü o an taşıyan değil, iyi ve normal bireyler dahil herkes ortaktır.

Bu düşten yeniden gerçekleştirme, gerçeklik ilkesine dönüş yapalım. Arzu ile ihtiyaç (gereksinim) bağlantılı ama farklıdır. Veya farklı olarak ayırılmalılar. gereksinim öncelikli, arzu üstündür. Gereği gereksinimi gerçek/lik ilkesi karşılar. Arzuyu ise hayal ilkesi, belki karanlık dahil tüm evren karşılar. Gerçek arzuyu karşılayamaz, arzuya yetemez, doyuramaz. Gene de hem arzu hem korku er geç gerçekleşme eğilimindedir. Gerçeğin telafi, yerine geçme, geciktirme, azıyla yetindirme payıyla birlikte.

Şunların hepsi taş, arzu, erkek bir -sayıyla 1’dir. Pencere, gerçek, kadın sıfır -rakamla 0- sayılmalı, sıfıra benzetilmelidir. Bu bir üretici sıfır, kaotik sıfırdır. Bir, kaosun içindeki ışık, yıldırım ve oktur. Toprak küçük rahim, hava büyük rahim, sıfır en büyük rahimdir. Yani böyle benzetilebilir, böyle algılanabilir.

KEDİLER EFE İLE ÇAKIL

Kendini insan hatta prens sanan bir kediyle bir süredir ev paylaşıyoruz. Efe efendi bu. O ev sahiplerinin arasında, biz ana baba çocuk konuk göçerleriz. Gece diş fırçalamaya lavaboya gideceğim- Musluğun altına geçmiş, lafını anlatamadığına kahrederek damlayanlardan sulanmaya çalışıyor. Bu sırada hiç sevmediği şekilde başı ıslanmış. Bunlar onun için neredeyse göz yaşı sayılır. Ben başını ıslak elle okşamaya kalksam, derhal uzak mesafe alan Efe bu.

Adam -hırt veya- koltuğa çıkıyor. Orada olduğunda annesi, rahatsız olmasın diye yemek masasının kenarına ilişiyor. Bazen onun kenarından geziniyor, görünce kendisi yer verir belki. Annesinin eline bir haftalıkken gelmiş. Yatıyor, uyuyor.. Bazen tek gözünü açıp çevreyi kolaçan ediyor. Hiç atik değil, ama şeyleri sürekli göz altında tutuyor. O sakin, Çakıl denen bıyıklı karı ise sert, erkek fatma. Efe kılı, burnundan kıl aldırmıyor; Çakıl iletişim gönüllüsü, sürtünüyor, sürtünüşüyse kafa atar gibi. Çakıl aynı zamanda daha telaşeli. Balkona çıkacağında da, balkondan içeri girmek istediğinde de ön ayaklarını cama öyle bir sürtüyor, öyle kazarmış gibi çalışıyor ki, görüp de tepki vermemek için kulağı kısmak yetmez, gözü de kör etmek gerekir.

Bir akşam baktım, Efe yan yatmış, uzanmış, ön ve arkada eller ayaklar birbirine dolanık. Pike, başını ve arka ayaklarını açık bırakacak kadar üstüne örtülmüş. Annesinin yaptığından emin olmasam örtünmüş diyeceğim. Bir başka gün de kuyruğunu iki arka ayağının arasından uzatacak şekilde sırt üstü yatmış. Ön ayak veya ön eller yanlara serpilmiş. Arkalar ise gene bir garip; erkek sereserpeliği. Buralar benim, bende neler var; bakın, irfan alın gibi. Resmen uyurken özgüven, veya uykuda gösteriş.

Çakıl kedi tüyüne allerjisi olan, pek kedi sevmeyi bilmeyen İnci’ye bir yandan ev sahipliği yaparken, tartımlı bir sevgi eğitimi veriyor. Önce ufak ufak kafa atmalarla sürtünüyor, bazen mesafe koyuyor. Birden pat diye kucağına çıkıyor. İnci yanlış sever, sert yaparsa o gözü ve ön ayaklarıyla haddini bildiriyor. Daha olmadı fırlayıp kucaktan kaçıyor. Az sonra tekrar, “Beni seviyor musun? İstiyor musun?” bakışlarıyla endam ediyor. Tekrar kucak.. İnci ne bilsin, onun mırıldanmasını hayvan hastalandı, bir garip oldu cehaletiyle yorumluyor. Ona bunun mutluluk sesleri olduğunu, hatta Fethiyecede kedinin “gurrun çekmesi” dendiğini anlatıyorum.

Bu Çakıl annesinden çok İnci’ye benziyor, onları tanıştırmak gerekiyor. İkisi de zor, ikisi de sert, ikisi de bağlı ve iletişimsel. Gözleri iri olduğundan yani göz bölü baş oranı büyük olduğundan evrensel olarak çocuk/bebek hissettiriyor. Ve özellikle pedofil eğilimliler için çok çekici oluyor. Öyle bir hal aldı ki, İnci sevmezlense bile aldırmıyor. Yani yalancı sevgisizliğe kanmaz oldu. Her istediğinde kucak, bacak, diz ne bulursa üstüne çıkıp tüneyecek.

Tekrar Efe’ye dönelim; boynunda emilebilir deri kıvrımı, gıdısı olan bir adam bulsun, özellikle babasını. Bir insana alıştıysa bir süre sonra onu orasından emmeye başlıyor. Doyup çekilip, tekrar ağzının suyu akıp yanaşıyor. Anısını saklıyor, veya anısından kurtulamıyor. Bazı erkek çocukları gibi. Çok kafa karıştırıcı hayvan. O avcı mı bu ana/baba kuzusu? Bu ana kuzusu mu avını acımadan boğazından tutacak olan? Nasıl şaşırıyorum.

YAĞMUR TEHLİKEDE DÜŞÜ

Düşümde İmdat’ın evine konukluğa gitmişiz. İmdat bizim yer evinin perdecisidir. Akşamlama fena geçmemişken, İmdat eve geç geliyor ve yüzü çok gergin, her an kavga çıkaracak gibi olduğundan, evden ve misafirlikten apar topar ayrılıyoruz. O aile huzurlu değil. 

Yağmur hızlı yürüyüp ileri gitmişken, benim de gerimden ona doğru kuduz gibi bir köpek geliyor. Kıza saldırırsa korumak için elime kıymıklı bir tahta parçası alıyorum. Hatta durum hızla gelişmese veya hızlanmadan önce tahtayı yere vurarak kışkırtmak ve korkutmak istiyorum köpeği. Elimde silah oluşuyla onu niyetinden caydırabilirim, ayrıca da haşlayabilirim sanıyorum. Hışım gibi geçiyor, beni takmıyor bile.

Direk kızıma saldırıyor. Boğazına veya yüzü gözüne. Kıymıklı tahtam kar etmiyor. Kızın ümüğü, yüzü mahvolacak. Güzelliği, belki canı söz konusu. Köpekle çocuğu tahta vurarak ayırmaya çalışıyorum, tınmıyor. Dişini geçirmiş. Çaresizlik içinde parmaklarımla ağzını aralamaya çalışıyorum. Gene yok.

Sonra parmaklarımı çengel gibi, azgın köpeğin gözlerine daldırıyorum. Canı acırsa belki bırakır. Deldim neredeyse, göz çukurunu karıştırıyorum; gözlerini salkım gibi söküp çıkaracağım. Umudum geçti. Salmazsa kör edeceğim çocuk-köpeği. Boşuna olacak diye mi ne.. Bırakıyorum. Köpek, salmadıysa bile kızımın yüzünü boğazını gevşetti mi? Anlayamadan uyanmışım.

Dehşet, üzüntü, beceriksizlik, talihsizlik içindeydim. Uyanır uyanmaz da ikilemdeyim. Bu bir önsezi mi, kızım gerçekten tehdit altında mı? Ona bir şey olursa? Ve bunun sadece bir rüya, belki başka bir şeyin rüyası olma olasılığı ve rahatlaması. Yağmur’la güzel güzel maya tuttu, birlikte okuma yazma öğrenmeye çalışıyoruz. Paylaşıyoruz. Kaybedebilecek bir şeyim daha, özel bir varlığım ve doyumum var. (Kasım-Aralık 2011)

FASSBİNDER SİNEMASI – Yalçın SAVURAN ve Neşet KUTLUĞ

Filmden bir parça: Lili Marleen. Uzun bir sekans boyunca. Nazi propagandası var mı? Karşısında mıydı yoksa?

Serseri. [Tam resmini bulduk diyorlar.] Mahler – Sekizinci dinleyecektiniz. Fassbinder’in kendini bulduğu eser. Beethoven – Dokuzuncu, Lizst ile birlikte koro için bestelenmiş dört eserden biri. Muhteşem. 1000 kişilik performans. İki çıkış noktalı. Ortaçağ şiiri. Çoğu senfoniden farklı olarak iki bölümlü. İkinci bölüm Faust. Mephisto – Faust ikilemi. Fassbinder de olasılıkla bunda kendi ikilemlerini buluyor.

(31 mayıs 1945 – 10 haziran 1982)

Rainer Werner Fassbinder (RWF) 31 Mayıs 1945 doğumlu. Bavyera. 37 yaşında, 10 Haziran 1982 Bavyera, ölümü. İlk film 1966’da. 52 film, 2 belgesel, 9 kısa film, 15 kadar tiyatro oyunu. 47 film senaryosu. Oyunculuğu da var. 3 filminde kamerayı kullanmış. 17 filminde kendi adıyla olmadan montaj (kurgu?). 14 filminin yapımcısı. 20 filminde komple (yönetme, senaryo, vs ). Author/auteur yönetmen. Çevresindeki oyuncular da auteur. Kamerası da öyle. Hepsi uzun soluklu yanında. Kadın oyuncusu 23 filminde oynamış Hanna Schygulla. Müzikçisi Peer Raben. İki kameraman, ağırlıklı çalıştığı. Ekipli adam. Birlikte antitiyatro grubu kurmuslar. Ekip o, baştan beri sürdürüyorlar.

Evreleri, dönemleri var. İlk filmleri sabit kameralı. Acemilik var başta. Ara dönemde acemiliğini kırıyor. 78’den sonrakiler ışıkla, renkle, diliyle büsbütün sinema. Üç evre demeli. Zorlu yolculuk. Tüm sanatını 15 yıla sığdırmak aşırı performans gerektiriyor. Aşırı dozla da yaşamını noktalıyor. Uyarıcılar kullanmış. Duruş gibi, performans etkileyici olarak alıyor. İkilem. Her dakikasında var. İçinde çoklu sistem. Fassbinder mi, Walsch mi, Franz Biberkopf mu, hepsi oymuş. Berlin Alexander Meydanı romanını okumuş; kendine getireni olarak anıyor. Dizisini yapmış, 14 bölümlük yapıt. Alman toplumu onu anlayıp olumlamış değil, sonradan keşif. Değerliymiş, o da ilk olarak ülke dışında keşfedilenlerden. Parçaları Alman TV’de sansürlenmiş. [Yıllar sonra TRT de verdiğinde bol bol makaslamış belki de makaslama rekoru kırmıştı, hem şaşırma, hem TRT’ye alay konusu olmuştu. -Mİ] ABD’de olumlu tepkiler alınca Almanlar dönüyor ona. Kısa süre sonra ölüyor zaten..

İlk dönemde de, bütününde de tipler, karakterler Küçük Adam. Küçük adamın sorunları. Kendi benini ortaya çıkaran veya çıkarmak üzere. Kadın, erkek, hem kadın hem erkek, aldatılabilir, hoşgörü yanları olan küçük adam. (Sınırlı) dünyasından çıkamıyor. Nihilist tavır da var. Şansı da yok, sınıf kafasını eziyor, kabuğuna gönderiyor. Kabuğa çekilme Fassbinder’de ölüm. Çare değil, olması gereken ve özgürlük.

BAP (Berlin Alexander Platz) senaryosunu çalışırken “4 gün çalış – bir gün uyu” yapmış.Her gün uyursa harcanacak ısınma vakti artar. “Ben de inanamıyordum,” diyor. Belli zamanda sürede bitirmesi gerekiyormuş. Çare o. 3000 sayfa senaryo çıkacak, 154 günde çekilecek. Son bölüm 2 saat, diğer 13 bölüm birer saat. Çoğu sahne tek kerede çekilmiş. Uzun plan sekansları. 5 – 10 dakika diyalog performanslı. Şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı.

Alman toplumu kendine nasıl bakıyor? İtalyan Yeni Gerçekçiliği (İYG) nasıl? Almanya’da öncesinde Fritz Lang dönemi var. Sinemacılar ortadan kayboluyor veya kaçıyorlar. 1945’e kadar sadece propaganda filmleri. İlginç, 1945 sonrası ABD sinema işgali [askeri işgali izleyen kültür işgali. Japonya’da da görüldü, hem uzun sürdü]. 1962’de 38-45 doğumlu yönetmenler isyanda. Yeni Alman Sineması bildirileri; “Eski sinema öldü, yenisine inanıyoruz.” diye.

Yeni Alman Sineması son derece minimalist. Hem karşı olduklarından, hem parasız olduklarından. Kamera taş gibi, oynamıyor, eski. Karşısına adam koyup çekiyorlar..

Fassbinder’in dönemdaşları: Wim Wenders. O da önemli. Werner Herzog. Volker Schlöndorff. RWF. Teknikleri zanaatkarlık temelli. Birbirine yardım ediyorlar. Kooperatif filmler. Çağdaş Almanya’nın 1960-65 dönemi gerçekliğinden endişe duyanlar bunlar. Manifestoları: “Yenisine inanıyoruz.”

İYG ile karşılaştırınca topluma dönüp bakmalı. Toplum farkı var. Gizlenmeye çalışıyor Alman toplumu. Almanya’yı ayağa kaldıran ABD yardımı olması mı? Istvan Szabo’nun “Taraf Olmak” filmi: ABD subayı var, kültürü zayıf, ama Hollywood filmlerinin yayılması işgal sayılır. Kültür işgali denebilir. Roma-Germen İmparatorluğu çekirdeğinden geliyor Alman toplumu ve temel tepkileri.

Fassbinder de kendi toplumuna karşı. Goethe de; “Nasıl bir toplum bu?” diyordu. O toplum çok farklı zıtlıkları yaratıyor. Michael Haneke – Beyaz Band Birinci Dünya Savaşı köklerini anlatıyor. Öncesindeki değişkenleri. Örnektir.

Hegel: Ailede, toplumda ve devlette ahlak. Hegel “Devlette memurlar tanrısal tözle bütünleşik olmalı,” diyor. Bu, bir Hitler yaratabilir. Öbür yanından da Marx çıkar. Prusya döneminden gelme etkileşimler. Hıristiyan demokratların göçmenlere baskısı bu temele dayanıyor. Alman toplumu kendini açığa çıkarmaktan hoşlanmıyor. Gizlenme refleksinden başlarda Nazi karşıtı sinema yapan yönetmen yok kadar azdı. İtalya’da var oysa, faşizm karşıtı sanat.

Bizde Anavatan. Almanya’da Babavatan. Kültür farkını gösteriyor. İngiltere’de de toprak/ülke Anavatandır.

“Herkes kin duyuyor!

Umrumda değilmiş gibi yapıyorum hep. Beni öldürüyor.

Aptal domuzlar! Bakmayın bize öyle!

Kocam benim. Kocam benim. (Ali’ye)

Kimsenin bizi tanımadığı, bakmayacağı bir yere gidelim.”

Çekememek. İletişim topluluğu varsayar. Kelime karşıya benim anladığım şekilde intikal ediyor mu? Kuyruğunu kovalayan kedi. Kafamdaki karşılık, sizde de aynı varsayıyorum. Aktardım sayıyorum. Duyduğun söz de sana göre söylenmiş sayıyorsundur. Çapraz karşılık yakınsa iletişim, yoksa ikili monolog olur, gene de iletiştik sayılır, sanılır. 

  • Bilişsel dil, duygusal dil, işlevsel dil.

Tarım toplumu duygusal dilden iletişim kurar. Batı toplumu, bilişsel ve işlevsel dili kullanır. Göçmen sorununda, duygusal dil işlemediğinden, arayüz kurulamadığından kopuntu oluyor. İşlevsiz kalan iletişim belki Batı’nın yeğlediği de bir şey. Nermin Abadan Unat – Bitmeyen Göç: “Asıl neden Almanca bilmemeleri, farklı yetişmeleri, çalışma koşullarını bilmeyişleri. İşçiler radyoaktif maddeyle çalıştıklarını da bilmiyorlardı.”

İlk göçenler dile ihtiyaç duymamış, hemen dönecekler varsayımı. İkinci kuşak gettolaştığı için sorun var. Dördüncü kuşak, geldiğimiz günler: “Ulusötesi Ulus” Almanlar kabul etmese de. Faslının filmdeki asıl adı Ali değil, uzun bir ad. “Benim adım Ali ,”diye sonradan kabul ediyor. “Hepimiz Ali değil miyiz?”

“Mide ülseri. Stresten. Yabancıda çok olur; iyileşecek. Göçmen işçi kaderi.”

Almanya’nın istihdam sorunu. İkili anlaşmalarla işçi alıyor. Türkiye’yle anlaşması meslek edindirmek üzerineydi, döneceklerdi. Onların dönmeleri Türkiye’nin de işine gelmiyor. Bura istihdamı üzerine hesaplarda DPT belgesi: “İşgücü fazlasının ihracı. Niteliği yüksek işgücünü kaptırmayalım.” İnsan oldukları unutuluyor. İhracat, mal gibi. Para getirecek. Kalifiyeler gitmesin.

Tarım işgücü çözülüp kente kayıyor, kentte iş yok, işsizlik. Avrupa’da ülkelerin hepsinde işgücü eksiği, gereksinimi. Göçlerin dinamiği. İş için, hayatta kalmak için ekonomik göç. Günümüzde daha artacaktır.

Zenofobi (xenophobia) olarak bakıyor Fassbinder. Almanya çalıştırıyor ve dışlıyor. Katzelmacher. “Fare gibi üreyen insanlar” Katzelmacher adlı filmi var. Gettolaşmak ortaya çıkıyor. Yabancıyı kök kültürü içine gerileterek sıkıştırıyorlar. Vatandaşlık istenmiyor. Çifte vatandaşlık istenmiyor. Getto o topluma yabancılaşmak demek. 90’larda aileler iki sokaktan ilerisini bilmiyordu. Ev, bakkal, fırın. Suç da var ama doğal bir şey. Alman tarafında da bir sorun. İnsan olduklarının farkına geç varıldı. Ne yapıcaz?

Filmde Ali ile karısının Fas’a gidişleri var. Birlikte seyahat. Belli aralık gözükmediklerinde, dönüşleri sınıf atlamalarına neden oluyor. Özgürleşmiş çift [Belki dışarıya tatile gitmenin ek puanları vardır]. Yine de bakarken, Almanların bakış açısı yarar/lanma. Faydalanma. Alışveriş yapacak, mallarını taşıyabilir. Faydalı olduğu sürece, Ali kabul edilebilir.

Birileri parayı harcadıkça sistem var kalir. Kapitalist mantık.

Bir filmindeki Satıcı da intihar ediyor. Aile baskısı. Seyyardan bir üst noktaya geçince, yerine monte ettiği kişiyi takip ediyor. Dürüst adam, yapacak şey yok, o da içip intihar ediyor.. Hiç bir iş yapmamak da sona götürüyor.

“Maria Braun’un Evliliği”nde 1945, 3. Reich’ın yıkılışı ile evlilik kurmaya çalışan insanlar. Beethoven – Dokuzuncu, Üçüncü Bölüm. Sirenler. O dönemin kaosu.

Fotoğraf kolajları. Bizim Ali. Merdivenli üçlü. En altta ayrışmaları. [Fotoğraf gösterisi üzerinden yürüyen bir konferans bu.]

Duyguyu vermek icin parçalı yerleştirme. Marketteki adamın bakışı? Bulunmaması gereken yaratık Ali diye. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı (Fox Friends) filmi. Kendisi küçük adamı oynamakta o filmde. Sürekli loto oynayan Fox küçük kumarla büyük bir para kazanıyor. Onunla ne yapacağını bilmiyor. Sınıf atlatma telkini yapan kişilerle kıyafetini değiştiriyor, sonra aldatılıp kullanılıyor. Geri eski hayatına dönmek zorunda kalıyor. Franz Biberkopf da benzer yaşayan adam. Aldatırken bile aldanan bir adam.

Fassbinder’in küçük adamları duygusal dil kullanan insanlar. F. Biberkopf da iletişim kuramıyor. Duygusal dil kullanmaları aynı çizgide değillerse yetmez. Dört Mevsim İçin Satıcı (Dört Mevsim Satıcısı, Handler der Vier Jahreszeiten), satıcılı film.

Fassbinder’i cinsel kimlik üzerinden okumak yanlış olur, yetersiz olur. Filmlerinde kimlik değişse de filminin okunması değişmez. Fark ettirmez. Öyle de okumaya kalkılabilir, çevirsek de olur, Almodovar’dan farkı o; Almodovar’ın film anlamı cinsel kimlikle sıkı sıkıya bağlantılıdır, çevirmeye direnir. Petra von Kant da Fassbinder’dir, Martha, Emmi veya Biberkopf da.

İbrahim Demirel’in 1970–80’lere yayılan, Almanya’daki göçmen Türkler kareleri. Almanya’da Türk işçiler. Bayrak, Atatürk, Cami. Çoğu görüntü Anadolu gibi. Duş tertibatları, politik imgeler. Politik göçler (politik sığınmacılık) da olmakta o sıra.

Fassbinder geniş mekan kullanmaz. Sıkışmışlık, çerçevelenmişlik var. Ruhsal durum yansıtıcı, kendini anlatan hikayeler. Ali’de ferah mekan var, onun ruhu farklı. Aradan, bir şeylerin içinden görüyoruz. Kadraj anlayışı var. Filmden, filmin iç mantığından da geliyor, kendini sergilemekten de. Auteur’lerin tek hikayeleri vardır; kendileridir, onu anlatırlar. Binbir çeşitte ve surette anlatırlar.

Franz Biberkopf. Kendini onunla özdeşleştiriyor. Fassbinder gerçek hayatta da onunla yaşıyor. Kopamıyor. Kalp krizi geçirip ölen karakter. Ki ölüyü soyuyorlar. Kendi ölümünü öngördüğü sahne bu. Filminin sermayedarı ölüsünden, yüzünden mask alıyor, maskıyla para kazanmak için. Kendi sonuyla paralellik.

“Veda Vakti” filminde kendi oynuyor gene, FRANZ ismini filmlerinde çok kullanır. O filmde annesi onun mezarı başında ona dua ediyor. Neşet’in dediği gibi. Yaşamında “Çok az zamanımız kaldı,” durumuyla yaşamış. Çalışma temposu mu onu bitirdi? Az zamanı kaldığı için mi çok çalıştı? Öyle çalıştığı için 44 film yönetmiş.

“Maria Braun’un Evliliği” Koca yok. Cepheye gitti. Cepheden dönüş, istasyon sahnesi. Kocasının resmini gösterip dolaşıyor. Birçok kadın öyle dolaşmakta, sormakta. O toplumun üzerindeki travması. “Kayıp ve/veya Ölü” ilanıyla. Varveyayok. Hemvarhemyok. Hayatın içinde sürekli engeller var. Şehri bile perdeyle, parmaklıkla görüyorsun. Orada Amerikalı. Zenci. İkincisi de zenci. Yakın plan ve Maria Braun’la ilişkiye giren zenci. Kapıya gelmiş kendinden ümit kesilen koca. Ona bir tokat atmış, yere yıkmış. Amerikan dönemi. Jenerik sahnesi, Fassbinder’in doğum yılı. İlk on yılı 1945 -55 arası. Almanya yıkılmış, yeniden yapılıyor.

Yakın flu, uzak haç sembolleri.

BAP: İki melek kahramanın yanında yürüyor. Her şeyin aydınlığa kavuşacağı an yaklaşır.. Pişkin suçlu. Kendi kendine bırakılsa ne olurdu? Sıradan biri. Böbürleniyor. Hapı yutmuş. “Mieze burada mı? Hayatı, ölümü ciddiye alma! Niye yatak yarasını bekleyeyim? Neden yerde kalamıyorsun? Sıradanmış gibi görünebilir. Anlamsız. Yetişkin olmayı farkında olmadan becerememiş. Bu kurtarma zahmeti neden öyleyse? Aslında kimse güçlü değildir. Bir bakmışsın o seviyeye (yer düzeyine) gelmişsin. Tüm kötülük ve cehaletten geçerek..

14. bölümün girişi. Bu bölüm romanda yok. F. Biberkopf’un hayali üzerine Fassbinder’in kurduğu hayal. Kendiyle hesaplaşma. Kişileriyle. Reinhold’u var. O da bir Biberkopf. Çelişkilerin hepsini barındırıyoruz. Sürükleyen bu. Yaşamakla ölümün çelişkisini çözmeye çalışan. Tavır koyarak değil olduğu gibi görerek.. [Burada M.İ. Jung konusunda bilgi vermeye çıkar sahneye: “İlk aklıma gelen, içimizdeki arketipler, gölge, çocuk, bilge gibi enerji kompleksleri. Fassbinder hepsini çok canlı yaşamış, alter egoyu, alter kişilikleri ona yapışıp kalmış. Normalde yapısı, sergiledikleri onu borderline, narsistik, bazı bazı paranoid olarak etiketlememize sebep olur. Bir yerde çelişkisini serbest bırakmış. Yaratıcılıkla çelişkisini hem sergilemiş, hem aşmış. Ölüme doğru gidişi özgürleş(tir)me olabilir mi? Ölüme soğuk da bakabilir, ölümü seviyor, ilgileniyor da olabilir. Ölümü içine atmasıyla da ilintili olabilir. Onu tanımadan, daha fazla şey bilmeden farkı bilemiyorum. Ölüm nasıl olursa olsun, kendi başına özgürleştirici bir tema. Yek başına ve ilk kez yapıyor değil, bir kültür-düşün zincirinin son halkası olarak da bu noktadadır. Nietzsche, Kleist, Hölderlin, Zweig ile aynı zincire mensup olarak yapabilir. Bunlardan Nietzsche ve Hölderlin gerçekten ölüme gitmemiş, ölüm eşdeğeri deliliğe girmiştir. Fassbinder öncülleriyle hesaplaşabilir, veya onların sesi olabilir ya da ikisi aynı anda olabilir. Çağdaşlarıyla olduğu gibi.”]

Yer: Aksanat, Beyoğlu – Tarih: 15 Kasım 2011 (Notlar: Mehmet İbiş)

PANİK ÜZERİNE EDEBİ-DİNAMİK-BİLİŞSEL

Panik atağı için kısa, özlü bir Türkçe terim: Koşkoş! Hasta keşfi. Bir başka panik hastasının panik atak benzetmesi: Volkanik Atak.

Ürkü, topluluğu veya bireyi saran korku olarak doğru izlek. Atak ise o denli değil. Saran, yayılan, etkisi ve baskısı altına alan. Gerilime ve gerilim filmine uygun. İçimde panik terimine karşı mesafeliyim. Sakin ve derinden korku olabilir ve daha iyi olurmuş gibi geliyor. Tüyleri diken diken olmak ürküye ait gibi. Ürkünç, ürkmek bu yönde yol gösteriyor. Paniksiz ya da sadece içsel panikle ürkü yaşanabilir. Nasıl olduysa ürkü sadece çağdaş Türkçecilerin ve kırsal halkın gündeminde kalmış, kitlelerin ilgisini çekmemiş. Eski Yunanmışız gibi bize Panik çok yakın gelmiş, benim benimsemeyişim önemsiz..

Panik kendini dinlemeyle ilintiliymiş. Kendini dinleme ise kendini bilmeme ve kendine güvenmeme ile. Yoksa özgüvenin sonsuz olması beklenmez. Zannımca yapısı panikli bir sevdiğim bilmeden doğum anını anımsıyordu. Onun doğumunda vakum kullanılmış ve bir iki kez kopuntu olmuş. Ani seslerden olağandışı ölçüde ürküyordu. Yorumum, o vakum sesine ve benzerlerine tepki vermeyi hala sürdürüyor.

Boğaz Köprüsü’nün halatı kopar mı diye sormak gibi. Hasarsız ve sağlam raporuna rağmen depremde kendi binası da hasar görür, yıkılır mı şüphesiyle içeride nah oturmak gibi. “Yıldırım düşse sen tutar mısın baba?” diye soran küçük reklam çocuğu gibi. İpin ucu derken, ip/halat boştayken bela demektir: Korkanın sorusu ip ise, ucu bağlı olmalı, bir şeye/yere ilgilenmelidir. Açıkta kalırsa ipin ucunu birisi kapıverir. Kapılmadı diyelim, belirsiz uç, yanıtlanmamış soru büyük yük. Açıkta kalan soru hem genel huzursuzluk yayar, hem beklenmedik, istenmedik şekilde yanıtlanabilir. Kötü olasılık yanıtlarından kaçınma soru sahibini kurtarmış olmaz.

O postacıyı kasapla karıştırıyor. Sanki mektup teslim edilir edilmez adresinde boğazlanacak.

Kalabalığa gelemiyor: Araf, mahşer çağrışımı. Ölüme de uzanabilir ucu, Yunan Agorası’na da. Yani seks günahları ve ilintili korkulara da. Uygunsuz yerde görülme, basılma, performans ayrıştırılmalı. En azından mahşer kalabalığı = kalabalık mahşeri denklemine oturuyor olabilir. Öldük de hesaba mı çekileceğiz? Yoksa bu kalabalık savaş filleri gibi beni ezip çiğneyip geçecek mi?

Bir yandan, durduğu yerde duramayış, panik olmayan pek çok insanla ortak noktası. Bir korku var, onu kendi söylemiyor, korku görünüyor. Hazır bir şeye öfkelenmişken (yani korkmuyorken) başına iş alır, elinden kaza çıkar diye de kendini tutuyor. Sonunu ucunu görememe, bazı acı istenmedik sonuçları göze alamama da bir korku. Veya hatta kavgaya karıştı diye sokaktan/camiden dönüşte annesi kulağını çekebilir?

Yetişirkenki “ayıp”ın ucu cıs’a, oradan güvensiz korkuya uzanmış. Panik hastalığı, hızlı yayılan bir dedikodu gibi. Bir ucu toplumsal. Kendini tabansız bulan da tepki veren çocuğunu desteklese iyi sonuç alacak. Zor olabilir, yavaş olabilir. Başka şey kar etmiyorsa, içindeki çocuğu yeniden büyütme, eğitme, şekillendirmeye iğneyle-kuyu-kazmalara girişmesi zorunlu.

Karşısındakileri kıramayışları için, “Kıramadığım insan da ben insan değil miyim?” sorulacak. Bazısına ceza kesmeye, zor görev vermeye korkmasın. Kendi cezalarını ödemeler onu öldürmeyecek, diriltecek, cesaret yolu açılacak. Sosyal üstüne gitme görevi.

Kaçaklar da sonuçta herkes kadar cesaretlidir. Kaçma, yakalanma riskini alma, er geç ödevleriyle baş başa kalma.. Bazı kalıplar aileden ve kendi çocukluğundan, çocuksuluğundan gelmeymiş. Sırf siren veya polis düdüğünü duydu diye suçsuz yere polisten kaçan biri gibi. Tavşan Yürekli Rişar durumu.

Köşeye doğru düzgün sıkışsa da, kaplanlaşan kedi olsa..

Terleme bile kriz dürtücü onda. Ter varsa, çarpıntı varsa, vardır illa bir şey. Düşmanı davetiyeyle çağırmak gibi. Öte yandan basitçe konuşma bile gerek paniği, gerek iç düzenini düzeltiyormuş. Dikkat çelme, yanıltma olarak konuşma? Her türlü iri ufak düşmana her türlü iri ufak destekçiyi çağırma. Geniş cepheci, hepimiz kardeş olalımcı, kopamayan ayrılamayan olarak panikli.

Terapist de acaba boş boş ve gıcık gıcık konuşmayı kesse mi? Çok ileri gitmiyor mu? Kusturmaz mı böyle? Bir sayrının özgün katkısı hastalığını “mangal kömürü külü” olarak betimleyişi. Bakarsın bom boz, soğuk duruyor. Bir üflersin yangın gibi alev alıyor. Fazla korkuşu ve erkenden kurtuldum hayalciliği. Bir öteki de içindeki kıllı canavar içbenden kaçıyor. Hatırlı tanıdık olarak terapistini haklı ve talepkar King Kong’u yatıştırmaya çağırıyor. Hastanın kaçamakları rüşvetle iş görmeye benziyor. İlaçlar da düzelip gelişmeye değil, borcu borçla kapamaya harcanabilir. Atak anında karakolda dayakla itiraf saati. Peşindeki belirsiz sakinlemede mahkemede yalan söyleme hali. İçerisinden kaçış yok, illa düzel de düzel, güçlen de güçlen diyen bir bünye var. Her şeyle korkutacak, zira beyin-bilinç kardeş yaşamı taşıma, kendine hizmet, gönlünü hoşlama görevlerini ölme eşeğim ölmelere kurban etti, güvenilirliğini yitirdi. Artık direngezi-beden satılmış beyin yönetimine güvenmiyor, sahibin kendine yaklaşması gerek. Beden anlayacağı dilden tehditler savurmaya başlamış bir kere. Akıllı ol, aklını alırım diyor.

SU ADA

Açık Deniz Aşırı

(Kapalı)
(Yalnız)
(Loşlukça uzanıyor)
(Yolda bir insan yok)
(…deniz kapkaranlık…)

– Adaakıllı –

Canım uykunun hızlısı
Koltuk uykusu,
Kısa battaniyem – göğsümde kitap

..Karacakara – orta Gök ada – alacakıranlık..

Yumurta piramidi dağılıp
j – l – k – b
Rüyalar adalara düşlere eklenir

DEVEDİKENİ

Deve dikeni, öfkeli oturan şehir

Küs değil, yarılış; yedi yıl meydanda

Kabul itilsem bilelim.

Şiddet desen şiddet boşanırsın

Yatma ayrı, kapı kilitler -yüzsüz değil, gel gelene yatmazım

Rezil olmak en şey, saymadım

Saldır, var kullan, köşe ben bağır.

-En hası savunma.

Şiddetsem, güçlü sen -avucumu yalamışım,

Kına açıkla ayrıl dava mı, onaylat

Karanlıktan yiteyim, Demokles cezamız.

Kırmızı çizgi kararış, atama ucuz pahalı sorgusu.

Hizmet ben kör, karı karar ayar

Kerhen taşınmaktan bıktım, zor kırım bozuşmalar

Yap, söz tavır sorumu, çekişme yetkisizliğin..

***

[Tıpkısının değişiği Öfkeli Oturan Şiir]

MEKTUP VE KASIMPAŞA DÜŞÜ

PLATONİK MEKTUP

H, şu anda sana karşı durumum ne lüks! Bunu hak etmiyorum. Artık hareket etmeli ve bu lüksü yitirmeliyim.

Senden uzak durdukça aramızdaki şeyi hem soğuk hem temiz tutmuş oluyorum. Böyle mi oluyor? Bunu ben mi yapıyorum? Yaklaşık öyle. Uzaktan ben sevgi duyunca olasılıkla bunu farkediyorsun. Belki sen de bir şeyler duyuyorsun. Ama sen de hareket ile davranmıyorsun, eylemsizsin. Sende kendimi görüyorum. Sana yaklaşır, sana açılırsam kötülüğümü göreceksin. O zaman da reddedeceksin, belli. Uzağında durduğumda avantajlı oluyorum. Kaybı göze almam gerek; belki de seni kaybetmeliyim.

Yakınındayken içim yumuşuyor, ama tek yönüm bu değil. Başkalarına da istek duyuyorum. Zaten ilk tanıştığımız zamanlardan beri sana bunu savunmaya filan da çalıştım. Yalnız, savunduğum sadece yapımdı, gösterdiğim sadece bir kavramdı. Kendi bütünüm açısından gizlenmeyi, açığa çıkmamayı, açık düşmemeyi, açık konuşmamayı, sözel olmayan mesajları yeğledim. İçimi yumuşattığın, içimi doldurduğun da gerçek. Bunu bilmeye hakkın varmış gibi geliyor; nasıl her şeyi bildikten sonra reddetmeye hakkın varsa.

Ben reddedilmekten hep çok korktum. En sevdiğim kişiler hep beni reddedecekmiş gibi geldi. O yüzden gitgide ikiyüzlü oldum sanırım. Geri çevrilmemek için çoğu ilişkimi, belki hepsini kendim başlatmadım. Adeta kadıncasına bekleyen, baştan çıkaran-çıkarmaya çalışan, sonuçta bekleyen oldum. Beklediğimde açık olmayı, bildiğim yönlerimi göstermeyi, durumun lehime olduğunu anlamamdan sonrasına bıraktım. Gene ikiyüzlülükten, önceki kadınlarıma haksızlık ettim. Gizliden, kaçarlarsa kovalayan, kovalanınca kaçan oldum galiba. Belki sen de istemeyince kovalama, ardından sürüklenme isteği duyacağım.

Aşkta hayran olmayı seviyorum. Hayran olmadığımı pek de sevemiyormuşum gibi gelir. Seni düşününce epey farklı bir hayranlık yaşıyorum. Bunca zamandır bendeki değerin hiç azalmadı. Yalnız bu uzağından bakma nedeniyle mi oldu?

Aslında seninle kendimi yan yana hayal edemiyorum uzağındayken. Sadece yanındayken çok farklı oluyorum. Uzaktayken olanaksız geliyor. Daha önce hiç kendi evinde yaşayan sevgilim olmamıştı. Senin, bildiğim kadarıyla önceden hiçbir ilişkinin olmaması beni korkutuyor. “Yalnızlığa şimdiye dek boşu boşuna mı katlandı? Yakıcı, karşılanması olanaksız istekleri vardır mutlaka. Hatta kendi bunu bildiğinden gönlünün çektiklerini uzak durarak ateşinden korumuştur,” diye düşünüyorum. “Şimdiye dek tek yaşadı, ama belki de içinde ERİME isteği vardır, sınırları kaldırma isteği vardır.” Direttiğinin dışında hiçbir şeye katlanamazmışsın, o yüzden oruçtaymışsın gibime geliyor. Bütün bunların hepsi ürkeklikten, güvensizlikten gelebilir mi? Binde bir olasılık, daha da az.

Senin hakkında taşacağım zamanı beklediğimi fark ediyorum. Bir tür kendi kendini doldurma süreci. Aklıma sen geliyorsun, düşünüyor, hayalime uydurmaya çalışıyordum ama net hiçbir şey yapmıyordum. Hayal içimde büyüyecekse daha büyüsün, kendini bana kanıtlasın diye. Hayalin gelip geçici bir şey değilmiş. Şimdi kendini bana yazdırmasından anlıyorum bunu. Bundan adım kadar eminim. Beni çaresizlikle doldurmayan şeyleri kağıtla paylaşmıyorum.

Bunları, bilesin, sana mektup gibi yazıyorum, ama kendi içime bakarak. Çoğu durumumda olduğu gibi bunda da ikili bir şey yaşıyorum. Hani sorsalar “Kararsızlık-ikirciklilik benim kişiliğimdir,” diyeceğim. Yazdıklarımı senin okuma olasılığın, belki böyle bir plan, bu da hoş bir duygu. Biraz ince, biraz ezici, burkucu.

Sevgilim demek isterdim sana -hiç de dememek. Konulan her adın, yapılan her tanımlamanın bozucu bir yanı var. Ama bozulacaksa ne yapabilirim? Bu halimle hoş olsam hiçbir şey yapar mıyım, hiçbir şey yazar mıyım?

Sen güzel bir duygusun, ama belki yakıcı bir gerçek olacaksın. Senin benzer duyguları başkalarına yaşatmış olma olasılığın da biraz yakıcı. Seni en çok V’den kıskandım. Kıskançlıkta hak olmaz, böyle bir kıskançlığı açıklamaya hakkım var mı bilmiyorum. Kıskanma da neyi gösteriyor?

Bunlar sana kendimi yok ettirmekse -ya da tersi seni bana, yani amaç buysa ne olacak? Sevilmeye, olduğu gibi kabul edilmeye katlanamıyor da reddedilmeye (istenmemeye) mi çalışıyorum? Bu belli mi? Yazılarım sana ulaşsa ne olacak? Hatta sadece yazmış olmamdan sonra ne olacak? Yani neyi değiştirmekteyim şimdi? (17 Nisan 1995, Pazar 15:30)

KASIMPAŞA DÜŞÜ

Kasımpaşa’daki evimizdeyiz. Ev dayalı döşeli. Serhat olasılıkla N ile, ben Ç ileyiz. Kuzeydeki oda gene benim, ama sonra anlaşılıyor ki güneydeki oda kapalı/kilitli. Belki dışarıdan gelerek iki çift odalarımıza kapanıyoruz. Biz Ç ile hemen sevişmeye başlıyoruz. Sevişmenin sonlarında onu yataktan zemine sürüklüyorum. Aslında yatağı çok da anımsamıyorum. Gürül gürül boşalıyorum, neredeyse içine boşaldığım halde belim dışına sırtına kadar taşıyor. Hemen telaşlanır gibi, sırtından boynuna akmasın diye elimle belimi geri sıvazlayarak temizliyorum. Sonra bu bolluğu Ç’ye gösteriyorum. Burası iyi ama belimden dolayı bir kirlilik, suçluluk da duymaktayım. İkimiz de belin duvar kenarına kadar sıçradığını fark ediyoruz. Bu görünen dağılan belden güçlükle hoşnutmuşum gibi yapıyorum ama hoşuma gitmiyor. Zaten sevişirken konuşmadık ve belki zamanından önce gelmişim.

Ç’yi odada, zeminde bırakıp dışarı çıkıyorum. Serhatların bazı eşyaları salonda, Serhat’ın odası kapalı, herhalde içinde depo malları var. Evi devralanların malları diye aklımdan geçiriyorum. Kapalılık beni çok da şaşırtmıyor. Duş almam gerektiğini düşünüyorum. Duşa girecekken Ç’nin kardeşi M’nin dipten, merdivenlerden yavaş yavaş yukarı geldiğini duyuyorum. Sakin geliyor, ve gelişini beklemediğim halde şaşırmıyorum. Hemen duş için odaya giriyorum. Bu odanın Serhatların konakladığı oda olduğunu anlıyorum. Sanki duş almak için onların eşyalarını biraz kenara toplamam yeterli. Galiba odada Serhat yok, sadece N var ve N bana ne yapacağımı gösteriyor. Duş alıp almadığımı bilmiyorum. Bu oda Kasımpaşa’daki evimizin deposuna denk geliyor, onun yerleşiminde. Düşte gerçekten bir oda büyüklüğünde. Aslında duşun hemen yandaki ufak bölmede olduğunu odaya girince anlıyorum. O oda da duş almaya uygunmuş. Yanlış odaya gelmek sorun olmuyor.

M’nin eve geldiğini biliyorum, ama onunla karşılaşmadan evden dışarı yalnız çıkıyorum. Yüzünü görmediğim halde M’nin üzgün, üzgüne yakın olduğundan eminim. Ayrıca Ç’nin yanına gelmesi iyi diye düşünüyorum, benim yokluğumda onunla ilgilenir.

Dışarı sanki bir şey için, bir şeyler almaya çıktım, ama ne olduğu, ne yaptığım belli değil. Galiba bazı dükkanları dolaştım ve ekmek aradım. Dönüşte sanki devreye babamlar giriyor. Ya onlarla eve döneceğim, ya da onlarla beraber minibüsle bir yere gideceğiz. Sanki şehir içi bir dereciğin üstündeki köprüden geçiyoruz. Evden fazlaca uzaklaşmışım diye düşünüyorum.

Sonunda eve değil minibüse geliyoruz, yüzünü gördüğümü anımsamasam da babamla olduğumu biliyorum. Elimde ekmek olabilir. Minibüsümüz bej bir Peugeot galiba. Evle ilgili bir şey anımsıyorum. Ne olacak bu ekmek, yemek işi diye düşünür veya konuşurken ben “Evde nasıl olsa yaptığım yemek var, her şey hazır ve yolunda,” diye içimden geçiriyorum. Düşümdeki bu yemek dün gündüz yaptığım patates yemeği. Hazırda o yemeğin olması beni çok rahatlatıyor, sanki bir şeyden kurtarıyor.

Minibüsümüzün yanına geldiğimde, yola çıkmadan önce bir onarıldığını, içinde bir usta veya çırağın bulunduğunu görüyoruz. Ben çırağa bir şeyler hatırlatmak zorundayım: İki tarafın tekerlerini mi, koltuklarını mı, galiba teker dişlilerini ayırmasını isteyeceğim. Bağırdımsa da ona sesimi duyuramıyorum. Duyurmak için minibüsün içine çırağın yanına kadar gidiyorum.. Tam derdimi söyleyecekken “işini bitirdiğini” söylüyor. Yanına geldiğimde zeminin kapağını kapattı. “Teker dişlileri ayrılacaktı.” diyorum, karşı çıkmıyor. “Sonra yaparız, önemli değil,” gibilerden mimikler yapıyor. Sonunda ertelenebileceğine ben de kendi içimde ikna oluyorum.

Şöyle bir minibüsün içine göz gezdiriyorum, herkes içinde galiba. Babam, annem, galiba kız kardeşim, emin değilim ama belki Serhat. Sağda ön oturaklardan birinde Ç ve M. Sakinler, birbiriyle söyleşiyorlar, belki biraz üzgünler. Yolculuğa hazırlar. İçimde bir huzursuzluk var. Bu huzursuzluk bekleyebilir ve ben onu bekleteceğim. Ç ile M’nin hallerinde bir suçlayıcılık yok, ben suçluluk duygusundan tam uzaklaşamıyorum. (07 Eylül 1997)

BORDERLİNE KİŞİLİK NOTLARI

BORDERLİNE/SINIR KİŞİLİK ÖRGÜTLENMESİ

Güçsüz ego:

  1. Projeksiyon (Yansıtma)
  2. Yansıtmalı özdeşim
  3. İnkar
  4. Bölme (Yarılma, splitting)

Nerede kontrol varsa orada yansıtmalı özdeşim, nerede yansıtmalı özdeşim varsa orada kontrol vardır. Kontrol; “O adam kötü olduğundan, kendimi korumak için kontrol zorunlu,” diye hisseder. Kendilik (self) sınırları, kendilik elementleridir kontrol edilen ve yansıtmalı özdeşleşilen.

Borderline hastaların çoğu çoğunlukla nerede olduğunu bulamaz. Güçsüz bir kendilik tasarımı güçlü bir kendilik tasarımıyla iç içedir. Büyük bir grupta borderline birey/hasta fazlaysa grup parçalanır, dağılır.

İki şekilde nesne ilişkisi var: Sen – O; O – Öteki

Hasta kendini sizin parçanız haline sokar. “Onlar” dediği zaman belki sadece “kötü anne” tasarımının tanımını yapıyordur.

Borderline hastalar gece yarısı terapistine telefon eder. Ergen hasta da gece yarısı telefon eder. “Senin için üzüntülüyüm, sana bir şey olmasını istemiyorum.” Ergenle terapist arasında bir bağımlılık gerekli. O zaman onunla yol alma şansınız artıyor. Borderline hastalarla ise devamlılık zor. Devamlılık (nesne sürekliliği) katlanma eşiği ve bunaltıya dayanma gücü istiyor. Tabii, sevdiği kişi tarafından yutulma korkusu ile birlikte gider.

Sınır kişilik bireyleri savunma düzenekleri yetmediğinde terapiye başvururlar. Terapiye başvurma oranları yüksektir. Daral durumunda yaşıyorlar.

Sıkıntı >>> Agresyon (saldırganlık) [Benlik duygusu yok, amacı yok]

Sıkıntı: Enerjilerini nesneye yatıramıyor (katekte edemiyor). Hazzı, doyumu erteleyemiyor, amaç değişikliği. Ego güçsüz olduğundan bekleyemiyor.

Birbirinden farklı olmayı “terk” gibi hissediyor. Ufak sapmalar, terk anlamına geliyor. Manipülatif şekilde “Kötüyüm, o zaman ayrılamazsın”, “Kötüledim = İyi hissetmiyorum” = Terapist kontrolü (işinin başına gel).

Başlarda her türlü yorumu almaya açıklardır, iyi gidiyor sanırsın. İkinci düzeye düşünce (gerileme döneminde) eyleme vurmayı önlemelidir.

Borderline = Histeroid Histrionik

Borderline = En üst düzey distimi

İlkel idealleştirme; haset ve öfkeyi örtmek için. İmpulsün özne tarafından yaşanılan agresyonu da nesneye (ilişki kişisine) yansıtılır. Schreber vakasında yargıç, agresyonu bastıramıyor, hissediyor, nesneye de paylaştırıyor. İkinci aşama korku. Yansıttığından korku. Üçüncü aşama kontrol. Agresyon ve agresyonundan korku arasında kalışı karşı tarafta (ilişki kişisinde) karşı agresyon yaratır. (Hatta böylece gerçekliği yaratır da.)

İçe yansıtma Klein’da var: Yansıtmalı özdeşim (projektif identifikasyon). Nesneye ilişkin sahte bir empati geliştirir. “Niye kızdığını anlıyorum.”

İnkar (denial): Çatışmanın bir kutbu ihmal edilir. Bir kutup aktiveyse diğer kutup ilgi dışındadır. Örneğin, bir gün önce dövmüştür; ertesi gün onarma çabasına girmez.

Borderline hastalar kolayca psikoza girer, çıkar. Dürtü kontrolü sağlanamıyorsa analitik çalışmadan etkileşim terapisine, etkileşim grubuna alınabilir. Analitik yönelimli terapi: Haftada 3 kere birer saatlik analitik yönelimli terapi artı uğraşı, müzik sağaltımı. Ağır sınır hasta yalnızca terapiyle sağaltılamayıp psikolog ve sosyal hizmet uzmanı gereksinebilir. Gruba da katılır ve en az bir yıl sürdürülür. Dışarıda iş-meslek desteği, sağaltımın modu ise eğitici öğretici olmalı veya olabilir.

Borderline hasta tedavisinde Kernberg’in tekniği yapılandırılmış bir başlangıç görüşmesi, kısa bir psikanaliz seansı ile başlar. Kritik başlangıç soruları: Kendinizi tanıtır mısınız? İlişkileriniz nasıl? Yaşantınızı anlatır mısnız? Önemli kişilerinizi anlatın. (Ana, çocuk, sevgili gibi). Başta tablo anlaşılmaya çabalanır. Çelişik ifadeler sökün edebilir. Analitik malzeme kullanılır. Çağrışım yaptırılır. Açıklaştırma (clarification), yüzleştirme (confrontation), yorumlama (interpretation) temel analitik çalışma teknikleridir. Bunlarla ilkel savunma düzenekleri (yansıtmalı özdeşim gibi) hem uyarılır hem ortaya çıkarılır.

Nöroz: “Öteki (sen) beni anlamadı(n).”

Borderline: “Bana saldırgan davranıyorsun, yargılıyorsun.”

Kernberg yönteminde bilinçdışının etkinliğini ölçmek görmek için hemen yoruma geçiliyor. Yapay olarak stres ortamı yaratılıyor. Nörotik olgu ilişki kurmayı sürdürür, borderline burada kaygıya girer.

Açıklaştırma ve yüzleştirme bilinçli materyal üzerinden yürütülür. Yorumlama ise bilinçdışı etkinliğe yöneliktir ve bir yapı kuramı gerektirir, bir dayanağının olması gerekir.

  1. Kronik, yaygın, bağlı olmayan, yüzer bunaltı.
  2. Polisemptomatik nöroz (örneğin multipl fobiler ve saplantı zorlantı bozukluğu) Egosentrik nitelik kazanıyor. Aşırı anlam yüklüyor.
  3. Garip ve çok biçimli konversiyon (Freud’un ilk histeri vakaları). Disosiyatif, paranoid eğilim.
  4. Polimorf sapık cinsel eğilimler.
  5. Dürtü denetim bozukluğu (madde, alkol bağımlılığı).
  6. Düşük düzeydeki kişilik bozuklukları (Antisosyal kişilik, Sanki kişiliği gibi)

ASIL TANI:

  1. Kimlik ayrışması (identity diffusion).
  2. Özgül olmayan ilkel savunma düzenekleri.
  3. Özgül olmayan ego zayıflığı belirtileri.
  4. Üstben (süperego) örgütlenmesi zayıflığı.

Kimlik difüzyonunu saptamak kolay. 30-35 yaşı geçtiyse zaten kendisi de farkında olur. Kimim, neyim soruları. Mesela ben şeytanım diyen tecavüzcü, öte yandan sevdiğine inanmakta. Sadomazohist ilişki içinde. Ağır çökkünlük. Evden çıkmıyor. Sınıf arkadaşı ilgileniyor. 8-10 yıl düzenli hayat sürüyor. Distimik-mutsuz oluyor. Cinsel ilişki yok. Yardımsever. Kadın ilişkiyi sonlandırıyor. Nasıl olur da reddedilirim? Birdenbire seçimsiz cinsel ilişkiler dönemi. Yalnız kalınca iki sokak kadınını götürüyor, birinci yatıyor, ikincisiyle de yatmak üzereyken durakalıyor veya direnişle karşılaşıyor. Kapılarını içeriden kilitliyor. Mesleki ideali yok. İstifa edebilirim diyor. Sanki kişiliğine benziyor. Kendine zarar verme eğiliminde (otodestrüktif). Kendilik duygusu silik, her zaman net değil. Genellikle bir süre, tanı koymadan izlenir. İlk üç seansta sık görülür. Kendini farklı insanlar gibi sunmaktadır. Kimlik çözülmesi. Erkeklerden nefret ederim diyor bir yerde. [Analistlerin çoğu DSM sistemine karşıdır.] İdealler, amaçlar, doğruları araştırılır. Bilinçteki özelliklerin kütlesi araştırılır. Ego kimliği, bütünsel insan varlığı. Borderline’ı bütün olarak görmek olanaksız. Manipülatif self, gerçek self ayrışması, Sanki kişiliği özelliklerine yol açar.

Neyin bastırılacağının ölçüsü bir tür manometre. Gerçeklikle ilişkide hangi şemaların kullanılacağı.

  1. Nöroz ve normallerde bastırma savunma düzeneği ve yardımcıları temeldir. (Rasyonalizasyon = akılcılaştırma, entellektüelizasyon, reaksiyon formasyon = tepki oluşturma, sublimasyon = yüceltme)
  2. Yarılma (splitting) Yardımcıları: İlkel idealizasyon, yansıtmalı özdeşim, inkar, tümgüçlülük (omnipotens), değersizleştirme (devalüasyon).

Yarılmanın dört anlamı var:

  1. Gunderson Mahler’in raproşman krizi sırasında kullandı. Kernberg’e göre 2 anlamı var bunun. Katekte edilmiş iki farklı dürtünün hızla geçişi. (Libidinal ve agresif dürtülerin). Gerçek nesneyi kısmi nesne olarak alıyor. Zengin gibi görünen affekt oynaklığı. Nüansları yaşayamıyorlar. Kolaylıkla yarılma başlıyor. Başlangıçta bilişsel yetersizlik olabilir. İyi ve kötü anaları bir araya getiremiyor. Sonraları etkin savunma düzenekleri oluşur. Çocuk hızla çok sever, veya öfke krizine girer.
  2. Dünyanın ak ve karaya bölünmesi.
  3. Hızlı yaşam stili değişiklikleri. Dürtü denetim zorluğu.
  4. Bir çatışmanın bazen bir tarafını, bazen ötekini yaşar, ikisini bilinçli ve bir arada yaşamaz.

Doğuştan agresyonları fazladır. Savaşmak için bu düzenekleri kullanırlar.

Bir bunaltı (kaygı) yaşamazlar, daha çok sıkıntı (angoisse) yaşarlar.

Kernberg fenomenoljiye pek girmez. Sıkıntı >>> Agresyon >>> Haset ve düşkırıklığını gösterir. Çok şey arzuluyor. Müthiş bir açlık var. Düşkırıklığı kaçınılmaz. O agresyona, o da sıkıntıya yol verir.

ŞAMANİZM – Dr. Ali BABAOĞLU

Şamanizm Semineri:

Şamanlığın dağılım alanı:

  1. Orta Asya, Sibirya halkları
  2. Maya-İnka uygarlığı (Karayipler, Haiti dahil)

Şaman büyücü değildir. Şamanlık bilgileri öğretilemez. Şaman doğulur. Şaman olacak çocuk doğumunda ya da ilk yaşlarında belli olur [Olacak oğlak bokundan belli olur.] Örneğin şaman geri zekalıdır, kafadan sakattır. Ya aptal doğmuştur, ya ya da en geç ilk gençlikte attan, ağaçtan düşmüştür, aptallaşmıştır. İleri zekalı az sayıda şaman vardır. Bunlar görüp öğrenmişlerdir. Şaman toplumca kabul edilmeyen biridir. Halk onu adamdan saymaz. İkinci üçüncü sınıf kalırlar. Kendi başına ekmeğini kazanamaz. Onlar daha çok şaman olmamak için direniyorlar [gönülsüz mesih]. Şamanlık normal toplumdan ve toplum işleyişinden yalıtılmayı gerektiriyor. Gündelik karına bakan bireyler olamazlar. Bazen korkup kaçıyorlar. Olağan biçimde evlenmesi olanaklı değil. Yeni yetme gençlerin cinsel eğitim nesneleri durumundalar [fıçı nöbeti].

Şaman ekstaz (aşkınlık, vecd) içindeyken değerlidir. Toplumun en alt katından seçiliyorlar. Kadın da olabilir, şamanlıkta cinsiyet kısıtı yok. Şamanlığın evrensel belirleyeni bir kişilik, veya ruhsal krizdir. Bu krizden bazıları şaman olarak evrilir, ortaya çıkar. Şaman ayrıca tarımcı veya avcı, ilkel veya gelişmiş, doğulu veya batılı her toplumda ortaya çıkabilen rasgele-endemik ve denetlenemez bir olgudur.

Şamanlık teknikleri her yerde aynıdır. Şaman gökyüzüne çıkar, yer altına iner. Şaman bunu normal olarak doğalında yapar. Ağaca çıkar ya da kayaya çıkar. Ağaçta çentikler açar. 7 çentik, en fazla 9 çentik. Bunlar göğün katlarını simgeler. Evren bir ağaç biçiminde tasarlanır. Yeraltı ile gökyüzünü birleştiren YAŞAM AĞACI biçiminde. Ölüm yaşam ağacının içinde uçmağa gitmektir. Şamanlıkta aslen ölüm yoktur. Animist yani “her şey canlıdır” anlayışında bir dindir. Türk mezar taşlarında şimdi bile bu yaşam ağacı simgesi kullanılmaktadır. Gömülen kişi ağacın köküne verilir. En iyisi başına ağaç dikmektir. Ya da mezar taşına ağaç resimlenir. Ev yapısında da ağaç simgesi vardır: Orta direk. Orta direk evin kutsallığını gösterir. Marmara güneybatısında böyle kutsal bilinen ağaçlardan vardır: Huş ağacı, kayın ağacı. [Çadırın da biçimi ağaçla ilintilidir, çatmakla ilgilidir, çatır.]

Şamanın davulu vardır. O davul toplumun ortak nesnesidir. Davul sesiyle aşkınlık başlar. Çoğunlukla davula eliyle rasgele vurur, ritmik değil, öyle bir kural yok. Şaman davulunu özelleşmiş kişiler yapar; bunlar yarı kutsaldır. Şaman davulunun üzerinde resimler vardır. Davulu yapan, bu resimleri belli parmaklarla yapar. Yani şaman davulu toplum tarafından hazırlanmaktadır. [Burada sanatçıya da atıf var. Sanatçı ancak toplumun izin verdiği açılımları sergileyebilir. İzinli sözcükleri ve cümleleri söylemek, izinli sanatsal veya teknolojik ilerlemeleri kaydetmek, izinle ilerlemek. İzin kurumuyla gereksinim kurumu birbirini tamamlıyor.]

Ruhban sınıfının toplumun en alt katmanında bulunması başka kültürlerde yok. Acaba göçebe kültürüne mi özgü? Yahudilerde hahamlar aşkınlığa giriyorlar, başkasına da aşkınlık verebiliyorlar; bunlarınki eğitimle oluyor. Keltlerdeki Druidler bayağı botanik biliyorlar. Druid reçeteleri gerçekten işe yarayan farmakopeler. Şamanlarda böyle değil. Ortamın en aptalı, şaman yapılıp toplumun hizmetine veriliyor. Şaman aracılığıyla kutsallığa ulaşan halk kutsallığın oluşumunu izleyen tanıklar gibidir.

Gökyüzüne çıkışı sahnelemek için İnka-Mayalar yapay yollar kullanıyorlar. Varsanı yaratıcı (halüsinojen) mantarlar gibi. Bilgili şamanlar kuş gibi simgeler yapıyorlar, aşkınlık töreninde bunun üstüne biniyorlar. Bölgenin iri bir kuşu olan turna (toru kuşu) bu bakımdan saygı görür. Gökyüzüne doğru çıkarken yaşantıladıkları öyküler halk tarafından bilinmekte. Diğerleri de aynı gökyüzüne çıkmış, gezmiş gibi oluyor.

Göçebe toplumların tarımcılardan farkları var. Üretim aracının sabit/yerleşik olması yüzünden tarımcı toplum fazla hareket edemiyor. Taarruza açık oluyorlar. Ayrıca ürün doğrudan doğruya değerlendirilebiliyor. Oysa hayvan ürünleri nadiren doğrudan değerlendirilir, mutlaka işlenmesi gerekir. Hayvan ürünleri beslenmeyi ancak kısmen karşılayabilir. Hayvancılığın kuralı ilk olarak hayvan evcilleştirmek. İkinci olarak besi yerlerini (otlakları) izlemek; yaz ve kış mevsiminde iki nokta arasında yer değiştirmektir. Bu durumda bir kışlak geliştirmek zorundalar. Kışlak artık değerin katılacağı ve kullanılacağı yerdir de. Bunun 40-50 bin yıllık bir düzen olduğu düşünülüyor. Örgütlenme açısından hızlı bir atlama yapmışlardır. Erken kent oluşumunu barındırır. Kent (örneğin Uluşkent, Taşkent) örgütlenmesi göçebelerde tarımcılardan öncedir.

Hayvancı-göçebe topluluklar dikey değil yatay örgütlenme getiriyor. Üst-alt değil işlevlere göre halkasal bir eşdeğerlik. Şamanizm buna uygun. Toplumun işine yaramayacak kişi merkeze alınıyor. Toplumun eşduyum kaynağı oluyor. Şaman toplumun isteklerine gereklerine en uygun biçimde hissetmeyi gerçekleştiriyor. Şaman emir getirmiyor, rastgele sesler söylüyor. Bu sesler kabile tarafından yorumlanıyor. Yani yanıtlar gizil olarak kafalarda (sende) hazır. Bu biraz da medya-politikacı ilişkilerine benziyor. Şamana suçlama olamaz, onun politikacı gibi dokunulmazlığı var. Yoksa büyü bozulur.

Türk toplumu aptalları ödüllendiren bir toplum. Amerikan toplumu da böyle. Westpoint savaş okulu 100 yıldır zeka testi uyguluyor. Oradaki grubun en aptalı, en gerisi liderliğe yükseltiliyor. Hastalıklı ilişkiler kuran kişi ödüllendiriliyor. Dışa açık, dıştan etkilenen bir düzen. Merkezdeki şamanın veya şaman eşdeğerinin çevresinde toplum güçleri dengeyi sağlıyor. Belki şaman grubunun ne istediğini bilmeye ve zamanla buna hakim olmaya başlıyor.

Türk toplum örgütlenmesinde asalet yoktu; sadece iki sülale kutsaldı, bunlardan birisi Açina (Asena) sülalesidir. Açina sülalesinin bireylerinin kanı yere akıtılamaz. Ortadan kaldırılacaklarında boğularak öldürülürler. Fatih Uzun Hasan’ı saygıyla boğdurtur. Açina kökenli olmayan devletler Gazneliler, Akhunlar, Karahanlılardır. Selçuklular bunları hiç takmamıştır. Cengiz Han da Moğol’dur, Açina değildir [-ki Cengiz (Temuçin) dünyada en fazla akrabası olan tekil bireydir.]

Tasavvufta şaman öğeler yaşamaktadır. Mevlevi törenlerinde şaman aşkınlığı vardır. Postnişin ekvatorda durur. Her dönüş şaman seyahatleridir, gökyüzüne çıkışlardır. Sol el yukarı açık, sağ kulak omza dayalıdır. Sağ el sağa, aşağı açılır. Yukardan alır, aşağı verir. [Zenginden alıp fakire verme gibi.] Bu bir tür uçuş hareketidir. Yedi defa dönüş şaman çentiği gibidir. En sonunda postnişin dönüşe başlar. Alevi dönüşü ise soldan sağa doğrudur ve fıldır fıldır dönüş yok. Yahudi tasavvufu olan Kabala da Hazar Yahudilerinde (Hazar Türkleri) başlamıştır. Rus Yahudilerinin kökeni bunlardır. [Gariptir ki İsrail’de Türkleri hatta Tayyip’i çok severler.] Oralarda şamanlık Yahudilik üstünden gitmektedir. Kabala’da sayı ve harf sembolizmi var. Yot harfi G’yi anlatır ve işaret olarak gammanın tersidir. Yahve yani Tanrıyı ifade eder. Kağıt, üstüne tanrının adı yazılabilen bir nesne olduğundan İslam’da tuvalet kağıdı olarak kullanılamaz. [Hz. Ali’nin askerlerinin, uçlarına Kuran sayfaları takılmış silahları bulunan Muaviye askerlerine doğru düzgün saldıramayıp yenilmesi efsanesi.] Aslında şamanik öğelerden İslam tam ayrışmış değildir. Miraç olayı böyle özellikler göstermektedir. [Konumuz olmasa da Hıristiyanlık, özellikle Katoliklik de ayrışmamıştır.]

Derleyip yazıya alan: Mehmet İbiş

Not: Özellikle köşeli ayraç içleri yorum veya dış katkı içermektedir.

MODERN KARINDEŞEN JACK UNTERWEGER

Ömür özeti (16 ağustos 1950 – 29 haziran 1994) olan uluslararası seri katil, fahişe terminatörü. Hem Avusturya’da hem USA Los Angeles’ta çoğu fahişe olan kurbanlarının sevgilisi katili. Batı Almanya, Çekoslovakya’da da var. Toplamda 12-15 kişiyi öldürmekten zanlı/sorumlu. Yazarlık yeteneği de varmış; yazar, gazeteci, oyun yazarı, garson. Ömür boyu hapse çarptırılmasından 9 saat sonra kendini ası ile öldürmüş (intihar). Kurbanlarına uyguladığı boğma düğümünün aynısını kendine yapmış.

Annesi barmaid ve garson, ama bazı kaynaklar onun seks işçisi olduğunu söylüyor. Babası ise Amerikalı bir askermiş. (İtalya’daki Amerikan üslerinde çalışan bir asker?) Anne tarafından dedesi onu küçüklüğünde çiftlik hayvanı hırsızlığında kullanmış. Pezevenklik, cinsel saldırı, hırsızlık tutuklanmalarıyla suç öyküsü başlamış. Bir Alman kadını kendi sütyeniyle boğmaktan 1976’da ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış. İçeride yazdığı Fegefeuer (Araf) başlıklı otobiyografik kitap sonraları hakkındaki bir belgesele temel olmuş. İçerideyken kısa öyküler, şiirler, oyunlar da yazmış. 1985’te Unterweger’in salıverilmesi için yoğun bir kampanya ve lobi etkinliği başlamış. Katkı verenler arasında Nobelli Elfriede Jelinek ve Günter Grass, ayrıca Peter Huemer, Alfred Kolleritsch de var. Cezasının minimumu 15 yılı yattıktan sonra 1990’da Unterweger rehabilitasyon dayanağıyla salıverilmiş. Kitabı o zaman Avusturya’da çok popüler kabul görmüş. Suçlu rehabilitasyonu hakkında TV programlarına katılmış, gazetecilik yaptığı sırada sonradan suçlu bulunacağı cinayetler hakkında haberler yapmış.

Sonraki cinayetleri arasında Karin Eroğlu-Sladky diye de bir isim var, demek ki babası Türk olan bir Avusturya yurttaşı. Hepsini kendi sütyenleriyle boğuyormuş. 1991’de Avrupa ve Amerika’nın fahişeliğe yaklaşım farklarını araştırması için bir dergi tarafından Los Angeles’ta çalışmaya gönderilmiş. LA’de polisten fahişelere erişim desteği bile almış. Kendi cinayetleri de fahişeler ağırlıklı, modern bir Karındeşen Jack o. Ayaküstü bir yargısız infazla annesinin peşinde, annesine olan duygularını onun benzerlerine gösteriyor diyebiliriz. Onun LA’de boy gösterdiği sıralar da üç fahişe hakkın rahmetini boylamış (dövülüp ağaç dallarıyla cinsel saldırıya uğrama peşinden kendi sütyenleriyle boğulma). Annesinin fahişeliğini kanıksamış çocuklar görürüz. Gerçekte ve sanatta. Burada da karılarının ölümüne yas tutan kocalar var, belgeselinde gördüm. Pek çok seri katil gibi onun da sevenleri var. Unterweger’de cani merhametçi ve destekçisi insanlar daha belirgin okunabiliyor. Onun son ana kadar yanından ve halesinden ayrılmamış sevgilisi, Bianca Mrak.

1992’de USA Miami’de sevgilisiyle birlikte kaça kaça yer değiştirirken yakalanmış. Avusturya’ya getirilip biri Prag üçü Los Angeles’takiler olmak üzere 11 cinayetten yargılanmış, suçlu bulunmuş. Çok karizmatik bir tipmiş. Kararı çıkaracak olan jüriyi etkilemek onun hem doğasını sergilemesi, hem sanatını konuşturmasıymış. İki kişiyi yanında sayıyormuş, dört kişinin ona karşı olduğunu anlamış, enerjisini arada kalan iki kişi üstünde yoğunlaştırmaya çalışmış. Yürümemiş. (Avusturya yargısına Avusturya derin devleti karışır mı, karışmış mıdır? Ne saçma bir soruya benziyor..) Ondaki seri katil belirteci olan düğüm imzası hariç hakkında zayıf delil birçok kurbanın yanında üstünde bulunmuş olan kırmızı kaşkol iplikleri. Bir de kurbanların katil zamanlarında her ne hikmetse hep o şehirde bulunması. Bilirkişi onu Narsistik Kişilik Bozukluğu olarak tanılamış. Bu sefer koşullu salıverilmesiz ömür boyu hapis cezası almış. Aslında Amerikan yargısı ölüm cezası içerdiğinden onu USA’da mahkum ettirmek istiyormuş. Başaramamışlar, sadece FBİ tüm gücünü Avusturya adaletinin sonuca ulaşmasına harcamış. Seri katil uzmanları göndermişler.

Mahkumiyet kararından sonra hemen o gece kendini ayak bağları ve eşofman bel bağıyla boğarak öldürmüş. Karar günü temyize başvurduğu için Avusturya yasalarınca mahkumiyet kararı kesinleşmemiş sayılıyor. İntiharı bir tür temize çıkma yarı-eylemi sayılabilir.

Avusturyalı müzisyen Falco’nun ünlü parçası Jeanny bir katil-tecavüzcünün düşüncelerini işliyormuş. Tekli (single) çıktığında Jack Unterweger henüz cezaevindeymiş, parçada ona belirgin referanslar varmış. Bu parçayı zamanında dinleyen gençlerden biriyim, etkilenmemiş birimiz yoktur sanırım. Unterweger’i ilk İnvestigation Discovery programlarından birinde tanıdım. Bu arada bu İD ne ayak? Bütün bir 7 gün 24 saatlik program akışı full suçlar suçlularda dizilebilir miydi yani? Dünya kurulurken öyle mi anlaşmıştık?

KESİK KESİK YAS

Kalk Lali hanım

Kızın öz cana kıydı

Bütün çocuklar şaşkın

İyiliklerin Tuba gölgesi ya

Hatan çöllere kavuştu

Kocan kıvrıldı sessiz

Biz böyle kurduk biz kapanını

Her hırs dağda solurdu

Kuru kız varamadı sevsin

Nuh’un çanağı kaynaşır kuru

Korku şiddet yarışır

Bir ucu içine gömüldü

Büyüğün Apo isli direk karardı

Ortan Orhan şarabın koynu

Beslemen konuğun öksüz

Yırtıl içine hem dışa

Ak kayna çağdan yöre

Özlem akla yürek yuna suya

(22 Ağustos 2011, Ataşehir)

ANABASİS PRAG

ANABASİS ÇELİŞKİSİ 

Demokratik savaşta, en iyi savaşçıyı isim yazma oylamasıyla ile seçme uğraşında asker-yazar Xenophon’un maceracı askerleri en birinciyi bulamamışlardı. Çünkü herkes, en iyi savaşan olarak kendini birinciye yazmıştı. Orada bir başka sonuç bulunabilmişti: “En iyi savaşan ikinci kişide herkes hemfikirdi.”

İmdi, burada bir olgu var. Bir de yorumlanacak konu. Anabasis çelişkisi şöyle: Xenophon’un askerleri bu seçimi yaptı ve gülüşerek, çocuklar gibi savaşçı macera yolunda ilerlediler. Sadece ikinciyi bulabilmişlerdi.

Bu meselde, aslında ikinci seçilenin “en iyi savaşçı” olduğu, bunun belirsiz değil apaçık olduğu çağdaş zamanın düz kontağı ve yorumlayış biçimidir. oradaki olayda seçimin birincisini bulamamış kabul etmek o toplumun algı ve kabulünü sergiler. 

Şimdiki zaman ve coğrafyada hala asıl demokratız sanıyor ve sayıyoruz. Burada elmalarla armutlar karıştırılmış oluyor. Tüm zamanların en akıllısı, çözücüsü, uygarı biziz; Batıyız, hem de köktenciyiz. Belki özkandırı becerimiz benzersiz. Kibrimiz ve kaybolmuşluğumuz da. Hatta burada ben de kapsayıcı oldum, benim dışımdaki tümleri ve cehaleti mahkum ettim.

On binler savaşıyor, yürüyor, dönüyor. Biz? Özgüvensizlikle çatışıyor, köreliyor, kayboluyor, ufaklanıyoruz. Üçüncü Reich’tan ve Hiroşima’dan beri Anabasis’in gölgesiyiz. Yenikliklerden, utançtan, doymazlıktan evimize kendimize dönmeye çalışıyoruz. Her şeyimizle birlikte çerçevemizi, doğamızı ve iç doğamızı yitirme halinde veya tehlikesindeyiz.

Anabasis diyordum. Demokratik savaş ve ordu diyordum. Öteki adı “Onbinlerin Dönüşü”. Xenophon anlatıyor hala. Daha aşılmadı. İleri demokrasi ve ileri uygarlık dönemimizde. Tarihin sonunda.

Kitabın ilerilerinde bir “İbneler Bölüğü” diyebileceğimiz oluşum belirir. Bazı ibne askerler, bu paralı askerler topluluğunda bir arada savaşmak isterler. Onlara yol yani geçiş verilir. Yoldaşlarının canının yanması veya ölümüne öyle duyarlıdırlar ki, en cengaver grup olur çıkarlar. On binlerin geri dönebilenlerinin canlarının bir kısmını onlara ve kendiliğinden örgütlenmelerine bağlı olduğunu anımsamak gerekir. Mezara kadar minnet değilse en azından Pazara kadar. (26 Haziran 2011 Pazar, İstanbul-Prag)

UÇAKTAN PRAG VE AVROPA

Slovaklar sanki Orta Avrupa’nın Kürtleri. Hep başka yönetimlerde kalmışlar, başka ulusların gölgesinde yaşamışlar. Hep varlarmış, dayanıklılarmış, sabırlı ve inatçı.

Macarlar bölgenin Türk veya Afganları. Hep hırslı, hep aşırı, çalkantılı, çıkıntı bir topluluk. Dilce bile aykırı, özgün. Bol devrim, karşıdevrim, terör, mezalim var. İçsavaş istisna değil, kural.

Avusturyalılar ulusal benliklerini düşmandan çok Tuna ile savaşımlarından edinmişler. Tuna’ya boyun eğdirmek içlerini çok rahatlatmış.

Avrupa’nın turistik hareketlerini sağlık ve bu meyanda kaplıcalar başlatmış. Turist birey başta hayatı ve dünyayı değil iç organ huzurunu arıyormuş. Yineleyecektir, fazla uzaklaşmış olamaz.

***

 “Götiçi uçağımıza hoş geldiniz. Kanatlarımız çırpamıyor, sizdeki cepleri kapattırıyoruz.”

Uçağın kara kutusunun orada gitmek istiyorum. Düşerken anılarımı anlatacağım. Yusuf’tan bir göt yadigar bırakmalıyım.

Uçan uçak büyük olur. Can yelekleriyse büzüktedir.

Bulutlar yanımızda yumuşak geçit yapıyorlar. Biraz isteksiz ve utangaçlar. Aşağıdaki tarlalarda da hareket yok. Ak toplar bize pamuk, biçimli elbise, mini etekler vaat ediyor. Aralarından karayla göbek bağını sürdürüyoruz. Altta yerin varlığını bilmek yetmiyor. Gece uçuşlarında pilot kaptan dahil herkes ana koynunda, hayal diyarında galiba.

Hostesler bize sırıtıyor, birbirine ise diş biliyorlar. Güç bela yürüyen kibarlık düzenini ihlal eden olursa hava savaşı çıkabilir.

Uyku, uyuyayım deyince kaçıyor, hayat yakalayayım deyince üstüme örtülüyor.

Bir sandviçe öğün muamelesi yapmak, insanlaşmada bir aşama, turistlikte ise başlangıç.

Varlık görünüşte korkuya muhtaç. Yokluk korkuyla da cesaretle de eşit ölçüde mümkün. Egoları büzüklerden sıfırlarken yok olmayı mı öğreniyoruz, var olmayı mı denetliyoruz?

Sis şiir esinliyor, bulut ve uçuşun esiniyse şüphe. Kuşkucu korkunun öte ucu umut ve vaat ihtiyacı. Kuşkucu, süte doymamış bir çocuktur. Süt yerine irin içti diye uzun inatlı icra davasına çıkmıştır. Bu bölgede yaşamsever bir kumarbazla karşılaşır. Bakışır ve birbirini anlamadan kayboluşu sürdürürler. İhtiyaca, kıtlığa, bencilliğe gömülmüşlerdir. Kumarbaz  “Süt vanaları açıldı, açılacak,” coşkusunda bir kuşkucudur. Paranoyak, “İrinin ardı kesilecek, taze süt galiba düşman kardeşimi besleyecek-” umudunda bir kumarbaz. Dış görünüşleri pek de farklıymış..

Kıyametin kıyam kalkık duruşuyla ilintisi olabilir. Ayaktayız, geziyoruz, bizi kuzusu olduğumuz yerimiz bulacak, kayboluş bitecek. Belki de kıyamet bir pazar yeridir, agoradır. Agorafobi de kıyamet ürküsü, bütün günahları ve suç ortaklarıyla karşılaşıp yeniden pazarlığa tutuşma korkusudur. Meleklerle, hak sahipleriyle, bilince karşı içimizden yabancı gibi bastıran alacaklılıkla kıyamet bir demokratik arena olsa.. Cennet-cehennem pazarlığa tabi olsa, sessizlerin halı nice olurdu, kaş göz işaretleri ne kadar yeter? Akdenizliler ve bütün zındıklıklarına karşın çingeneler ön safları, iyi yerleri kaparlardı. Kürtler cenneti de devletten beklerdi (devlet bize bokmir). Kuralcı ve içe gömük Kuzeylilerin halini bir düşünün. Kuzeyli için temel sorun ve düzlem şizoidi olabilir. Buz tarlalarında kıyamet agorafobisi nereden aklına gelsin, düzen dışı bir pazarlığa nasıl tutuşsun?

(26 Haziran 2011, İstanbul – Prag uçağı)

İKİ ESKİ DÜŞ

12 Ağustos 2001 Pazar

H’yle (ilk eşim Hacer) tanıdığımız yaşlı bir çifti ziyarete gitmişiz. Gittiğimiz kasaba gibi bir yer. Evleri kerpiç gibi. Ahşap ağırlıklı. Daha uyuyor olduklarını biliyoruz. Alt kapıdan girip merdivenleri çıkarken, merdivenlerde çivilerle tutturulmuş tahta, biçimsiz bir parça dikkatimi çekiyor Tekmeyle bunu çıkarıyorum, atılabilecek bir şey ama atmıyorum, yukarıda ayazlığa bırakıyorum.

Kapıyı gıcırdatarak açıyoruz: İçeride beklediğimiz iki kişiydi, onlar ise dört kişiler. Nine-dede yaşlarındalar; yanlarındaki galiba, torunları. Evin sanki tek odası var. Ben arkadan gözlüyorum: Esneyerek herkes uyanmakta, torunlar daha uyur gibiler. Aslında biz şimdi fazlalığız; bana dört kişi odaya sığar, altı kişi sığmaz gibi geliyor.

Nasıl bir düzen olacak bilmiyorum. Biz fazlalık olunca. Acaba gelişimize sevinmediler mi? Bir de yatakları dikkatimi çekiyor. İkisi bir yerde, ikisi bir yerde; yazlık örtülerle yatmışlar. Altlarında minder, döşek ya da kalın bir yatak yok. Sanki sadece bez sermişler. Nasıl rahat edeceğiz, olmayacak şey diye düşünüyorum.

Aynı zamanda ben burada birini daha görecekmişim; bu H’nin tanıdığı değil, önceden tanıyormuşum. Onu arıyorum. Gerçi aynı binada gibi algılıyorum, ama ona bakınmak için gezdiğim bina betonarme. Galiba her katında iki daire var. Belki de doğu ve batıdan yükselen iki girişlik merdivenleri… Batıdakinden üçüncü kata, en yukarıya çıkıyorum. Tanıdığımı bulamıyorum. Bu kez doğudan çıkıyorum; merdivenler erken kesiliyor, adeta kapıya ulaştırmıyor. Tavan arası yükleri gibi şeyler yığılmış, gerçi çiçekleri de var.

Kendimi kandırıyorum; “Yanlış anımsıyorsun, belki de alt kattaydı kadın,” diyorum. Alt katta aramaya karar veriyorum. Alt katta geniş bir koridor göze çarpıyor. Belki bir daire değil, çünkü kapısız. Pek çok ticari yük denk denk duruyor. Seçiyorum ki sakallı orta yaşlı bir adam oyuncak araba -yarış arabası gibi alçak bir aracın içinde, bu koridorda ileri geri sürmekte. Adeta sıkıntıdan zaman geçiriyor. Belli ki burada değil kadın. Soruyorum: “Yaşlı kadını gördün mü?” “O dindar yaşlı kadın mı?” “Evet.” “Çılgın o!”

Nasıl yani? Ben de bir garipliği, uçarılığı olduğunu farketmişim, anımsıyorum. “Hani şu çok müzik dinleyen mi?” “Evet.” Başka bir açığını açıklarcasına “Çok paralı o!”

Bu sırada bir genç, çırak peyda oluyor. O da onaylıyor çok paralı olduğunu. Yakınıyor; “Biz bankaya gidiyoruz; bizimki para değil; faiz vermiyorlar. Ama o gidince 10 milyon olsa hemen alıyorlar, çok faiz veriyorlar,” “Onun daha çok parası oluyor.”

Adam kederle başını sallıyor, çırak ona katılıyor. Adamın yarasına dokunmuş oldum. Bense yalnızca kadının kaçık bir yaşlı olduğunu, çok müzik dinlediğini anımsıyorum. Çekiciydi. Oradan sanki kadını nasıl nerde bulacağımı bilir gibi ayrılmak üzereyim. Sakallı adam masaya çökmüş, başını kolları üstüne devirmiş. Bir bakıyorum, çırak adamcağızı neşelendirmek için uğraşıyor: Kulağının yanına eğilmiş, elinde bir Pınar Un paketi. Belli ki bir reklamın havasını uyandırmaya çalışarak “Pınar- Un!” diye kulağına ünlüyor. Güya adam bu reklamın tınısını alacak, birden canlanacak, iyi olacak. Çırak sanki bunu daha önce de yapmış gibi kendine güvenli.

9 Ocak 1994

Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz. Orada asistanmışım. Niyazi bey (N. Uygur) orada şef. Ortada bazı dolaplar dönüyor. Niyazi bey kötülerin arasında ve bir dolap çeviriyor. Burası cerrahi kliniği gibi, şantiye içi bina gibi. Dolap şantiyede dönüyor, inşaatın yapımı için özel bir teknik kullanılıp, özel bir para alınıyor gibi. Göründüğü gibi değil, büyük paralar alıyorlar. Benim canım sıkılıyor, şunu ortaya çıkartsam diyorum.

Nasıl bir bağlamda bilmem, birden, en sonunda Niyazi beyin ölümüne tanık oluyorum. Dolap çevirdiği grup ona oyun oynuyor, cerrahi kliniğinde anlaşılmaz şeklide ölüyor. Sadece ben ve birkaç kişi asıl nedeni biliyoruz. Belki sorumlu hemşire de bilenler arasında. Ali bey (A. Babaoğlu) Niyazi beyle ilgili hoşnutsuz sözler söylüyor: Çevirdiği işlerin kokusu elbet çıkacak gibilerden? Adamın ölümü sanki uyumuş gibi, bir daha uyanamayacak gibi. (Tam nasıl öldüğünü anımsayamıyorum), düş sırasında biliyordum.

Bu ölümün sırrını bilmek de bir tür risk. Biraz daha geç ortaya çıksa diyorum, ama çıktığında oluşacak sansasyonu da görmek istiyorum. En sonunda uykudan uyanmaması cerrahi kliniğini şüphelendiriyor ve orada bulunan ufak bir kız çocuğu uyuyup uyumadığına bakıyor. Çevrenin de onayıyla orada uyumadığını, ölmüş olduğunu, adeta bulguları doktorca sayarak veya kanıtları koruyarak bağlantıyı kuran polis şefi edasıyla söylüyor. Sanki bunu mikrofona söylüyor ve sabah olmasına yakın, ses cerrahi kliniğinin diğer sakinlerine hoparlörle iletiliyor gibime geliyor. Sorumlu hemşire (Ayşe Kara’ya benziyor) ile bundan sonra ne olacak anlamında birbirimize bakışıyoruz. Ondan sonra ölümün tam neden olduğu ortaya çıksın diye otopsi yapılacak, bekleniyor. Kim bilmiyorum ama bir grup yapacak. Otopsi bulgularıyla Niyazi beyin çevirdiği kara işlerin ölümüne neden olduğu ortaya çıkacak diye bekliyorum. Ayşe’yle bakışarak. Nöbetteymişim, olacakların sadece başını görebilirmişim, kısa süre sonra oradan ayrılmam gerekiyor. Sanki sulu bir yalakta-küvette otopsi yapılacak ve şimdiden suyun bulanık kırmızı olacağını, Niyazi beyin vücudunun şişeceğini, belli yerlerinden çizilip kesileceğini biliyorum. Ve ölümün sırrı vücudun içinde bir yerde bulunacak.

Ben gece vakti kliniğin floresan ışıkları yanık durumdayken nöbetteydim. Yavaş yavaş cerrahi kliniğinden ve nöbetten ayrılmam gerekiyor. Sonrasını merak ediyorum. Herkes nasıl karşılayacak acaba? Sanki biz sırrı keşfettiğimiz için ölmüş gibidir. Gerçi anlaştığı mafya öldürmüştür, ama bir şeyleri fark ederek biz de buna neden olmuşuz. Bu takdir edilir diye ümit ediyorum.

Çıkarken şantiye arasından geçiyorum. Sanki büyük vinçimsi makinalar, derin çukurlar, yer üstünde toprak yığınları var. Çevre hep bunlarla dolu. Aralarından ayrılmak üzere yürüyorum, henüz tam sabah olmamış. Cerrahi kliniği yeni günün erken başlayacak rutinlerine tam hazırlanmış, bekliyor. Diğer günler gibi bir gün olacak.

Dışarıda araç trafiği biraz fazla, tıkanarak yavaş ilerliyor. Ben de araçla ilerlerken, arkeolojik kazılar varmış gibime geliyor. Sağ tarafta birçok mermer, Bizans ortodoks heykeller var. Biri sütun şeklinde, altlığın üzerinde bir kanatlı melek heykeli. Uzunluğuna mermer heykeller. Şimdi de arkeoloji kazısıyla günlük trafiğin bir arada olduğu bir yerdeyim (Çemberlitaş-Laleli gibi). Bizans’a mı ait diye soruyorum. Bir boşluk, tekrar heykel öbeği. Bunların Bizans’a ait olduğuna eminim, çünkü yapılışları biraz farklı. Sultanahmet-Laleli’de gördüğüm kahverengi-turuncu parçaları var heykel ve sütunların. Özellikle sütunların yapılışı, beyaz mermer-kahverengi toprak, birbirini izler şekildeler. Artık Bizans olduklarına eminim. Kalabalık trafikten bir toz bulutu oluşmuş durumda. Şimdi kentin başka bir merkezine gelmişim. Yorgunum, tozlu da olsa yeni bir gün başlıyor, kıvançlıyım. Bir gizemin, sorunun çözülmesine yaradım gibime geliyor.

Tanrının Maskeleri – Joseph CAMPBELL

Tanrının Maskeleri’nden serbest alıntılar…

Baba ilk düşmandır ve her düşman, babanın imgesidir. Gerçekten, öldürülen her şey baba olur. (Burada) yalnızca kadir-i mutlak olan babaya, keşişliğe, puritanizme, platonizme, evlenmeyen ruhbana, eşcinselliğe giden yoldayız.

– Rüya senin kafanda mı?

– Ben rüyadayım, o benim kafamda değil. Rüyadayken yatakta olduğunu bilmezsin. Yürüdüğünü bilirsin: rüyadasın. Yataktasın ama bunu bilmezsin.

  • Anneler ne yumurtluyor?
  • İlk anneden önce anne var mıydı?
  • Su nasıl yapıldı, kayalar nasıl?
  • Beni nereden buldunuz? [çocuk bulmak]

– Hanımın gelecek yaz olacak bebeği şimdi nerede?

– Karnında

– Yani onu yemiş mi?

  • Çok yaşlanınca bebek mi olunur?
  • Ölünce tekrar mı büyürüz?

Balık-yılan simgesinin seçilişi: Soğukkanlı ve ilkel bir yaratıktır. Korkutucu deneyim olarak kişisel gelişimin simgesi olabilir.

Edebe aykırı pandomimler yapabilen kutsal soytarılar, soytarılığa giriş törenlerinde ritüel olarak pislik (bok) yerler. Bizim sirklerimizde de palyaço cafcaflı boyalar içindedir, polisin izin verdiği kadarıyla tabuları çiğner ve gençlerin sevgilisidir.

Kadın ile erkek arasındaki küçük fark, kızları hadım edildiğine, erkekleri hadım edileceğine inandırır (4 yaşındayken). Bundan sonra bütün cezalandırılma korkuları üstü kapalı biçimde hadım edilme korkusuyla örtüşürken, kız kendi gövdesinden bir oğul çıkarmadıkça bastırılamayacak bir kıskançlığa kapılır. Erkek cins açısından hep kıskançlık tehlikesi vardır. Kadının ruhsal bir hadım edici, olumsuz nitelemeyle değerlendirilmeye çalışılması çocuğun zihninde cadı veya yamyam büyücüyle birleşir ve dinsel geleneklerdeki manastır ruhunun egemenliği bunun önemli bir izidir. “Dişli vajina” bu bağlamdadır. Örümcek = fallik anne. Örümcek eklembacaklısının korku uyandıran gücüne spiral ağının katkısı olabileceği de eklenmelidir. Tekmeleyen canavar – vajina kızlar – düşmanlar öldüren miti…

Doğada doyurulamayan bir eğilim buluyoruz.

İsis: “Acının kendisi aldatmadır (upadhi), çünkü onun özü aydınlanmanın sıfatı (upadhi) olan esrimedir.”

Armağan alıp vermekten duyduğumuz haz da bu kategoridendir: dışkıya ilgi. Simya da böyledir: Temel madde olan pislik ve çöplüğün saf ve bozulmaz olan altına yükseltilmesi…

Bütün ilkel toplumlarda gövdenin çamur ve boyayla sıvanmasının hem büyüsel korunma hem güzellik olarak düşünüldüğü belirtilmelidir. (çamur-boya-palyaço boyası-dışkı)

Haussman: “Şiirsel idealar vardır diye kendimi kandıramam. Zihin şiirin kaynağı değildir, hatta onun üretimine engel olabilir, ve üretildiğinde onu tanıma konusunda bile zihne güvenilemez.”

Yani sanat bilim gibi mantık ürünü değil, fakat bu kayıtlardan bir kurtuluş ve somut deneyimin yorumudur.

Mitoloji sanatların anası olduğu gibi, birçok mitolojik anneler gibi aynı zamanda kendi doğurduklarının kızıdır. Mitoloji mantıkla anlaşılamaz.

  1. Psikolojik bunalım (kapılma)
  2. ortadaki direk (axis mundi)
  3. oyun ruhu

Oyunda yeni enerji uyandıran ve grubu sakınma değil serbestçe hareket etme yönünde uyaran yani sanatı doğuran yön hemen farkedilecektir.

Hint felsefesinde insanın dünyada uğruna savaştığı amaçlarla bu amaçlardan mutlak kurtuluş hedefi arasında kesin ayrım yapılır. Bu hedefler üçtür:

  1. Sevgi ve zevk (kama)
  2. Güç ve başarı (artha)
  3. Adil düzen ve ahlaksal erdem (dharma)

Kama ilkesini savunan Freud; artha ilkesi Adler ve Nietzsche’nin. Dharma (görev duygusu) doğuştan değildir; gençlikte eğitimle kazandırılacaktır. Eğitimin amacı –doğuda- yerel grubun ana sorunlarıyla ilgili olarak yetişen bireyin duygularını eğiterek ortak deneyim sahibi toplumlar yaratmak olmuştur. Kişi, ölüm ve dirilişin ritüel ve gerçek olarak yaşanmasının etkisi altında kalır, bebek egosu ölür ve toplumsal olarak arzu edilen yetişkin dirilir.

  • Mokşa: kurtulma
  • Bodhi: aydınlanma
  • Nirvana: duygu kanatlarında aşkınlık

Meksika mitolojisinde ise Quetzalcoatl: Tüylü Yılan, Tezcatlipoca: Tüten Ayna iki yılan olurlar. (aynı zamanda kadın-erkek birleşmesi)

Müzik toplumsal düzenin anlamıdır, ruhun uyumu da onu kendi akordunda keşfeder. Bu düşünce Hint müziğinin de Konfüçyus müziğinin de temelidir ve elbette Pitagoras inancının temeli de aynıydı. Müzik duygu selidir (sel miti – tufan) ve sel de sayısal (göksel, aritmetik) düzenin içindedir. [Dolayısıyla temeli cezalandırmaya değil dönüşüme dayanır. Mİ] Yalnızca müzik de değil, bütün sanat –bütün eski çağ ve doğu sanatı- bu mistisizme katılır. (Aynı biçimde) Yunanlılar arasında masallardaki tanrılar kendi başlarına hareket ediyor ve istenç sahibi görünürlerken, daha derinde kutsal yazgı, moira inancı vardır, ve yazgıyla Zeus’un kendisi bile baş edemez. Kitab-ı Mukaddes’te de tanrı şaşırır ya da şaşırmış görünür, kendi yarattığından pişman olur, yeni kararlar alır –yani bir anlamda yarattıklarıyla diyaloğa yani ilişkiye girer- oysa bize onun ezeli ve ebedi, her yerde hazır ve nazır, sonsuz bilgi sahibi, kadir-i mutlak olduğu öğretilir.

Sorun zıt çiftler sorunudur, yazgı ve özgür istenç, adalet ve merhamet, vb. Ve onları kendi geleneğimizde bulduğumuzda, onları tanrıda uzlaşmış gibi görmeye eğilim gösteririz. Fakat başka geleneklerde gördüğümüzde daha çok çelişkiden söz etme eğilimindeyizdir.

Avcı kabilelerin dinsel yaşamlarında bireyin hayaller görebilmek için oruç tutması üstünde durulur. 12-13 yaşındaki erkek çocuk babası tarafından ıssız bir yere bırakılır. Sadece ateşi vardır. Oruç, ruhsal ziyaretçi gelene kadar 3 ya da daha fazla gün sürer. Ziyaretçi (insan/hayvan) onunla konuşarak güç verir. Daha sonraki yaşamı bu hayalle belirlenecektir. Gelen ruh şaman olarak insanları sağaltma gücü verebilir, ya da savaşçılık yeteneği vermiş olabilir. Kazanılan yetenekler gencin arzularını doyurmazsa yeniden istediği kadar oruç tutabilir. Bireylerden bazıları parmak boğumlarından bazılarını keserek ruha adamış olabilir. Bazı yaşlıların elinde ancak oku yerleştirip yayı gerecek kadar boğum kalmıştır.

Bitkici kabilelerde ritte bireysel oyuna yer yoktur (ritüel ruhbanlarca ayrıntılı betimlenmiştir). Yalnız bireyin topluluğuyla ilişkilerinde katılık değil, topluluğun da takvim çevrimine katı bağlılığı vardır. Kısa bir dönem fazla ya da az yağmur yağması bütün bir yılın emeğini boşa çıkararak kıtlık sonucunu verebilir. Avcılara gelince, avcının şansı çok başka bir konudur.

Rahip vs Şaman

Rahip kabul edilmiş bir dinsel örgütün toplumsal biçimde törenle üyeliğine aldığı, belirli mevkiler kazanan ve kendinden öncekiler tarafından da kullanılan bir büronun kiracısıymış gibi davranan biriyken, şaman kişisel psikolojik bir bunalım sonucu kendi başına güçler kazanmış birisidir.

Paleolitik (yontma taş) avcı dünyasında gruplar görece küçük –kırk, elli kişiden fazla değil- ve toplumsal baskı sonraki daha büyük farklılaşması sistematik olarak örgütlü köy ve şehirlerinkine göre çok azdı. Grubun çıkarları dürtülerin bastırılmasından çok desteklenmesindeydi. Ojibway babanın oğlunu ilk orucun yalnızlığına yani kendini keşfine yalın boşluk türbesine, bulunacak olan tanrının imge ve kavramı hakkında hiçbir toplumsal güvence yokken nasıl bıraktığını ve oğlunun varacağı sonucu, onun kendi kutsal yolu olarak kabul etme konusunda nasıl mükemmel bir anlayış içinde olduğunu okuduk.

Ama gene de gördüğümüz gibi tundraların ıssızlığında insan zihninin ulaştığı derinlikler havada çurungaların vızıldadığı korkulu grup coşkunluklarını aşmaktadır.

Büyü olan yerde ölüm yoktur. Öldürmenin doğru ve yanlış yolu vardır.

Kabilenin kültürel kalıtımı ifadesini yaşlılarda bulur.

“Dinsel yaşam görüşlerini ruhsal hijyen açısından uygun buluyorum.” C. G. Jung

Ölüm alanı ve süresi bilgimiz dışında kalan bir yaşam parçasıdır. Jung böyle bir simgesel bir nihai gizin gücünü ‘anlamamızın’ zorunlu veya olası olduğunu söylememektedir. ‘Ne düşündüğümüzü hiç anlar mıyız? Böyle bir düşünceyi ancak eşitlik olarak anlarız ve ondan hiçbir şey çıkmaz, biz ona anlam yükleriz. Zihnin çalışma biçimi budur. Ancak ilk simgelerle [arketip] düşünmeye dönmekle tam bir yaşam sürdürebilmek olasıdır; bilgelik onlara dönmektir: Bu inanç veya bilgi sorunu değildir, fakat düşüncemizin bilinçaltının ilk imgeleriyle uyuşmasıdır. Bu ilk imgelerden biri ölümden sonra yaşam iddiasıdır.’ ‘Yaşlı erkekler kadınlaşır, yaşlı kadınlar erkekleşir; yaşam korkusu ölüm korkusu olur. İnsan değerleri, hatta gövdesi tersine dönüş yaşama eğilimindedir.’

Ölüm giziyle ilgili deneyim etkileri ve imgeleri evrensel değildir: Yaşam biçimleri öldürme sanatına dayanan avcı kabileler ölen ve öldüren hayvan dünyasında yaşarlar ve doğal ölümün organik deneyimini pek bilmezler. Ölüm şiddetin sonucudur ve genel olarak geçici varlıkların doğal kaderine değil büyüye bağlanır. Ölülerin kendileri tehlikeli ruhlar olarak görülür. Bunlar öteki dünyaya gönderilmelerine gücenirler ve şimdi kötü durumlarının öcünü almak için yaşayanların peşine düşerler. Yaşarken ne kadar güçlüyse cesedine bağlanan taşların ve bağların gücü o kadar fazla olmalıdır.

Verimli bozkırların ve tropik cangılların tarımcı halkları ise ölümü yaşamın doğal bir aşaması olarak görürler. Soyun yaşlı akrabaları öldüğünde havayı neşe bağırtıları doldurur. Şölenler düzenlenir, erkek ve kadınlar merhumun niteliklerini tartışırlar, yaşamından öyküler anlatılır, son yıllarındaki yaşlılık hastalıklarının üzücülüğünden konuşulur.

Birçok gerçek türü vardır; dolayısıyla gerçek yoktur.

“Gerçek, düşünen bir öznenin onsuz yapamayacağı yanılgı biçimidir.” Nietzsche

Tanrı sevende bulunur, sevilende değil.

Doğru ifade daima küçümseyici görünür.

Mantık, gerçek dünyada hiçbir şeyin karşılık gelmediği varsayımlar üstüne kurulur.

Bireyin birey olması, yani herkesin kendi için kendi gibi inanması dışında daima kolektif (ortak) inanç yapıları vardır. Bu toplumsal inançlar teker teker bireylerin inançlarıyla çakışmayabilirler. Bireysel bakış açısından kamu inançları sanki fiziksel bir nesnenin görünümü gibidir. Kolektif inançların somut gerçekliği senin/benim tarafımdan kabul edilmesine bağlı değildir.

Köktencilik nihilizmdir. İronik tutum tutucudur. Yaşamın ruh tarafından olumlanması pek ahlaki değildir. Bu ironiktir. Eros her zaman ironik olmuştur. Ve ironi erotiktir.

Acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çekenle birleştiren duygudur. Dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

Kuşların tüneklerine konup sonra uçmaları gibi, bütün canlıların buluşmaları ve sonra da ayrılmaları kaçınılmazdır.

Dünya yaratılış mitoslarıyla doludur ve gerçekte hepsi yanlıştır.

  • Heykel: Apollon (lir) >>> Düşler
  • Müzik: Dionysos (şarap) >>> Zehirlenme, sarhoşluk
  • Trajedi: Apollon + Dionysos

Yazgı istekliye öğretir, istemeyeni sürükler. (ducunt volentem fata nolentem trahunt)

Scotus Erigina:

Tanrının bilgisiz olduğunu anımsayalım. Ne zaman, ne mekan, ne de Aristo’nun 10 kategorisi ona atfedilemez. O gerçekte tek dayanağa sahiptir, o da iradedir (istenç). Tanrının bir başka tür cahilliği daha vardır; yaratılmış olaylar sırasında ortaya çıkmadan önce bilgisi ve hazırladığı mukadderat hakkında bilgisi yoktur. Üçüncü bir tür kutsal cahillik vardır: Tanrının eylem ve işlemle etkileri ortaya çıkmadan önceki şeyler hakkında bilgisiz olduğu söylenebilir. Fakat gene de görünmez nedenleri kendisinde saklamakta, kendisi yaratmakta ve kendisi bilmektedir.

Düşte ilişkilerin tekyanlılığını unutmamalıyız. Yani yalnızca tek benlik istek duymakta ve yaşamaktadır. Ötekiler hayalden ibarettir. Fakat büyük yaşam düşünde karşılıklı ilişki vardır; herkes yalnız başkalarının düşünde gerektiği gibi görünmekle kalmaz, ötekini de kendi düşündekine benzer biçimde yaşar. Herkes yalnız kendi metafizik kılavuzuna uygun olanın düşünü görür ve gene de bütün yaşam düşleri karşılıklı olarak büyük sanatla örülmüştür; herkes kendi çıkardıklarının sonucunu alırken başkası için de gerekeni yapar. Böylece geniş bir dünya olayı, binlerce kader gerekliliğini yerine getirir; her biri kendi yapısıyla uyar. Her birimizin kaderi ötekininkiyle böyle mükemmel uyum gösterir, herkes kendi oyununun kahramanıyken ötekilerinkinin de aktörüdür. Bu elbette bizim kavrayışımızı aşar ve ancak mucizevi bir harmonia praestabilita terimiyle tasarlanabilir. Büyük yaşam düşünde öznenin bir anlamda tek, yalnızca yaşam kendisi olduğunu kendimize anımsatmamızla darkafalı korkaklık yatıştırılacaktır. Bu kocaman bir düştür, yalnızca bir varlık tarafından görülen bir düş, ama düşteki bütün kişilikler de düş görmektedir. Dolayısıyla her şey öteki her şeyle iç içedir ve uyum içindedir.

Batının formülü: CRX (Evrenin çeşitliliği ve içindeki her şey bilinmeyenle ilişki içindedir.)

Doğunun formülü: C=X (Tat tvam asi = Sen busun.)

Bu formül 4 katlı, aşamalı, sıralı bir formüldür:

  1. düzlemde: A#B (özne nesne birbirinden ayrı) “sıradan bütün insanlar”
  2. düzlem : “Parlayan durum”. Rüya durumudur. Bilinci içe dönüktür. Aristo yasaları işlemez. Apollo alanı da deniyor.
  3. Alan ve grup: Derin rüyasız uyku. Ne istek vardır, ne korku. “Bilenin alanı” Prajna. Farklılaşmamış süreklilik. “Bilen bölünmemiştir, mutluluk doludur.” “Tek ağzı ruhtur.”
  4. Olarak bilinen, özün dördüncü bölümü, nitelenmemiş sessizliktir. Hiçbir şey ya da herhangi bir şey değildir. İçe ya da dışa dönük değildir. Bir arada iki değil, bilen ya da bilmeyen de değildir. Görünmez, kavranılmaz, ele gelmez, nitelikleri tanımlanamayan, algılanmaz, tanımsız, her şeyden ayrılarak huzur bulmuştur, göreli bir varoluştur. Tamamıyla sessiz, her saniyesi huzur dolu mutluluk. Bu, özün kavranılması. Temel olmayan bir temel. Sanal varlık temeli. Varlığın bütünselliği 4 durumu da içerir. Yalnız birinden ibaret değildir.
  • Neti, neti: Bu değil, bu değil.
  • İti, iti: O bu, o bu.

İÖ 621’e kadar Musa’nın şeriat kitabını kimse duymamıştır.

Kabil çiftçi, Habil çobandır. Kenan ülkesi insanı tarımcıydı. İbraniler koyun çobanıydı.

Tekvin kitabı boyunca genç olandan yana, yaşlının karşısında ısrarlı bir seçim vardır. (İshak’a karşı İsmail, Esau’ya karşı Yakup, Ruben’e karşı Yusuf)

Uzun bir şey Buda’nın uzun gövdesi, kısa bir şey Buda’nın kısa gövdesidir.

Her kim “ben yok olmam” diyebilirse evrensel olur, ve hatta tanrılar da onu böyle olmaktan alıkoyamaz; çünkü kendisi böyle olur. Yani her kim “o tektir, ben başkayım” diye bir kutsallığa taparsa, o bilmez. O tanrılara kurban edilen bir hayvan gibidir. Fakat bir hayvan bile kurtarılsa hoş gelmez. Ya çoğalırsa ne olur? Bu nedenle tanrılar için insanların bunu bilmesi hoş değildir. UPANİŞAD

[Buda için] “O çapanın sapını tutar, fakat elleri boştur.”

  • Orfeus tabusu: Geriye bakmamak
  • “Çünkü Tanrı hepsine merhamet etsin diye, hepsini itaatsizlik içine kapadı.” (Romalılar 11;32)
  • Felix Culpa: Şanslı Günah

Klasik zamanda Poseidon’a Hippios (hippo: at) denirdi. At biçimindeki Poseidon kısrak biçimindeki Medusa’yla çiftleşmiştir, ve kanatlı Pegasus’la insan ikizi Chrysaur doğmuştur. Medusa’nın boğa dişleri vardır.

Herakleitos: “Her şey er veya geç tersine döner.” İÖ 500 (Enantiodromi)

İlyada’nın başta gelen tanrısı Apollon’dur; ışık dünyasının ve kahramanların mükemmelliğinin tanrısı. Ölüm, bu yapıtın görüş açısında, sondur. Bu yapıtın trajik anlamı, kesinlikle yaşamın güzellik ve mükemmelliğindeki neşenin derinliğindedir. Fakat zaman gerçeğinin tanınmasıyla burada, her şeyin sonu küldür. Oysa Odysseia’da Odysseus’un yolculuğunun başta gelen tanrısı düzenbaz Hermes’tir. Ruhların yeraltına kılavuzu, aynı zamanda yeniden doğum ve ölüm bilgisinin efendisidir. Yaşamda bile kendisine uyanlarca bunlar bilinebilir.

Herkese kaderini sevmesi için çağrı çıkarılmıştır. Amor Fati

  • Jiriki: Kişinin kendi gücü
  • Tariki: Dış kuvvet, başkasının kuvveti. (Japon Amida Budizmi)

“Artırılmış enerjiyi akılcı olarak seçilmiş bir nesneye dönüştürmek bizim gücümüzde bulunmaz. Ne kadar bilinçli olsak, her zaman kararlaştırılamaz ve kararlaştırılmamış bilinçsizlik öğeleri bulunacaktır.” C. G. Jung           

Anoreksiya Nervosa – Hilde BRUCH (1970)

Beden anababaya aittir. Beden işlevlerini bile denetleyebildiğini hissetmez. Mükemmel kız görüntüsünün alında derin değersizlik duyguları vardır. Temelde çocukla annesi arasında baştaki ilişki bozuktur. Anne çocuğu çocuğa göre değil, kendi gereksinimine göre beslemiştir. Çocuğun istekleri değer verilen tepkiler almazsa kendilik (self) duygusu sağlıklı gelişmez, çocuk kendini özerk bir sistem değil, annenin uzantısı gibi hisseder. Kişilik kazanamaz. Burada çocuk ayrı bir birey değil, annenin sağ kolu olarak yetiştirilir. Borderline kişilikle ilişkilidir. Annesinin kendisini terk etmemesi için mükemmel olmak ister. Anoreksiya buna karşı isyan olarak başlar. Ailelerinde ağsılık (enmeshment) özelliği vardır, yumak ailedir. Burada kuşaklar ve kişiler arasında sınır yoktur. Hiçbir üye kendini aile matriksinin dışında tanımlayamaz ve herkes herkese karışır. Çocuk anneden ruhsal olarak ayrılamaz, kendi beden imgesini kuramaz.

AN’nın çekirdeğini yoğun açgözlülük, oburluk oluşturur. Ama oral istekler o kadar kabul edilemezdir ki, bunlarla sadece yansıtmalı olarak ilgilenilebilir. Böylece yansıtmalı özdeşimle, obur, isteyici kendilik tasarımı anababaya aktarılır. Hastanın yemeyi reddine yanıt olarak anababa yeyip yemediğiyle ilgilenme durumunda kalır, ve isteyici olan onlar olur. Kleincı görüşle, AN diğerlerinden iyi şeyler almaya yeteneksizliktir. Yiyecek veya sevgi almaya ilişkin herhangi bir hareket onları, istediklerine sahip olamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya bırakır. Bunun çözümü kimseden hiçbir şey almamaktır. 

Kıskançlık ve açgözlülük bilinçdışında çok yakın bağları olan kavramlardır. Hasta annesinin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanır: Sevgi, merhamet ve besin. Fakat bunları elde etmesi kıskançlığını artırır. Bunları inkar etmek kıskanılan şeyi çarçur etme yolunda bilinçdışı fanteziyi destekler. Bu, Ezop’un fablındaki erişemediği üzüme ekşi diyen tilkiye benzer: “Benim sahip olabileceğim hiçbir iyi şey yok, öyleyse ben bütün arzularımı yadsırım”. Bu vazgeçiş, hastayı, diğerlerinin isteklerinin nesnesi haline getirir ve fantezisinde diğerlerinin kıskançlık ve beğenisinin nesnesi olur. Çünkü, güya onlar onun kendi üstündeki denetimine hayran olurlar. Yiyecek, onun kendi içindeki isteklerin olumlu niteliklerini temsil eder. Açlığın kölesi oluş, anne figürüne sahip olma isteğine yeğlenir.

AN’nın kaynağına ilişkin çoğu gelişim formülleri ana-çocuk ikilisine odaklanır. Anoreksiyalı kızları olan babaların da karakteristik kalıpları gösterilmiştir. Bunun tipik örneği, yüzeyde ilgili ve destekleyici olmakla birlikte, asıl gerek duyduğu zamanda kızını duygusal anlamda terk eden babadır. Ek olarak, bunların çoğu, kız çocuklarına duygusal besin vermediği gibi, onlardan duygusal besin isterler. İki büyük de evliliklerinde ciddi düşkırıklıkları yaşıyorlardır, böylece kızlarından destek bekleme davranışına girerler.

Kendilik psikolojisi terimleriyle, kız her iki büyüğe de aynalama ve onaylama (validate) işlevlerini iyi yapar, ama kendi kendilik duygusunu yadsır. Sonuçta kendi kendini açlığa çarptırmak:

  1. Özel ve biricik olmak için ümitsiz bir çaba
  2. Anababa beklentileriyle beslenen yanlış-kendilik duygusuna saldırı
  3. Filizlenen gerçek kendiliğin kendini dayatması
  4. Açgözlülük ve arzuya karşı bir savunma
  5. Kendisinden çok diğerlerinin açgözlü ve çaresiz hissetmeleri için gösterilen çaba anlamlarını taşır.

Bunlar belli bilişsel özelliklerle de desteklenir. Kendi beden imgesi hakkında yanlış algılamalar, hep/hiç düşüncesi, büyüsel düşünce, saplantı-zorlantılı düşünce ve törenler gibi. Saplantı-zorlantı belirtileri, bazı araştırıcıların Saplantı Zorlantılı Kişilik Bozukluğu ile AN’nın birlikteliğini sorgulamalarına yol açmıştır. Bu varsayım, açlıktaki kişilik bozukluğu tanılarının güvenilmezliği nedeniyle geçerli olmamıştır. Saplantı-zorlantı da içinde olmak üzere çoğu belirti açlığa ikincil gibi durmaktadır. Beslenme yetersizliği durumlarında önceki kişilik özellikleri belirginleşiyor. Şişmanlama korkusu bile hasta beslenip biraz kilo aldığında hafifleyebilmektedir.

Sağaltım yaklaşımları:

Sağaltımın yalnızca kilo alımına kısıtlı olmaması hakkında herkes görüş birliğindedir. Garner ve ark.nın “iki yollu” yaklaşımında, önce kilo alımı için yemenin sağlanması, sonrasında psikoterapötik girişim başlıyor. Bu hastalara en çok, bireysel dinamik terapi ile birlikte aile terapisi yöntemiyle yararlı olunabiliyor. Sağaltımın temelini uzun erimli bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi oluşturuyor. Terapist hastanın altta yatan kendilik ve içsel nesne ilişkileri bozukluklarına yönelmedikçe, hasta birbirini izleyen alevlenmeler ve “döner kapı” biçiminde hastane yatışları yaşayacaktır. Bazı hastaların grup terapisinden yarar gördükleri belirtiliyorsa da, kısıtlı veriler bunların daha çok kişilik bozukluğu taşımayanlar olduğunu düşündürüyor.

Hastaneye yatırma da bireysel terapiye yardımcı olabilir. Normale göre %30 kilo kaybı yatarak sağaltımı deneme için uygun ölçüdür. Hastane sağaltımı ile hastaların %80’i kilo artışı sağlayabilir. Hastanın evdeki aile kavgasını hastanedeki ekipte yeniden sahneleme yönünde bilinçdışı çabaları hakkında uyanık olmalıdır. Kilo alımına yardım için ilgili olmalı ama bunda çok ileri gitmemelidir. Hastanın ailesinin yapacağı türden isteklerde bulunmamalıdır. Hastanın denetimi kaybetme korkusuna karşı öğünlerin miktarı azaltılıp sayısı artırılabilir. Hastaya yeme kaygısını tartışacağı bir hemşire ayırılmalıdır. Hastaya kilo alımlar olumlu vurgulamalarla bildirilmelidir. Herhangi bir yineleyici kusma, sürgüne (ishal) karşı, tuvaleti kilitleme gibi sağlam önlemler alınmalıdır. Sağaltım ekibi, hastaya çok fazla kilo almasına yol açılmayacağı güvencesi vermeli, hastada güven oluşturmaya çalışmalıdır.

Yatıştan önce bireysel ve aile terapisi sürüyorsa hastanede de sürmelidir. Bu, hastanın ilk yatışıysa, bireysel ve aile terapileri yatarak sağaltımın özellikleri gibi sunulmalıdır. Major Depresyon ölçütleri karşılanıyorsa antidepresan sağaltımı yapılır. Hafif çökkünlükler ise kilo alımıyla düzelirler. Normal ortalama kilo alımını hedefleyen ve bunun doğuracağı bunaltıyla savaşmayan kısa yatışlar nadiren iyileştirici olur. AN’sı yatışla denetim altına alınmış hastaların en az yarısı ilk yılda yineleyecetir. Kısa yatışa yanıt vermeyen hastaların beşte biri uzun yatışa adaydır.

Anoreksi hastasının korkulası direncinden ötürü bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi zorlu çalışmayı isteyen birkaç yılı bulabilir. Terapinin teknik olarak dört öncü ilkesi vardır:

  1. Yeme davranışını değiştirmek için aşırı çaba harcamaktan kaçınmak.
  2. Sağaltımın (terapinin) başlarında yorum yapmaktan kaçınmak.
  3. Karşıaktarımı dikkatlice izlemek.
  4. Bilişsel çarpıtmaları incelemek.

1. “Bizim belirtileri dediğimiz şeye onlar kurtuluşumuz derler.” Hasta AN’yı bir iç sorununa çözüm olarak yaşar. Bunu, hemen değiştirilmesi gereken bir sorun olarak tanımlayan terapistler sağaltıcı işbirliği oluşturma şanslarını azaltırlar. Terapist, hastanın anababasını temsil eden yansıtılmış içsel nesneleriyle özdeşleşme yolunda güçlü bir bakı yaşar. Bu basıncın etkisiyle eyleme vurma yapmak ve baba figürü olmak yerine hastanın iç dünyasını anlamaya çalışmalıdır. Bunu yeniden sahnelemenin bir yolu yemeyle konuşmayı eşitlemektir. Hasta nasıl yemeyerek anababasını kışkırtıyorsa konuşmayarak da terapistini kışkırtır. Sağaltımın başında amacın kilo alımını sağlamak değil alttaki duygusal bozukluğu anlamak diye belirlenmesi yararlı olacaktır. Boris’in önerisi, yeme hakkında konuşmaktan terapide tam bir kaçınma biçiminde. Bruch ise hastalarına, yeme ile en azından belli bir kilo düzeyine ulaşırlarsa, düşünce ve iletişim kapasitelerinin artacağını söylüyor.

2. Bilinçdışı istek ve korkuların yorumlanması ona yaşam öyküsünün tekrarlanması gibi görünür. BAŞKA BİRİ ona ne hissettiğini söylemekte, bu sırada bilinçli yaşantısı görmezden gelinmektedir. Terapist hastanın nasıl düşünüp hissettiği hakkında etkin çaba göstermeli, onu kendi hastalığı üstüne kendi düşünceleri olan özerk bir kişi gibi görmelidir. Onun kendi duygularını tanımlamasına yardım etmek çok önemlidir. Bu duygulardan kaynaklanan hareketleri ve kararları onaylanmalı ve saygı duyulmalıdır. Terapist hastanın çeşitli seçenekleri incelemesine yardım edebilir ama ne yapacağını söylemekten sakınmalıdır. Böyle empatik, ego-yapılandırıcı, destekleyici yaklaşım hastanın terapisti, iyi bir nesne (iyi anne) olarak içe yansıtmasına yardım eder. Bruch hastaların terapiyi kendilerindeki olumlu değerleri keşfetme gibi kavramsallaştırmasını desteklemiştir. Boris ise, hastanın kendisi buluncaya kadar yorumlardan kaçınmayı öneriyor. Bundan sonra bile doğrudan hastaya değil “havaya konuşmayı” öneriyor, ki terapist hastayla arasında yeterli boşluk bıraksın ve onun sınırlarına saygı göstersin. Hastaya tanımlayıcı önermeler yapmak yerine hayali bir ortakla konuşuyormuşçasına yapılan yorumlar olmalıdır.

3. Anoreksi hastaları, anababalarının insanlar onları yenilmiş, başaramamış görmesin diye kilo aldırmak istediklerine inanırlar. Olasılıkla terapist de benzer konularda kaygılı olacaktır. Geniş bir takımda çalışıyorsa, hastanın kilo almamasıyla terapist diğer sağaltım ekibinin terapiyi olumsuz yargıladıklarını hissetmeye başlayabilir. Bu karşıaktarım, terapisti anababayla özdeşim tuzağına düşürebilir. İdeal konum, terapist ruhsal konuları özgürce araştırabilsin diye kilo alımını başka bir sağaltıcının izlemesidir.

4. Hastanın beden imgesi çarpıtmaları ve mantıksız bilişsel inançları hastayla birlikte yargılamasız araştırılmalıdır. Böylece terapist hastaya gözlem ve eleştirel düşünme güçlerini keskinleştirmede yardımcı ego gibi işlev görebilir. Eğitim için uğraşırken onu (zorla) değiştirme çabasında olmamalıdır. Bunun yerine, hastanın seçimlerinin sonuçlarını onunla araştırabilir.

Bu teknik öneriler yararlıdır ama, psikoterapide yemek tarifi gibi ele alınmamalıdır. Terapist hastanın, yine yalnız bırakılıncaya kadar “bekleme” eğilimine karşı esnek, ısrarlı ve dayanıklı olmalıdır. Sıklıkla sanrı düzeyinde olan beden imgesi çarpıklıkları, eğitim ve sağaltım çabalarına dirençli olabilir. Terapistler, hastayı “her şeyi olduğu gibi görmeye” zorlamalarına yol açan karşıaktarım ümitsizliği ve düşkırıklığına karşı uyanık olmalıdır.

Bruch, anoreksi hastasının davranışını, olağandışı nitelikleri olan özel bir kişi, kabullenmek ve beğenilmek için çılgınca bir çaba olarak anlamıştır. Yalnız, son zamanlarda klinik tablonun değişiyor olabileceğini, çünkü hastalığın artan yaygınlığı ve medyanın bunlara ilgisi nedeniyle kendilerini biricik hissetmelerinin giderek daha zorlaştığını söylüyor. Hastalık artık en ince ve en biricik olma yarışına dönüşmüş oluyor.

Belli bazı AN hasta dinamiklerinin Borderline kişilik bozukluğu hastalarınınkine benzediği bildirilmiştr. Kimlik duygusu yokluğu nedeniyle çocuk annesini hoşnut etmek için yanlış bir kendilik geliştirmiştir. Annesinin terk etmeyeceğini kendine inandırabilmek için mükemmel çocuk olmaya çalışır. Bu zorlama rol, yıllar içinde incinmesine yol açar ve uzun süredir uykuda ve gelişmemiş kalan gerçek kendiliğini ortaya sürme çabasıyla, tam bir başkaldırma olarak anoreksi sendromunu geliştirir.

“Şişman biri, sıska biri veya diyet yapan herhangi biri karşısında rahatsız oluyor.”

Ağır kötü beslenmedeki uyuşukluk ve bitkinliğe karşın bunlarda belirgin bir eylem güdüsü vardır. Anababayı en rahatsız eden şeylerden olmasına karşın, amenore anokreksilileri çok az ilgilendirir. Anoreksi gençlik çağı başındaki kızları, özellikle de zengin ailelerin kızlarını tutar. Bu durum psikiyatrideki ölüm ve kronik yıkım nedeni olan az saydaki ruhsal hastalık arasındadır. Bir zamanlar sağlıklı ve enerjik olan kızın yok oluşunu, düşüşünü ailenin sağaltıcıların çaresiz bir yetersizlik duygusuyla izlemesine yol açar.

Ayrı bir sendrom olarak betimlenmesi 100 yılı geçiyor. Çok ender olduğu fakat birbirinden İsveç ve Avustralya, Rusya ve İtalya kadar uzak ülkelerde bile artışına dikkat çekiliyor. Her ruhsal kilo kaybı olayının gerçek anoreksi olmadığını biliyoruz. Çökkünlük, şizofreni, konversiyon histerisinde de besin alımı azalır.

BİRİNCİL ANOREKSİYA NERVOSA

Birincii AN’da önde gelen meşguliyet ince olma arzusu ve şişmanlamaktan fobik biçimde kaçınmadır. Paradoks olarak besin konusuna yoğun bir ilgisi vardır. Yoksa gerçek bir iştahsızlıktan söz edilemez. İnce olma gereksinimiyle besin etkin bir çabayla geri çevrilir. Vücut ve vücut ölçüleri üzerinde bu ilgi, annelerinin gözünde mükemmel olmak için elinden geleni yapmış genç kızların bir geç dönem aşamasıdır. Şimdi hayatının ve vücudunun denetimi ve kimlik duygusu için savaş vermektedir. Bu kendilik duygusu arayışı AN’nın ana psikolojik özelliğidir. Burada hastalık gelişiminden sorumlu etkenlerle, ikincil, hatta üçüncül sorunlar ve komplikasyonlar arasında kesin ayrım gerekiyor. Hastalık ilerledikçe aile hayatı belirgin değişimlerden geçiyor.

“Mükemmel çocuk”

AN’nın çocukluğu anormal derecede sorunsuz geçer. Anababanın gözünde belki üç kızları içinde en değerli, en başarılı, en çok övülendir. Büyük kızkardeş tombul, kilosu konusunda eleştirilen, okul çağında ilgisiz öğrenci ve bazen de okuldan kaçıp ilaçlara alışkanlık gösterebilmiş biridir. Ne zaman ablaya yüklenilse bu kız annesini “onu ben hallederim” diyerek rahatlatmış ve her konuda “en iyi” olmak için daha da çabalamıştır. Babası onun entelektüel bakışı ve uzun tartışmalarından hoşnuttur. Babası şehrin ekonomik ve politik yaşamında önemli rol oynayan başarılı bir iş adamı, annesi çoğu sosyal olayda liderdir. Gene de bir şekilde kendilerini bir şekilde yetersiz, yenik hissederler: Babası istediği akademik kariyeri yapamamış, annesi bir tiyatro oyuncusu olma hayalinden ödün vermiştir. Anababa çocuklarına en iyi eğitim olanaklarını sağladığını gururla belirtirken, büyük kızın okul başarısızlığı düş kırıklığı olmuştur. Bu ikinci kızdan büyük beklentileri olmuş, o da sadece akademik başarıyla kalmayıp spor ve sanat ilgileriyle bunu fazlasıyla karşılamıştır. En ufak kardeşin ise sürüyle arkadaşı vardır ve aileyle çok daha az ilgili görünüyordur. Karakteristik olarak AN aileleri başarı, kazanç ve görünüm yönelimlidir. Ailedeki kız çocuk sayısı oğlanlardan fazladır. Evlilikler seyrek olarak parçalanır, fakat gizlemek için her şeyi yaptıkları ciddi sorunlar sıklıkla yüzeydeki armoninin hemen altındadır. Birbiri hakkındaki gizli doyumsuzluklarıyla anababa mükemmel çocuklarından sevgi ve destek beklerler. Bu mükemmel çocuk rolünün oynanması çok zoraldığında hastalık gelişir. Anoreksi, daha önceden başarılamamış bağımsızlık ilanını simgeler.

Anoreksililer çocuk olarak iyi bakılmış, uyarıcı etkiler almış, fakat kendini ifade etmeye cesaretlendirme ve pekiştirme eksik kalmıştır. Kendi iç kaynakları, düşünceleri ve özerk seçimlerine güvenme gelişmemiştir. Hoşnut edici uysallık yaşam biçimi olmuşken, ergenlikle birlikte bağımsız olma gereksinimi ve arzusunu uyandıran yeni yüklerle yüzleşince üslup aniden gelişigüzel karşıtlığa dönüşmüştür. 15-16 yaşlarında sağlıklı ve iyi gelişmiş biriyken çatışmalar başlamasına yol açar. Bu sıralar babası kilosuna dikkat etmesini ve diyet yapmasını, annesi ise daha iyi eğitim göreceği sınıfa geçmesini isterler. Bu değişikliği yapmaya direnir, biliyordur ki şimdiki yüksek notlarını bile büyük çabalarla alıyor, daha fazlasını yapamaz. Ancak kendini başarısız, anababasını düşkırıklığına uğrattığı için suçlu hisseder. “Kendimi cezalandırmak isteği hissettim, çünkü kendi standartlarıma göre yaşamıyordum. Benim standartlarım anababamın mükemmel olduklarını düşünmem ve bana çok özel biri gibi davranmaları gerçeğine dayanıyordu. Onlara onların sandığı kadar özel olduğumu göstermem gerektiğini hissettim.” Böylece diyet önerisini kabul eder ve sonuna kadar götürür. Bu başlarda ince olabileceği yolunda güç ve başarı duygusu verirse de sonraları disiplini gevşetirse kilosunu kontrol edemeyeceğinden korkmaya başlar. Beş yıl süren savaşın sonunda şöyle anlatır: “Sanki kendimin tutuklusuymuşum gibi hissediyorum.”

Sadece besin alımını son derecede sınırlamakla kalmaz, çılgın bir egzersiz programına başlar, kilometrelerce yüzer, tenis oynar veya bitkin düşünceye kadar cimnastik beden eğitimi yapar. Son hızla kilo vermesine karşın, bir gram bile alacak olursa “çok şişman” olacağından korkar. Liseden mezun olurken kilosu neredeyse yarısına inmiştir. Bir hastaneye kaldırılır ve kilosu başlangıcın dörtte üçüne çıkıncaya kadar yemeye zorlanır. “Aklımı değiştirmek için hiçbir şey yapmadılar. Hala yemekten nefret ediyordum, şişman hissediyor ve olabilecek en yakın zamanda kilo vermek istiyordum. Gene kilo verdim.” Bu kiloda kalır. İnce olmasından memnundur. Şişmanlık korkusuyla dolu ve şişmanlardan nefret eder haldedir. Sürekli besin düşüncesiyle meşguldür, fakat katı denetimi hiç gevşetmez. Başka kızların da kilo ve beslenme konusundaki özenlerini görmek onu kederlendirir.

“Farklı ama benzer

Hastalığın kendini göstermesi bakımından bireysel çeşitlilik varsa da birincil AN hastaları bozuk ruhsal işlev bakımından benzerlikler gösterir. Karakterisrik olan beden imgesi ve beden kavramında sanrı düzeylerine varan ağır bozukluktur. Bedensel gereksinimler ve işlevlerin işaretlerini anlama ve yorumlamada şaşkınlıkları vardır. Ayrıca felce uğratan bir yetersizlik duygusundan yakınır, bu tüm düşünce ve etkinliklerini işgal eder. Aynı özellikler gelişimsel şişmanlıkta da gözlenir. Tek farkla, şişman olan yemesi üzerine bu kadar sıkı denetim uygulayamaz.

Gerçek anoreksililer iskelet gibi görünmeleriyle tanınırlar, bunu etkin olarak sürdürür ve çok sıska olmadıkları yolunda sarsılmaz savunmaları olur. Hepsi diyetlerini “çok şişman” hissetmeye bağlamalarına karşın çoğunluğu normal, hatta düşük hastalık öncesi kiloya sahiptir. Bazıları ergenlikteki kilo artışını aşırı diye yanlış yorumlar. Aynı zamanda bedenlerini dış bir şey, kandilerine ait değil, kendi özellikleri değil gibi algılarlar. Sağaltım sırasında yemeyerek anababasını zedelediğini hissettiği, ama açlığın pençesine düştüğünü fark etmediğini itiraf ederler.

Kendi bedeni ve bedeninin iyiliği üstüne etkin olumlu bir ilgi geliştirmesi gerçek bir ilerleme bulgusudur.

En çok bunaltı, düş kırıklığı ve öfke yaratan belirti yemeyi reddetmesidir. Gerçek bir iştah kaybı yoksa da, olağan anlamdaki açlık hissi yok gibidir. Çoğu son derecede umulmadık hatta acayip yeme alışkanlıkları geliştirir. Yemeyi kesinlikle reddetmesine karşın kafası çılgınca besinle meşguldür ve örneğin diğerleri için yemek yapıp onları yemeye zorlar. Birkaç lokmadan sonra dolduklarından yakınırlar, bazıları diğerlerinin yemesini izlemekten dolduğunu hisseder. Şişman olansa bunların tersine hala “boş” hissedecek, büyük bir öğünden sonra bile daha fazla yemeye hazır olacaktır.

Bazılarının besinden kaçınma ile acıkmadan, denetimsiz, patlar şekilde yeme (tıkınırcasına yeme, binge eating) dönemleri birbirini izler. Böyle aşırı yeme, istemeden boyun eğme algılaması yüzünden onları korkuya boğar, bu da denetimi yitirme tehlikesi varsayımını destekler. Çoğu, istemeden aldığı besini istemli kusma, sürdürücü (laksatif), lavman ve diüretiklerle uzaklaştırmaya çalışır. Bu çabalar ciddi elektrolit dengesizliğine yol açabilir, bu önceleri açıklanamamış ölümlerin nedeni olabilir.

“Sürekli hiperaktivite”

Bu da başka bir karakteristik özellik. Çoğu, başlarda iyi atletlerdir, çalışmaları ötekilerle iyi entegredir. Artmış etkinlik başta işin uzmanı ve üstün olma kanıtı diye işe yarayabilir. Bu giderek “kalorileri yakmaya” ayarlı, amaçsız etkinliğe dönüşür. Bitkin düşünceye dek, yorgunluk duygusu yaşamadıklarnı savunurlar.

Cinsel duygular ve cinsel işlevin yokluğu da yanlış ayarlı beden farkındalığının bir göstergesi sayılabilir. [Anoreksiyi derin bozuklukla giden bir ergenlik reddi olarak da okuyabiliriz.] Üşüme ve ağrı gibi diğer bedensel işlevler de doğru algılanmaz veya doğru tepki verilmez. Duygusal durumlarını tanımlamada da yetersizdirler. Ağır çökkünlük durumları bile uzun süre maskelenebilir.

“Yetersizlik/etkisizlik duygusu”

İnce olma hakkını savundukları makul, kesin ve inatçı ön cepheye karşıt olarak derin bir yetersizlik duygusundan yakınırlar. Kendi kararıyla değil, sadece diğerlerinin zorlamasıyla davrandıkları varsayımı. Erken gelişme ve büyüme belirgin ve başarılı diye betimlenir. Derinleşince, beğenilen ve onaylanan davranışlarının bir robotsu boyun eğme, alttaki benlik kuşkularına kamuflaj olduğu fark edilir.

Bu çok ciddi hastalık genellikle her zaman olabilecek şeyler veya önemsiz bir eleştiriyle başlar ve “özel” biri diye tanınmama korkusunu örter. Bunlar kendine güven ve kendi belirlediği kimlik duygusundan yokundur, kendini çaresiz hisseder; karar verme gereksinimiyle yüzleştirildiğinde yaşamının denetimi elindeymiş gibi gelmez. Asıl sorunlarını çözmeyi başaramayınca bedeniyle oynama ve onu daha ince, daha ince yapma başarısı duygusu edinirler, kendini değersizleştirir, çökkünleşir ve hatta en ufak kilo alımında kendinden nefret ederler.

Gelişimsel bakış açısından bakılırsa bu tür belirtilerin sıkıca birbirine bağlı olduğu görülür. Olumlu kendilik imgesiyle birlikte keskin beden farkındalığı nasıl gelişir, bu ayrıcalıklı görünen ailelerde uygun bir kendilik etkisinin aktarılmasına engel olan hata nerededir? Görünür hale gelmesi için basit bir gelişim modeli kurulabilir. Davranış daha doğumdan başlayarak iki biçimde farklılaşmak zorundadır: bireyin içinde başlayan ve dış uyarılara bağlı tepki biçiminde. Normal gelişim dış çevreden gelen uyarıya olduğu kadar, çocuğun içinden gelenlere de uygun yanıtları gerektirir. Bu gelişimin tüm alanlarına uygulanabilir. Nasıl işlediği de beslenme konusunda gözlenebilir. Çocuğun sinyallerine duyarlı olan bir anne, besin gereksinimini gösteren sinyalleri besin vererek yanıtlar. Böylece çocuk ayrı bir “açlık” kavramı geliştirecek ve bunu diğer gerginlik ve gereksinim durumlarından ayırdedecektir. Öte yandan yanıtlarında sürekli uygunsuz olan bir anne örneğin görmezden gelici, fazla endişeli, ketleyici veya ayrımsızca hoşgören olsun, çocuğu şaşkınlık içinde bırakacak ve açlıkla diğer rahatsızlık kaynaklarını ayırt etmesini engelleyecektir. Uygunsuz şekilde açlık hissetmesine karşın yeterli ölçüde besin verilen çocuk normal gibi görünecektir. Tüm anoreksililerde görülen yemeyi denetleyememe korkusu böyle ince bir gelişim kusuruna bağlı görünüyor. Eğer anne çocuğunu gerekenden fazla beslerse açıkça şişman biri olarak büyüyecek, aynı zamanda bir diyet rejimine uyamadığında iradesizlikle suçlanacaktır.

Bu konuda sorgulandığında anneler, bu çocuğu çok kolay yetiştirdiğini, önüne ne korsa onu yediğini bildirecektir. Veya gereksinimini hemen anladığı için çocuğun açlık duymasına izin vermediğini anlatacaktır. Örneğin bir anne kızının uyandığında hiç ağlamadığını, ele alınıncaya kadar sakin sakin beklediğini ekleyecektir. Bu çocuğu beslemek özellikle keyifli gelmiştir, ne reddetmesi, ne yakınması anımsanır.

Çoğu başka eksiklikler de böyle uygunsuz etkileşimlerden doğar. Çocuk kaynaklı işaretlere sürekli uygunsuz veya çelişkili yanıtlar verilirse, çocuk bedensel duyum tanımlamaya yeteneksiz ve kendi yaşamını yaşama duygusundan yoksun olarak büyüyecektir. Özgünlük ve otantiklik farkındalığındaki bu kayıplar birincil AN’nın çekirdek, merkezi özelliğidir. Böyle bireyler biyolojik alandaki bozukluklar ve duygusal, kişiler arası sorunların ayrımını yapmada şaşırırlar. Kendilik-beden kavramındaki biçimsizlikleri dışarıdan yapılmış gibi yanlış yorumlar ve kendi iç arzuları veya dışarının beklentileri altında çaresiz hissederler.

ATİPİK ANOREKSİYA NERVOSA:

Alttaki dinamiklerin büyük benzerliğine karşın atipik grubun genel bir görüntüsü çizilemez. Kilo kaybı alttaki türlü sorunlara bağlıdır ve sadece zorunlu etkilerine ikincil olarak anoreksiden yakınılır veya sözü edilir. Sıklıkla bağımlı rolünde kalmak için hastalığı sürdürme arzusu duyulur. Bu, birincil AN’nın bağımsız kişilik kavgası ile zıtlık gösterir.

SAĞALTIM:

Sağaltım biribiriyle bütünlenecek iki konu içerir: Normal beslenmenin yeniden kurulması ve alttaki ruhsal sorunların çözülmesi, ki buna bozuk aile içi etkileşim özellikleri de dahildir. AN her zaman zor ve düş kırıcı sağaltım sorunları olan bir durum diye düşünülmüştür. Son bildiriler daha iyimser tavırda, (ama) kilo artışı gururla iyileşme diye sunulmakta. Bir diğer iddia da davranış modifikasyonuyla hızlı kilo artışı sağlandığı yolunda. Modifikasyonda ilke, hastanın koşullarını en kötü durumda tutmak ve bu “şımartmayan” çevreden tek kaçış yolu olarak sadece kilo alımı halinde bazı ayrıcalıklarla ödüllendirmek biçiminde. Benim gözlemime göre hastalar böyle bir programı zalimlik olarak algılıyor, sıklıkla çökkün hatta özkıyımcıl oluyor ve aile etkileşimi, sosyal ilişkiler ve yeme davranışında daha da geriliyorlar.

Aynı coşkunlukla aile sağaltım iddiaları öne sürülüyor; burada birkaç dramatik seansla aile çatışmalarının çözüldüğü sanılıyor ama bunu izleyerek hasta yeme davranışı kaldığı yerden sürüyor. Olasılıkla bu tip sağaltım hastalığın hemen başlangıcında etkili yaklaşım olabilir. Durum bir süre gittikten sonra ciddi ruhsal sorunları olan hastalarda kesinlikle daha az yarar sağlar. Ailedeki kötü işleyen güçlerin serbest bırakılması ve yeniden yönlendirilmesi AN sağaltımında gerekli, ama tek başına yetersizdir. Bireysel psikoterapi yardımı olmaksızın ruhsallıktaki kayıplar kendilerini düzeltmezler.

“Beslenme yetmez”

Belli oranda beslenme dengesi kurulması gerekli ve psikoterapi için önkoşuldur. Kilo alımı bir ilerleme işareti değildir. Ruhsal anlayışın gelişmesiyle kilonun kendiliğinden düzeleceği gerçekdışı beklentisiyle beslenmeye dikkat etmemek de hastalığı gereksiz yere uzatır.

Psikoterapinin başarısı psikodinamik anlayışın uyumluluğuna sıkı sıkıya bağlıdır. Burada sunulan teorik modele göre etkin kendilik farkındalığında kayıplar ve yetersizlik inancı çekirdek zorluklardır ve hastalar bu zorluklar ve alttaki kimlik sorunları açısından yardım gereksinirler. Kendilerinde oluşan dürtüler, duygular ve gereksinimlerin farkına varmaları için uyarmakla, hastaları sağaltım sürecine etkin katılım için cesaretlendirmelidir. En azından bazı bilişsel çarpıtmalarının onarılmasıyla kendi düşüncelerine dayanmayı, kendilik algısında daha gerçekçi olmayı ve kendi yönünü belirleyen bireyler olarak yaşamayı öğrenebilirler. Böylece yaşamın kendine sunmak zorunda olduklarının zevkine varır, beden ve işlevlerini artık bu acayip yolla manipule etme gereksinimi duymayabilirler.

Hilde Bruch – 1970 Çev. Mehmet İbiş

HAKİKAT OYUNLARI Yalanlar Para ve Psikanaliz – John Forrester

• Hakikatin öbür yüzü olarak hata ve cehalet, yalanlar kadar ilgi çekici ve tehditkar değildir.

Olduğundan başkalık niçin yanlıştır?

• “İnsanın sözle tanımlandığı bellidir, ve söz yalan olasılığını da beraberinde getirir ve yalan -Porphyri’nin yüksek müsaadeleriyle- gülmekten çok daha fazla insana özgü olan bir şeydir.” Alexandre Keyre

• Yalan, gülme gibi, ezilenlerin gözde silahıdır; ezenleri yalan söyleyerek aptal yerine koymak, onları aşağılamaktır.

• Yalana hoşgörüyle bakan toplumlar çatışma ve heterojenliğin hakim olduğu toplumlardır.

• Grup gizi haline gelmiş olan yalan o grubun varoluşunun, alışıldık varlık tarzının temel ve asli bir koşulu olacaktır.

• Bu toplumun hiçbir üyesi, kamusal beyanatların ötekiler için söylenmiş olduğunu bildiğinden, liderin söylediğine inanmayacaktır.

• (…) Yalanda bizi “Her şey yalandır” ya da “Kimse yalan söylememelidir” yerine “Yalan söyleyen bazılarına” göre düşünmeye sevk eden özelleştirici ve kişiselleştirici bir yan vardır.

• (…) “Ve belki genel kuralı gözeterek ama bütün istisnalardan da faydalanarak hayatını sürdürenlerin en akıllı kişiler olduğu düşünülebilir.” David Hume

• “Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrıya karşı cesur, insanlara karşı korkak olduğundan bahsetmektir.” Montaigne

• Eğer Tanrı yoksa, yalancı cesaretini kimseye göstermekle yükümlü değildir.

• Eski Yunanlılar Odysseus’ta neye hayran oldular? Her şeyden önce onun yalan söyleme, kurnazlık ve kötülük yapma kapasitesine…

Hatta denilebilir ki, dili edinmenin nihai amacı etkin biçimde yalan söylemektir.. Gerçek yalan (…) dinleyiciyi yanlış yöne sevk etmek için, dili kasten bir araç olarak kullanmaktır.

• “Güçlü her zaman yalan söyler.” Nietzsche

• – Evet her zaman orgazm taklidi yaparım. Niçin kaba olalım? [Hite raporundan]

• “Sözcükler bir parça çılgın olmalı; çünkü onlar düşüncelerin düşünülmeyene yaptığı saldırıdır.” J. M. Keynes

• Bir çocukta otizmin en kuşku götürmez işareti gizleme, olduğundan başka gösterme, aldatma ya da yalan söyleme acizliğidir. Bu yetiler olmaksızın öteki zihinlerin olabilirliğine giden yolar kapanmıştır.

• “Bir manastırda yetiştirildim, sonuçta birinci sınıf yalancıyım.” Sybil Thorndike

• “Bir papazın ailesi başkalarının gözleri önünde korunmasız, bir tepside gibi yaşar.” İngmar Bergmann

• “Hatadan bambaşka bir şey olan günah, eğer kasti yapılan bir şeyse, yalan günahın mükemmel bir örneğidir; zorunlu olarak en ağır günah olmasa da, en karakteristik günahtır, günahın özüdür.” Jankelevitch

• Hakikatin İyon dilindeki karşılığı “açıkta” iken, yalanın karşılığı “kıvrımlı”dır.

• Kahramanlık mitinin örtüsü altında gizlenen kişi yalancının, şairin kendisidir.

• “Çeşitli dillerin bir arada oluşu göstermiştir ki, sözcüklerin sorunu asla hakikat, asla yeterli ifade olmamıştır, öyle olsaydı bu kadar fazla dil olmazdı.” Nietzsche

• Eğer insanların hakikat arayışları doğalsa, yalana yönelik her tür eleştiri yersizdir; çünkü doğal olanı savunmak gerekmez.

• Kötü niyetle ileri sürülmüş iyi nedenler konusunda duyarlı olmak sıradan iyi niyetten fazlasını gerektirir.

• “Para konuşmaz, küfür eder.” Bob Dylan

• “Ancak, baylar, hakikat ne kadar eskiyse o kadar fazla yalan olma yolundadır.” Henrik İbsen – Bir Halk Düşmanı

• “Bir yalan, Tanrının gözünde lanetlidir, ama sorunlara ilk elden çaredir.” Adlai Steverson

• Bir hakaret kastının olup olmadığına ilişkin ne kadar çok çekişmenin “sadece şaka yapıyordum” sözüyle yatıştığını düşünün; ne kadar çok evliliğin “sarhoştum” sözüyle kurtulduğunu, ya da çöktüğünü düşünün.

• “Mantık kısır değildir: Paradokslar üretir.” Henri Poincare

• Göreceğimiz gibi, plasebo etkisini ölçmek zor bir iştir; plasebo, histeri gibi, tıbbi hileler torbasında bir jokerdir; tıbbi tedavi alanında her kılığa girer.

• İlkin, plasebo etkisi bilimsel tıbbın utancıdır, çünkü onun etkili olabilmesi hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olmasını gerektirir ve plasebo etkisinin en güvenilir biçimi hastayla birlikte doktorun ya da meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olmasını gerektirecektir.

• Histerik kişi, doktorun, acısını doğru biçimde adlandıramayan bir hasta karşısında düştüğü aczi gösterir.

• Genelde bu hastalara besledikleri kin yüzünden, doktorlar mülkler ve paraların kontrolünün hastanın elinden alınması için açılan davalarda sık sık hastaların akrabalarıyla işbirliğine girmiştir.

Hipnoz yoluyla roller değişmiştir, öyle ki artık doktoru aldatan hasta değil, hastayı aldatan doktordur.

• Buna karşılık, psikanaliz “yalanın bilimi” olmayı hedeflediği kadar, “nesnesinin” bilimsel araştırmacıyı bilerek aldatma ihtimalini hakikat iddiaları açısından bozguncu bulmayan tek bilimdir.

• Psikanaliz, öznenin insan olma özelliğiyle, kaçınılmaz olarak yalan söyleyeceği beklentisi üzerine kurulmuştur.

• Analist mesleki açıdan yalanla hakikat arasındaki farka karşı ilgisizdir.

• (Hipnozda) hekim durmaksızın telkinleri için yeni bir başlangıç noktası, gücü için yeni bir kanıt ve hipnoz sürecinde yeni bir değişiklik aramak durumundadır.

• Gelgelelim, bizatihi bu hipnotizma pratiği, hakikat kadar kurmacanın da tedavi edilebileceğini gösterir.

• Ötekinin konuşmasında söylenenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu doğrudan açığa vuran göstergeler yoktur.

• “Ama Freud onları suçlamadı, onlara yalan söylediklerini söylemedi; o bilinçli olarak onların inandıkları fantezilerine inançsızlığını askıya aldı ve kendi kendine be fantezilerde gerçekte nelerin olduğunu bulmayı öğrendi.” Lionel Trilling

• Analist, divanın kendi tarafından güven ve inanç boyutunu, vaatler ve yalanlar boyutunu açık etmeye yanaşmaz. Psikanalitik sözleşme, hiçbir vaatte, ne tedavi, anlayış, ne de sevgi vaadinde bulunmaz.

• Böylece analist bütün plasebo etkisi –telkin- boyutunu başından atmaya yeltenir. Bunu yapmanın tekniği basittir: Analist hastanın söylediğine inanmaz, ne de inanmazlık eder. Demek ki analist ta baştan hastanın hakikat işlevlerine ve sözleşmelerine bulaşmaktan azat edilmiştir.

• Freud’un dürüstlük aşkı, analisti hastanın yalanlarından çok, kucağına düşmekten korumayı amaçlamıştır.

• Hasta çoğu kez bilinçli olarak, “eğer adamın söylediklerine inanmakla yükümlü olsaydım, her şey çok daha iyi olacaktı, ancak böyle bir sorun yok, ve durum böyle olduğu müddetçe hiçbir şeyi değiştirmem gerekmez” diye düşünecektir.

• Yalan, analitik iletişim açısından belki de, analistin söylediklerine ilişkin hissettikleri hakkında tüm sorumlulukları başından savan, analistini sistematik olarak gözyaşlarına boğan ya da analisti vaatler vermeye kışkırtan hastadan daha fazla –ya da daha az- tehlikeli değildir.

• “Ötekinin (anababanın) onun düşüncelerini bilmediğinin keşfi, söylenmemiş olanın varlığına katıldığı andır, yani kişinin bilinçdışı boyuta sahip bir özne haline geldiği andır.” Jacques Lacan

• Cinayet planları yapan yalancı pekala aynı anda hem analisti hem arkadaşını öldürmek üzere evden çıkmış olabilir, ama söz konusu yalancı, bu anlamda öfke, umutsuzluk, kırgınlık içinde bırakarak, dumura uğratarak ya da durmaksızın şaşkınlığa sevk ederek analistlerine tekrar tekrar travmalarını yaşatan hastalardan farklı değildir.

• Kuşkusuz kurmacanın varlığı bizatihi fantezi ile gerçeklik arasındaki sınırı aşma arzusu uyandırır.

• “Bir insanla narsistik ilişki, insanlardaki imgesel alanın gelişmesinde temel dneyimdir.” Jacques Lacan

• “Kişinin amaçsız (boş) konuşmaya muktedir olması, kişi konuşurken genelde bir amacı olması kadar anlamlıdır.” J. Lacan

• (Analizde) düstur tuhaftır. Sözün sorumluluğunu üstlenme! Bu şekilde, sözünüzden şimdiye kadar fark ettiğiniz ya da düşündüğünüzden çok daha fazla sorumlu olduğunuzu keşfedeceksiniz.

• Üst üste saçmalıklar yığmanız sayesinde yalnızca o eşsiz hakikatleri keşfedersiniz.

• Bu anlamda, salt armağan olarak armağan –eğer var olabilirse- var olur olmaz öbür anlamda karşılıklılığın ve mübadelenin sayıya dökülebilir bir mantığı anlamında, armağanın mantığını yerle bir eder.

• Armağan hem bir yanıt gerektirir, hem de yanıtın her türlü olabilirliğini ortadan kaldırır.

• Armağan kendisi dışında hiçbir şey tarafından yola sokulmamış salt eylemdir; eğer armağanın verilmesi başka nedenlere bağlı olursa, önceki yükümlülüklerin şart koştuğu koştuğu şeyin ötesinde fazla ve kendiliğinden olan her şey iptal edilir.

• Bir meteliğin iki yüzü için avers ve anvers terimlerini kullanmak, denebilir ki oldukça perverstir.

• Paranın vaadi şudur: Tarafsız bir nesne, banknotu veya metal parayı elinde bulunduran her kimseye sonsuz çeşitlilikteki arzularına denk düşen sonsuz sayıdaki başka nesnelere erişme olanağı sağlar.

• Armağanın hakikati, armağanı ortadan kaldırmaya yeter. Armağan hakikati, armağanın armağan-olmayan ya da gerçek olmayan olması demektir.

• Mauss bize bağsız, esaretsiz, yükümlülüksüz ya da kefaretsiz armağanın olmadığını hatırlatır, ancak öte yandan kendisini yükümlülükten, borçtan, sözleşmeden, mübadeleden ve dolayısıyla bağdan kurtarmak zorunda olmayan armağan da yoktur.

• “Dünyada bol miktarda sıkı yalan vardır; özellikle de karakterlerinden kuşku duyulmayan insanlar arasında.” Benjamin Jowett

• “Freud’un vazgeçtiği şey telkinin getirdiği aldatmaydı.”

• Yasaya uymamak için, daha “derin” olduğu için, daha zorlayıcı nedenler varsa, doktor (ya da terapist) ahlaki olarak yasayı göz ardı etmeye mecburdur.

• Psikanaliz için önemli olan, bir hastanın bir şey söylemiş olmasıdır, yoksa söylediği o şeyin doğru olup olmadığı değil.

• “Bu koşulsuz hakikat istenci; nedir bu? Kandırılmaya imkan vermeme istenci midir? Yoksa kandırmama istenci mi? … Ancak niye kandırmayalım ki? Niye kandırılmaya imkan tanımayalım ki?” Nietzsche

• “Hayat, doğa ve tarih ahlaklı değilken, ahlakilik de ne demek oluyor? Kuşkusuz, bilime duyulan inancın önvarsaydığı bu cüretkar ve mutlak hakikat anlayışından yana olanlar bu yüzden hayatın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı olumlar, ve bu “başka dünyayı” olumladıkları müddetçe, aynı anlama gelmek üzere, onun karşıtını, bu dünyayı, bizim dünyamızı inkar etmek durumunda kalmayacaklar mıdır?” Nietzsche

• Lacan babanın kaderiyle tüm öbür analistlerden ve hatta Freud’tan fazla ilgilidir.

• “Ve herkesin bildiği gibi, ne zamandır babanın hiçbir kuralı yoktur ve bütün sorunların başladığı yer de burasıdır.” J. Lacan

• “Hiçbir şey iletmiyor olsa bile, söylem iletişimin varoluşunu temsil eder; kanıtı reddetse bile, sözün hakikati kurduğunu teyit eder; aldatmayı amaçlıyor olsa bile, tanıklık etmedeki inanç üzerinde düşünür.” Lacan

• Ağızdan çıkan sözler, bilançonun bir tarafında, sanki eski senetlermiş gibi, semptomlar tarafından temsil edilen borca, geçmiş yükümlülüklere karşılık hesaptan düşülebilir.

• “O halde hakikat nedir? … Hakikatler yanılsama olduğunu unuttuğumuz yanılsamalardır; hakikatler alışkanlık haline gelmiş ve duygu gücünü tüketmiş metaforlar, silinmiş ve artık para değil, metal olarak bakılan meteliklerdir.” Nietzsche

• İnsanlar unutabilsinler ve hakikatin rahatlığına kendilerini bırakabilsinler diye, olup biteni anlamamalarını sağlayan bu silinmedir.

• Madeni para ilk darbedir, birincil bastırmaya denk düşer, ama hakikat haline, nakit değil metal haline, görünür hale ancak figür silindiğinde, ikincil bastırma ve semptom oluşumu yoluyla gelir.

• Bir erkek bir kadını bir diğeriyle mübadele derken, simgesel bir baba haline gelir (kişi ancak imgesel fallusundan vazgeçerek bir baba olabilir). Mübadelede aldığı kadın beraberinde çocuk gibi bir artık değeri getirir. Bu çocuğun babasıyla ilişkisi bir borç ilişkisidir.

• Bir hizmetçi kıza para verme, başka iki edimin yerini tutar: sıçmak ve çiftleşmek.

• Erkekler evlilik verip seks alırken, kadınlar da seks verip evlilik alırlar.

• O halde psikanalitik aşk teorisi kişinin kendisine karşılıksız bir şeyin verilmesi arzusudur. Lacan’ın aşkın, kişiye sahip olmadığı bir şeyi armağan etmek olduğu anlamındaki aşk tanımında, bize, bir şey olan hiç verilir.

• Lacan Bhrad-Iranyaka Upanishad’ından fırtına tanrısı Prajapiti’in “Bizimle Konuş” öğüdüne verdiği yanıtı örnekler: “Prajapiti ‘Da’ dedi, üç kere ‘Da’ dedi ve üç kere anlaşılıp anlaşılmadığını sordu. Da’nın ilk anlamı itaat, ikincisi armağan ve üçüncüsü lütuftur.

• Hesap birimi, ölüme karşı pes eden ve ölüme göre ölçülen totolojik borçtur.

• “Paradan başka dünyanın olağanüstü dinamik karakterini gösteren daha çarpıcı bir simge yoktur. Paranın anlamı kendisinden vazgeçilecek olmasından gelir. Para olduğu yerde durduğunda, özel değeri ve anlamı açısından artık para değildir. Ara sıra dinleniyor gibi görünmesi bir sonraki hareketini kestirmek için bir an soluklanması yüzündendir. Para, içinde devinimsiz her şeyin tamamen yok olup gideceği bir hareket aracından başka bir şey değildir.” Georg Simmel

• Para hareketsiz kaldığında ölür, kendinde varlık, yani ölüm haline gelir. Bankaya, (gösterenlere ait) Hazineye döndüğünde ölür. (…) Anıt mezarlar inşa etmekten vazgeçtik çünkü onların imgeleriyle inşa edilen bankalar ölülerimiz için sosyal bakımdan vazgeçilmez bu istirahatgah işlevini yerine getirmek üzere ortaya çıktılar. Banka, “kefenin cebi yoktur” atasözünü çürütme gayretinin örnek kurumudur.

• Altın, penis gibi, değerin biricik göstergesi olarak ayrıksı ve saygın bir tarihe sahiptir.

• Cimri, para devriminin geride bıraktığı, bütün sosyal ilişkilere negatifliğin diyalektiğini sokan para realistidir.

• Para tüm öbür malların inkarıdır; tüm öbür mallara değerini kazandıran araçtır; biriktirilmesiyle değil ancak hareketiyle miktarı belirlenebilen evrensel araç ve aynı zamanda evrensel standarttır.

• Ferenczi’nin bir kadın hastası: “Doktor eğer bana yardım ederseniz, son kuruşuna kadar bütün paramı size vereceğim!” Doktor: “Saat başı, çok değil, 30 kron verin yeter.” Hasta: “Ama bu biraz çok değil mi?”

PSİKOTERAPİ ÜZERİNE

Aynı dertli sıkıntılı arayıştaki başvurana yordamına, kuramsal temele, mesleğe bağlı olarak danışan veya hasta denir, denmektedir. Kabası olan hasta demeyi şöyle yumuşatalım: Hepimiz biraz hasta, biraz deli değil miyiz?

• Yardım edici bir kişiyle yoğun, duygusal yüklülük içeren, güvenli bir ilişki.

• Hastanın sıkıntısının nedenini içeren bir açıklama rasyoneli ve acıyı dindirme yöntemi.

• Psikoterapi öğrenmeme, öğrenme ve yeniden öğrenmeyle ilişkilidir.

• Öğrenmemeye, kötü uyuma neden olan kalıplarına karşı daha etkili başetme düzenekleri oluşturma, bu yeni davranışları pekiştirme.

• Terapistin bakış açısı da alıcı tarafından içselleştirilir. Yine de karşılıklılık geçerli: Ruhsal çalışmada terapist vermeyi alır, danışan almayı verir.

• Alıcı birey bilişsel, duygusal ve davranışsal olarak etkilenmeye çalışılır. Psikoterapi özgül olarak topluma uyumu değil işlevselliğin ve konforun artırılmasını amaçlar.

• Bazılarını psikoterapi kötü etkileyebilir, bazıları için tam seçimlik olabilir. Her ilaç gibi psikoterapinin de istenmeyen etkileri ortaya çıkabilir. En güvenilir ilaç olan suyun da istenmeyen etkileri vardır.

• Bazıları için psikoterapi estetik cerrahiye benzer işlevdedir. Konfor artışı, ilerleme, hızlanma, akıcılaşma.

• Etkili olabilmek için terapist kendini eleştirebilmeyi içeren bir içgörü yeteneği göstermelidir.

• Toplumsal destek düzeninin bir parçası olma. Etkisinin çoğu eğitimseldir. Bir ilişki ve davranış laboratuvarı olarak terapi odası.

• Yaşam olayları hakkında daha farklı düşünme yolları. Gelecekteki sorunların çözümünde kullanabileceği teknikler.. Bilinçdışını bilince kazandırmakla seçenek sayısı artar.

• İçgörünün illa değişimle sonuçlanmayabileceği vurgulanmalıdır. Yakın ve ilintililer, ama farklılar.

• Dünyadaki tüm insanların psikoterapiye gereksinimi olduğunu söylemek, dünya kadar düşmanca duygu demektir. Asıl Tanrının psikoterapiye gereksinimi olduğunu öne sürmektir. Ne birisi, hepisü, hepisü yanlış yönde!

• Bir hocası, kendinin öğrenmesi elli yılını almış olan şeyi öğrencilerinin ortaya çıkartmasını istemiş; bunun özündeki çelişki. İsteyemezdi, ondan da derhal hap gibi istenemezdi.

• Hasta belli durumlarda nasıl yaşadığını anlatarak terapi ilişkisinin nasıl olmasını beklediğini açığa vurabilir. İki tarafın, odadaki ilişkinin nasıl olacağında bir uyuşma/uzlaşmaya gitmeleri beklenir.

• Bazı hastalar “düzenli paylaşan” olmayı oynarlar, ama bağımlılıklarını doyuruyor, sürdürüyor olabilirler.

BENLİK GÜCÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ

• Düş kırıklığına, gereksinimlerinin doyurulmamasına dayanma gücü.

• Kendinin istenmedik, hoşlanılmayacak yanlarına bakabilme istekliliği.

• Tam bir ego manometresi yoktur. Her yönden aynı netlik ve somutlukta görünmez, pozisyonuna göre değişir.

• Okul başarısı, akademik başarıları, iç yetenekleriyle ilgili ilerleme ve emekleri.

• Yetkeci ortamda nasıl idare ediyor.. Aksi bir durumun zorlarına nasıl dayanıyor? Önderlik yeteneği? Disiplinle sorunu var mı?

• İlerleme hızı beklendik gibi mi? Düşme var mı? Her işinin süresi, sorumlulukları, işinin doğası ve kazancı kişinin yetenekleriyle uyumlu mu? İş arkadaşları ve/ya da işverenlerle sorunları?

• Yasal durum da önemli. Polisle sorun, karakolluk olma, cezaevi deneyimi. Yineleyici trafik cezaları? Alkol ilişkileri. Bilinçlilik değiştirici maddeler? Zorlanma altında içme eğilimi var mı?

• Kişilerarası ilişkiler benlik gücünün önemli bir ölçeği sayılır.

• Çoğu kişi terapi ile kişilik değişimini hedeflemez. Başarılı psikoterapiyi kişilerarası ilişkilerin değişimiyle ölçer. Terapi kişilerarası ilişki üstünde var olur. Psikoterapi ilişkisinin gidişi de büyük ölçüde hastanın önceki ilişkilerince belirlenir.

• Yetke (otorite) temsilcilerine nasıl davranıldığı çok önemlidir.

• Yaşıtlarla ilişkiler çocukluktaki kardeş ilişkilerini andırıyor olabilir.

• Kendinden aşağı rolde olanlara nasıl davranıyor?

• Hemcinsleriyle ilişkisi, karşı cinsle ilişkisi.

• Öfke, saldırganlık ve girişkenlikle ilgili, öfke denetiminde sorun var mı? Tersine, öfke bastırılıyor mu? Öfke bazılarına gösteriliyor, bazılarına gösterilmiyor mu?

• Edilgenlik ve bağımlılık da bir çatışma alanıdır.

• Diğer insanların ona bakışı? Eleştirleri, alımlayış biçimleri?

• İlk görüşmede, ilk 5-10 dakika boyunca hastayı sözünü kesmeden dinlemek en iyisidir.

• Ayrıntı için soru sormak, bir yere odaklanmayı, odaklanırken diğer yerleri gözden kaçırmayı getirebilir. İlk görüşmede genel görünümü almayı hedeflemek önemlidir.

• Kadın doğumcunun yapacağı gibi önce çıkan kısım önce doğurtulmalıdır.

• Hastanınkinden farklı bir bakışımız var diye onun anlatım seçimlerini zorlamamız işbirliğini de zora sokabilir. Yine de anlatım biçimi çok şeydir, ele alınması ve değiştirilmesinin zamanı gelebilir. Özünde bir bilgi kaynağı olarak dilin anlaşılması: “Dilin dinindir.” “Dilini değiştirdiğinde dinin değişir.”

• Az konuşan hastalara az sayıda soru sorulabilir. Başlangıçta katlanması zor sessizliklerin ve doğuracağı bunaltının önüne geçilmiş olur.

• Hem yasal gereklere uygun, hem dinamik bir tanı koymaya çalışılmalıdır.

• Terapist dedektif gibi dinlemeli, yalnızca semptom avcısı gibi davranmamalıdır. Semptom avcısı olunca karşımızdaki insanı tanıyamayabiliriz. Bu yolu kullanmasaydık, bir saatlik süre boyunca birlikte yolculuk yapılan bir kişiyi bile daha fazla tanıyabilirdik.

• Nasıl dinleneceği de önemlidir.

• Terapist hastanın önce ne dediğine, sonra neyi bilip utandığı için demediğine, sonra da bilinçdışı olduğu için neyi diyemeyeceğine kulak vermelidir.

• Hastayı dinlerken bir sonrasında ne soracağınızı akılda tutarak dinlemek etkili olmaz. Orada an kaçar.

• Hastanın konuşmasını kesmekten de, ilgilenmemiş görünmekten de kaçınmalıdır.

• Tanısal bir görüşmede neyin söylenmediği, neyin söylendiği kadar önemlidir.

• Sözdışı (nonverbal) iletişimden de çok bilgi toplanabilir.

NEDEN ŞİMDİ SAĞALTIM ARIYOR?

• Şimdi şu anki başvurudan ender olarak süreğenlik sorumludur.

• Kendi gelen değil, getirilense nasıl hissediyor?

• Gizli ajandası var mı, ne?

• İkinci gelişte hastanın artık ne bekleyeceği, nasıl davranacağı hakkında fikri olur. Yeni yer ve kişiyle karşılaşma dışında ilk görüşmenin psikiyatrik yardım almaya ilişkin duygularla ilgili yükü de var. Delirme metaforu orada kuytuda. Psikoterapi ve ruh sağlıkçısıyla önceki bir deneyimin uzantı ve tortuları?

• İlk görüşmede yapılan yorumlar, seçilen sorular aradaki günler boyunca hastaya üstünde düşüneceği bir alan sağlamıştır. İlk görüşmede yapılacak bir yorum denemeye yarar. İçe bakış eğilimi ve ruhsal yönelimlilik potansiyeli nasıl?

• Bir değerlendirme görüşmesi yetebilir, ama 2. veya 3. görüşmelerle bilgiler tamamlanıp nasıl bir sağaltımın önerilebileceği açıklaştırılabilir.

• Genellikle ikinci görüşmenin bir yerinde artık öykü almayı bırakıp başka sorulara geçmeli; kişi yardım almaya neden şimdi kalkıştı? Nasıl bir yardım arıyor? Hedefi belirtilerden kurtulma, kişilik değişimi? Sağaltım hakkındaki imgesi ne? En azından kısmen yanıtları bulunmalıdır.

Sağaltım arama nedenleri:

• Bunaltı ve çökkünlük dış yani ayaktan hasta grubunda liste başı.

• Hasta sağaltım için sadece belli yakınmaların geçiş bileti olduğuna inanıyor olabilir. Öte yandan başta öncelikle neyi söylemesi isteniyor bilmiyor ve rahatsızlık duyuyor olabilir.

• Psikoterapi aramak da bir eyleme vurma olabilir. Bir kadın ne zaman kocasından zarar gördüğünü düşünse psikiyatri randevusu alıyordu. Böylelikle onu incitmesi yüzünden yardım almak zorunda kaldığını söylemiş oluyor, aynı zamanda haftalık faturalarla onu cezalandırmış oluyordu.

• Hastanın beklentileri gerçekçi mi?

• Bir yere kadar her hasta psikoterapiden büyüsel yardım ve cennetsi sonuçlar bekler. Ama zamanla gerçekçi beklentilerle dengelenenler, denge kuramayanlardan bütünüyle farklı sonuçlanır.

• Hasta herkesin psikiyatriste gereksinimi olduğunu söyleyebilir. Önceden psikanalize girip girmediğinizi sorabilir. Bunun uygun bir yanıtı. “Acaba size yardım edip edemeyeceğimi, benim sorunlarımın ve gereksinimlerimin sizinkilere karışıp karışmayacağını mı merak ediyorsunuz?”

• Yavaş yavaş materyal hakkında seçici olmaya başlanır ama ilkece edilgen ve seçimsiz bir dikkatle dinlemek temeldir.

• Hasta da neyi nasıl söyleyeceğini (terapistine göre) seçmeye başlar.

• Sonuç olarak gene de dinleme, anlatma – eleme süreci seçici olacaktır ve olmalıdır.

• Danışman öncelikle bir önceki seansta aldığı bilgilerden etkilenecektir. 10-15 dakika sürmüş bir monolog ya da diyalog bir cümleyle özetlenebilir (vurgulanabilir). Böylece materyal değerlendirilebilir hale indirgenmiş olur.

• Materyalden danışanın düşlemine (iç dünyasına) yorumlayıcı olasılıklar beliriyorsa bu denenerek ortaya dökülür. Buradaki düşlem bilimsel çalışmadaki hipotez gibidir.

• Danışmanın düşünme görevini mantık sorusu çözme gibi görmek yanılgı olacaktır.

• Kendine hiç soru sorulmaksızın çözümlemesi, terapisi yapılmış danışan yoktur. Eninde sonunda danışman sorular soracaktır.

• Soru sormanın ilk ve önemli işlevi bir noktayı aydınlatmaktır. Yanlış anlamaları önleme, karışıklıkları netleştirme için sorunun yerini tutacak yol yoktur.

• Sorunun bir işlevi de ek bilgi sağlamaktır. Bu ek bilgiyle bir varsayım desteklenebilir veya zayıflatılır.

• Soru sormanın başka bir işlevi danışanı bir konuyu gözden geçirmeye yüreklendirmektir.

• Soru sormanın en uygun yöntemlerinden biri, danışanın son cümle ya da paragrafının soru biçimine sokulmasıdır ve be genel olarak bir olumlu pekiştirmedir. (Danışanın düşünme zincirini araya girmeksizin sürdürür/güçlendirir.) Böylece diğer girişimler gibi sağaltım gidişini etkiler.

• Sağaltımın gidişiyle ilgili sorular sorulmalıdır doğallıkla.

• Yalnızca terapistin ilgilerini doyuran sorular yersizdir.

• Danışman çok az kişinin sormaya cesaret edebileceği soruları sormakta serbest hissetmelidir. Kendi vücuduna karşı ilgisiz danışana örneğin: “Vücudunu kime ait sanıyorsun? Anababana, tanrıya, kendine?” Örneğin danışanlar başlarına bir şeyler geldiğini anlatırlar; “Onlar yalnızca başına gelen şeyler miydi, yoksa sen onların başına gelmesi için bir şeyler yapmış olabilir misin?”

• Bir sorunun soruluş biçimi olası bazı yanıtları hazırlar ve bazı yanıtları engeller.

• Danışmanın danışana hissettirmesi beklenen tutumlar: fark edilmiş, kabul edilmiş, saygı duyulan.

• Hastanın soruları karşısında:

1. sessizlik

2. doğrudan yanıt

3. “neden soruyorsun?”, “ne düşünüyorsun?” gibi bir soru

4. doğrudan yanıt peşinden “neden soruyorsun?”

5. bir yorum

• Terapistin düşüneceği: “Neden bu soru soruldu?” Nedenini biliyor olduğuna inanıyorsa yanıt bir yorum biçiminde olmalıdır.

• Yorum, yorumlama, özetleme, yeniden çerçeveleme, yüzleştirme, bilgilendirme..

• Danışan suçlu hissetmesinden dolayı görüşmeye neden geç kaldığına ilişkin soruya savunmacı davranabilir.

• Tecavüz fantezileri yaygındır, yasaklanmış cinsel dürtüler için çocuklukta sorumluluk azaltıcı işlev görürler.

BAŞETME DÜZENEKLERİ

• Savunma düzenekleri zaman içinde oldukça sabit olmaya eğilimlidir ve kişinin yaşama uyumu, zorlayıcıları ele alışı ve kendilik saygısını oluşturma kapasitesini öngörmeye yardım eder. Bu aynı zamanda hangi psikoterapiye yatkın olup, terapinin nasıl yapılandırılacağı açısından da önemlidir. Eyleme vurmaya yatkın olan hastalar yeniden yapılandırıcı terapiler için daha az uygundur. Böyle bir çalışma sırasında bunaltının ortaya çıkışı kaçınılmazdır.

KAYIPLARA TEPKİ

• Ayrılma ve kayıplar, diğer insanlarla ilişkilerin niteliği ve duygusal tepkilerin belirlenmesinde çok önemlidir.

• Çocukluktaki kayıplar ve çatışmalar dikkatlice araştırılmalıdır. Anababa veya sevilen birinin ölümü, anababa boşanması, sık yer değiştirmeler, kardeş doğumu, okula başlama..

• Okul açısından iki olay özellikle önemli: Okula ilk başlama ve yüksek öğrenim için evden ayrılış.

• Ergenlikteki genellikle önemsiz gösterilmeye çalışılan kayıplar araştırılmalıdır. Örneğin akademik, atletik, toplumsal yarışmalardaki düş kırıklıkları, ilk duygusal maceralar.

• Erişkinlikteki kayıplar da önemli olabilir. Anababa ya da kardeş ölümü, ayrılma/boşanma, eş ölümü, büyük iş değişiklikleri..

ÖNCEKİ PSİKOTERAPİ İLE İLİŞKİLER

• Etkileşimin niteliğinin değerlendirilmesi döneminde önemlidir. Olumlu mu olumsuz bir deneyim olarak mı algılandı? Bu deneyimden ne öğrendi? Psikoterapinin sonucu olarak şimdi eskisinden ne şekilde farklı?

• Psikoterapi sırasında ne tip bir davranış bekleniyordu?

• Bazen eski deneyim çok travmatik olmuş olabilir. Örneğin terapist terapi sürmekteyken ölmüştür.

Danışanın değerlendirme sırasında şimdiki terapistle ilişkisi..

• Terapide denetleyici olma çabası gösterdi mi?

• Yardım için edilgen kabullenicilik var mıydı?

• Giysi ve/ya da davranışlarında kışkırtıcılık var mıydı?

• Oturumdan oturuma değişiklik var mıydı?

• Önceki oturumda tartışılmış bir konunun yeniden değerlendirilmiş olduğunu gösteren yeni materyal getirdi mi?

Deneme yorumları:

• Hasta için öykü konularını gelecek yönelimli bağlantılandırma denemeleri olabilir.

• Yüzleştirme, yorumlama biraz olabilir. Bunlara deneme babında yorumlama denebilir.

• Bu denemelere hasta tepkisi de yakından gözlenmelidir. Hızlı bir inkar mı? Ek bilgiler mi geldi? Deneme yorum savunmacılık mı doğurdu?

• Gelişim öyküsü alınışında kronolojik ilerleme çabası gerekli değil ve üretici görünmüyor.

UYGUN YAKLAŞIM SEÇİMİ

• Terapist tek bir sağaltım tipiyle evlenirse korkarım terapi hastaya değil, hasta terapiye uymak zorunda kalacaktır.

• Her adayı kısa bir psikoterapiye almak, daha sonra uygun mu değil mi seçimi yapmak iyi başlangıç olabilir.

1. Kişi akut sorunu/zorlanımı için mi yardım arıyor, kişilik değişimini mi hedefliyor?

2. Bilinçdışı güçlerin farkına varma kapasitesi var mı? Yoksa desteklenmek, üstünün örtülmesi gereksinimi var?

3. Kişisel sorunlarla mı ilgilenmeye yoksa evlilik sorunlarını mı çözmeye yatkın/yönelik?

4. Sorun alanlarına girmek mi, yoksa sadece ilaç almak mı istiyor?

• Monosemptom hipokondriyak psikoz (ağır hastalık hastalığı) psikoterapiye dirençlidir.

• Kayıp ve korkuyla ilgili durumlar boşalımlı, destekleyici, yorumlayıcı psikoterapilerden yarar görür.

• Paranoid (ağır kuşkucu) durumlar medikal olmayan girişimlere dirençli olabilir.

• Terapiye kişisel güdülenme çok önemli olabilir.

• Yapışkan/asılan hasta: Terapinin bitmesine karşı somatik belirtiler, çaresizlik, özkıyım tehditleri ile tepki veren hastalardır. Dış ilişkilerinde etkin olmaya özendirilmelidir. Hasta-terapist ilişkisinin biçimi baştan itibaren iyi izlenmelidir.

• Yaşamları monoton, doyurucu olmayan hastalar terapiyi bir yaşam yardımından öte bir yaşam biçimi olarak ele alabilirler. Önceden terapiyle aşırı ilgilenmiş olma bunun bir habercisi olabilir.

• Bağımlı şükran hali, özel ilgiyi hak etmiş olma hali terapi ilişkisinin gözden geçirilmesini anımsatmalıdır.

• Terapist pek az öneriyor, hasta pek çok istiyor olabilir. Ama eskiden varsa bile, dikkatle dinleyen, konuşmayan sfenks benzeri terapist artık kabul edilemez.

Terapinin amacının belirlenmesi:

Haftada bir görüşme ile:

1. destek

2. kendinin daha fazla farkına varma; güçlü yanların farkındalığı, güçsüz yanların kabulü, geliştirilebilecek gizil güçleri keşfetme

3. belki başka zorlayıcı belirtilerden kurtulma

4. karar verebilir, uygulayabilir hale gelme hedeflenebilir.

• Bazıları için terapi yararlıdır, ama zorunlu olmaktan uzaktır. Onlara seçimlik süreç olduğu açıklanmalıdır.

• Riskler belirtilmelidir.

• Örneğin bir hasta evliliğini, merkezi ilişkilerini değiştirecek seçimler yapabilir.

İçgörü yönelimli psikoterapi:

• İlk hedef kendilik bilgisini arttırmaktır.

• Eski kalıpların yeni günün yaşamını nasıl etkilediği, biçimlendirdiği incelenecek ve inatçı bunaltı, suçluluk, utanç, çökkünlük duygularının kökeni aranacaktır.

• Sonradan bu terapideyken büyük değişiklik yapmama kuralı kondu (evlilik/ boşanma/ büyük iş değişikliği)

• Serbest çağrışım: Hoşnutsuzluk doğursa da, önemsiz, ilgisiz görünse de akla geleni söyleme kuralı.

• Yorum, yorumlayıcı açıklama, soru, direnç, gerileme (regresyon), düşlerin yorumlanması, değerlerin yargılanması, aktarım, karşı-aktarım gibi kavramlarla çalışılır.

• Psikoterapide seans süresi 45-50 dakika olabilir.

• 15-30 dakika da olabilir.

• Sıklık da belirlenmelidir: Haftada 5 seanstan, ayda bire kadar seçilebilir.

• Terapinin biçimi (terapi içindeki davranış) değişecekse, terapist değişikliğinin önerilmesi yararlıdır. Yoksa çok zaman ve enerji alır.

• Abuk benzetmeler, ilintisiz referanslar, dolaylı iletişimler, yerleşik varsayımlar (önyargı), dükkan sohbeti terapi içinde verimsizlik ve sorun üretici danışman sorunları olabilir.

• Danışanın ahlak ve değerleri, geldiği sosyal sınıfa göre değerlendirilmelidir.

• Neyin konuşulması gerektiği, terapistin hastayla aynı sosyal sınıftan gelmesi nedeniyle çözümleme dışında kalabilir (terapistin kör noktaları).

• Terapistin üslubuyla vereceği nitelikler, anlama, dikkat, arkadaşça olma, sıcaklık, hoşgörü (tahammül), yardımcılık…

• Yetkeci (otoriter) duruş, hastaya bağımlı olma karşıaktarım ve aktarımı artırabilir, içgörü gelişimini gizleyebilir, terapiyi sonlandırmaya neden olabilir.

• Sadece ilaçlıyken veya sadece ilaçsızken etkili olabilecek bir öğrenme biçimi mi terapi?

• İlaç kullanmaya başlayanın kendilik saygısı düşer.

• Bazı toplum kesimlerinde psikoterapiye yüksek değer verilip, ilaç kullanma ikinci sınıf bir sağaltım olarak görülebilir.

EVLİ ERKEKLE AŞK

Evli erkekle ilişkideki kadın bazen erkeğin ailesini koruyuşunu onu koruyuşu gibi benimsiyor. Erkeğine evliliğini anlattırması, dış kadını evliliğin gizli ortağı yapabiliyor. Bazı ikinci kadınlar eş ya da aile ya da çocukla ilişkinin düzeltilmesi, ilerletilmesini misyon ediniyor. Bu belki arzu doyumuna karşı vicdan ödünüdür, borç ödemesidir.

Bazı ikinci kadınlar tam birer femme fatale’dır, onlar yaşamlarını savaş alanında sürdürdüğünden genellikle yadım isteyen, acısından ağlayan koltuğunda olamazlar. Kadınlığın her türlü açık ve gizli olanağıyla sahiplik, kale ele geçirme savaşındadırlar. Gebe kalma, çocuk doğurma, gebelik tehdidi bunların atak yapma girişimleri olabilir. Gene kadın aile veya klanının kıyıcılığından korkusuyla, erkeğini korku ortağına dönüştürebilir. Gerçekten medya – töre cinayeti bağlantıları bu konuda fikir verebilir. Çok ince ve sarp sırat köprüleri var.

Bazen evli erkekle sevgili olan kadının kendisi de evlidir. Onun da arzu bakımından muhasebe açığı, düzen bakımından kaybedilmemesi geren mevzileri olabilir. Bu ilişki ve aldatma kurumsal halde sürdürülebilir, geçici bir sübap olarak başvuruluyor olabilir.

Evli sevgilisini trafik kazasında kaybeden bir kadın anımsıyorum. Sevgilisinin mezarına çiçekler yığmak için görünmez adamlıktan nasıl çıkacağını bilemiyordu. Gizlice, kayınlarından kendi tek kişilik töreni ve çiçek festivali için izin istedi. Kaybettiği sevgilinin düzenini asıl koruyan, asıl fedakar olmayı sürdürüyordu, fedakarlıkta sınır tanımıyordu. Bu tavır hem kendi ruhuna sert, buyurgan davranmayı çağrıştırıyor, hem de vericilik üzerinden güç ve meşruiyet kazanmayı akla getiriyor.

Yasal alanda, şimdilik, hakkı olan [aldatılan] ve yasadışı, hırsız konumunda olanlar [aldatan] karşı kutuplarda. Gündelikte ise bu roller, konumlar birbirini dışlayıcı değil, yan yana. Güç ve alan mücadelesi zıt düşman kamp kadınları aynı zamanda komşu yapıyor. Örneğin, toplumsal sözleşmede evlilikdışı çocukların, evlilikdışı ilişkilerin medeni hakları artırılsa kadın-erkek etkileşiminin dengesi değişime uğrayacaktır. Devlet/toplum görünen ve görünmeyen ilişkilerin bir tarafı olduğunu hemen hissettiriyor. Yasalarında, toplum kolaylaştırmasında, zoraltmasında, baskı gruplarında.

Ruhsal planda, yarı zamanlı sevgililik asıl evliliğe destek ve doyum veriyor olabilir. Uzak kadının evliliğe, aileye, geçmişine uzaklığını, öfkesini yansıtıyor da olabilir. Gayrı resmi de olsa uzun, uzayan, taraflarda iz bırakan tüm ilişkileri ruhsal açıdan evlilik sayıp kumalık, karılık, dost tutma, imam nikahı gibi bildik kalıplar üzerinden açıklamak ve ruhsal-toplumsal yasallık kazandırmak değerli olabilir. İlişkinin adlandırılması, zorlayıcı duruma hakimiyeti, diğer rol alanlarla hesaplaşmayı ve geleceğe rota çizilmesini kolaylaştırabilir. Alan çok geniş ve karmaşık, her köşeden işlemeye, özdeşime açık. Çok su kaldırır. Gene Marcel Proust bacı söylesin:

“Yasalar tarafından onaylanmayan ilişkilerden, evlilikten doğan akrabalıklar kadar çok ve karmaşık, ama daha sağlam akrabalık bağları doğar. Bu kadar özel türden ilişkileri bir yana bıraksak da, gerçek aşktan kaynaklanan gayrimeşru ilişkilerin ailevi duyguları, akrabalık görevlerini sarsmayıp aksine pekiştirdiğine sık sık şahit olmaz mıyız? Bu durumda gayrimeşru ilişki, evlilikte anlamsız olabilecek birçok şeye ruh katar.” Mahpus’tan

TEKİNSİZ MUTLU RASTLANTI

Cintekin

En zoru ilkiydi, bana göre ilki. Kendi köyümde fotoğraf gezmesine çıkmıştım. Nasıl görünüyorlar diye her kareyi sıcağı sıcağına makinede görme arzum var. O yüzden karelerimi siyahbeyaza kolay kolay sonradan çevirmem, çektiğim tonu nasıl istiyorsam o an belirlediğim haliyle kalır. Bir kaya kitlesine bakarak çektiğim kareyi kontrol ederken birden irkildim: Orada bir çift göz bana bakıyor. Çok etkileyici ama bunu ürküterek yapıyor. Tüylerim diken diken oldu.. Erkekliğe toz konduramadım, seferi daha yeni başlamışken bitiremedim. İçimden sesler tartışıyor: O şey cin gibiydi, onu anladık. Fakat, o taşın veya o yerin cini miydi? Yoksa hareketli ve peşimden gelebilir mi? Düşünüşün anlamsız olması beni kurtarmıyor. Yürürken ister istemez arkamı kolluyorum, bir şey beni arkamdan izliyor mu bakınıyorum. Usul usul yeni kareler alıyorum. Hemen hepsi yaşadığım ürpertiyle renklenmiş oluyor, ama fotoğraflarda etkiyi benden başkası görmez.

Geze geze tepelik, tüm ovayı yukarıdan gören Verici Tepesi’ne kadar gittim. Ovayı alışkın olduğum üzere yukarıdan ova boyu taradım. Normalde bu bakış gıda gibidir, koca çanak altında serili olur. Yama yama mozayiktir, döşelidir ova. Ne mümkün, orası da değişmiş durumda. Bir esen var, kulağımın ne sakin sessiz durmasına ne bir net ses duymasına izin veriyor. Sanki bana bir şeyler hava yoluyla hücum ediyor. En azından selametle karşılamıyor, geri çekilmemi, def olup gitmemi ister gibi. Yolu kısaltmak için çallık içinden eve doğru yönelecek oluyorum. Aha, bu kez de yıllardır insan yüzü görmemiş olan çalılar ormanlık gibi olmuş, sıkalmışlar. Aralarında domuz, yaban domuzu izleri görür gibi oluyorum. Gayet mantıklı, gelmişlerdir. Bu sefer bölge hafif ıssız diye, eskiden buralarda canavarların, kurtların olduğu, bazı hayvanları kaptıkları aklıma geldi. Acaba tam burda biri bana rastlamak ister mi? Belki hiç kalmadı kurtlar. Olsalar bile karşılaşma en iyi olasılıkla kışın karlı, çetin koşullarda olur. Sen var bu mantığı içime anlat.

Hiç bir yüküm olmadığı, keyfi bir geziyi çocukluğumun mekanlarında yaptığım halde eve nefes nefese döndüm. Sanırsın yorulmuş ve üşütmüşüm. Akşamına ateşim çıktı, grip başladı. Çoluk çocuk sağaltıma seferber oldular. Sebebimi fotoğraf makinesinden yakınlarıma gösterdim. Bereket utanmaz cin, o kötücül şey hiç saklanmıyor, bakan herkese kendini gösteriyor. Önce her bakışımda ürperti alıyordu. Korkuya teslim olmamak için üst üste yüzüne yüzüne baktım. Kendimi yüzleşme sayısıyla bir parça güçlendirdim. Bendeki etkisi hiçbir zaman sıfırlanmadı.

İstanbul’a döndüğümde can arkadaşıma danışma, paylaşma gereği duydum. Çok zor bir macerayı başarıyla atlattım şişinmesi ile “Bugün ben bunu gördüm” yakınması arası bir açılış. Bereket ondan çok daha temel bir güzellik aldım. Yaklaşık olarak dedi ki “Zaten biz hepimiz Yukarısının (varoluşun) eteğinde kucağında değil miyiz? İster cin olsun ister şeytan, karşılaşman gerekiyorsa karşılaş. Kaderiniz büyük Bütünün elinde değil mi?” Sonuçta o apaçık inançlı, ben Tanrısız örtülü inançlıgillerdenim. Duyduklarım daha geniş bir çerçeve algılamama yardım etti. Kendi üstüne gitme çözümümün zavallılığını önemsemedim.

Onun ekran imgesini her zaman sakladım cep telefonu koynumda. Kolay ulaşılır bir yerde tuttum. İsteyene, meraklanan herkese gösterdim. Gizli varlıktır, açıklanması tarikat yasa ve göreneklerine aykırıdır gibi yapmadım. Adeta görünmek, açılmak isteyen oydu! Karşılaştığımızda o bir yer cini, bir taş cini olsun görüyordum. Artık aksine tam çekindiğim gibi eylemci algılıyorum. Hem benimle geziyor, hem başkalarıyla tanışıyor. Bir etkisi olmasına susamış. Bu uğurda tepelenmeye yenilmeye de aldırmıyor sanki. O benim kişisel tekinsizim. Sonraki gezilerimdeki ürpertici karelerime abilik kaptanlık yaptı. Bir sergi içinde kendime üst başlık ararken hemen kendisi namına ortaya fırlayıp kolay bir terim olan “Tekinsiz”i ortaya sürdü ve bununla anılmaya rıza gösterdi.

Zor kare ortaya büyük güçlüklerle çıktı. Öteki ürpertici kareler kendi süreçlerinde tıkır tıkır tıkır belirlendiler. Onları bir araya toplayan ise onlar kadar güçlü ve sanatsal görünmeyen bu kıllı siyah beyaz Tekinsizim oldu. Ne kadar hastalandırsa, zaaflarımı serse, yine de dost.

AKIL HASTANESİ DÜŞÜ

Düşümde birçok kapalı servisin akıl hastası tedavilerini göstermeye isim listeleri var. Gözlem defterleri isimlerden ibaret. Hatta bazı defterler kare not kağıdı çapında, ama cilt cilt kalın kalınlar. İsmail Güzelsoy yerine İsmail Güzelyaşlı adını seçebildim. Tanıdık, askerlikten. [Burda bir köşeli ayraç: Düşü kaydederken kaç kez üstünden geçtiğim halde asıl gördüğümün askerden tanıdığım olanın Ali Güzelsoy olduğunu, İsmail Güzelsoy’u başka yerden tanıdığımı görmezlenmişim.] Bu tutuklu servisi saydığım esasında asylum (koca tımarhane) tipi kapalı servis. Düşte tutuklu servisiydi ama herhangi bildik bir kapalı servisten özelliği ve farkı yok. Düz açık mavi pijama tipinde giysiler. Solukluk, ruhsuzluk rengi benim için. Yüksek mi yüksek tavanlar, eşyasızlık, gri duvarlar. Eski tanış hastalar…

Ayrıca binada doğuya doğru diplerde bir hemşire odası var. Kahvaltıdalar, bir aradalar. Taa, tavana yakın parmaklıklı pencereler var, binanın kuzey yakasında. Alel acele merhabalaştıktan, biraz oturduktan sonra gözümü yukarılardaki ufacık pencerelere dikiyorum. Dışarıda yakında olduğunu hesap ettiğim ağaçtan armudu almaya çıkmak üzere o pencereye tırmanıyorum. (Binanın kuzeyindeki armut ve konumlanışı benim köyümde Kabaarmut denilen mevkideki bize evimiz kadar kıymetli on dönümlük sulak darı tarlamıza denk geliyor. Bina demek ki tam bizim tarlanın içinde sayılır -bizden, benden.) Önceden görmediğim ve fark etmediğim biçimde demir parmaklıklılar. Çıkış -yoksa kaçış mı, ben öyle düşünmemiştim- çok zor! Hastane güya İstanbul’da, kentte. Hemşire odası doğudaydı, çıkış kapısına yakın, daha beride ve batıda sağlık memuru odası var, daha ufak. Sağlık memurunun güzel yüzlü düzgünlüğü, odasında uyuyuşum. Çok yorgunum ondan uyuyorum. Orada ziyarette gibi ve geçici bulunuyorum. [Uyanık düşünce: Hani kaçacaktım?]

Akıl hastanesi binası, bu kapalı servisler bizim darı tarlasının orada. Bazı hastalar kaçış arıyor bazısı kabullenmiş. Geziniyor, oturuyor, bulunuyorlar. Koltuklar uzanınca-açılınca ayrıca 100 yatak oluyor dedi sağlık memuru. Düğüncü kalabalığını ağırlar. Hastalar, içerinin sakinleri güneş arıyorlar. Yattım, uzandım sağlık memurunun odasında. Çok yorgunum ama zaman kaybı farkındalığı var. Sağlık memuru da benim kenarımda uzandı kestirdi galiba. Benim gibi başkaları da girebiliyorlar; dışarıdan ziyaretçiler var.

Oraya geliş nedenim, ağaçtan armut gibi bir şey koparıcam, sonra gidicem, acelem var. Gereksinim o. Şehre veya eve dönmüşüz, ailem beni bekliyor. Şehirde veya ülkede fırtına, karışıklık gibi bir şey olmuş. Araçların çoğu arızalı veya kazalı. Herkes kaza yapmış, araçlar hasarlı ve onarım bekliyor. Tüm şehir öyle. Bizim üç aracımız varmış, ikisi kazalı, onarılacak, biriyle hareket etmişiz, hafta içinde ötekilere baktırılacak. Biz bu fırtınalı tatilden dönmüşüz, günlerden pazar, benim alacağım (armudu?) alıp eve gitmem, gelecek haftaya hazırlanmamız gerek. Yorgunum, sakinim, sadece acelem var, oyalanıyorum. Kapalı serviste nasıl bu kadar dakika geçirdiğime, onların yaşamını nasıl ince ince gözlediğime şaşıyorum.

Bakırköy’den hemşire arkadaşım Nazmiye’yi de gördüm serviste, hemşireler odasında. Grup olarak garip bir uzaklıkları ve kendi arasında toplaşmaları vardı. Sağlık memuru iyi ama. Hemşire odasında Nazmiye’nin kalıbında, ona benzer bir kız daha vardı, yanlışlıkla mı, rastlantıyla mı çok sıcak merhaba dedim, dokundum. Sessizce şaşırdı, renk vermedi, sırasını atlattı. Hemşire defterlerinde rapor yok, satır satır sadece hasta adları var. İlgisizliğin, yalnızlığın liste hali…

Dışarıda bir bölüm daha gezicem, birilerini görüp pazar günü ve tatil sonu dinlenmesini tamamlamaya eve gidicem. O ortamda kocaman kübik yapılı tımarhanenin asıl kitlesini gördüm.

Bazı hasta grupları şadırvan gibi piramidal yuvarlak koltukta. Herkesin sırt sırta halka olur gibi oturduğu. Bazısının yarı açık kapısız koğuşları var. Bazıları ayak üstü toplaşmışlar, bazısı eğilmiş veya oturmuş kendi başına. Koğuşlar genelde kapısız, eşyasız. Kalın, iri duvarlar mekanı belirliyor. Mavi ve gri. Koridorlar, koridorlar. Üç ana dilim koğuş şeridi, aralarında iki büyük geçiş koridoru varmış da dönüşte farklı koridordan gelince daha çok deli görmüşüm. İçlere doğru giderken sağdan, insanın az olduğu koridordan ilerlemişim.

Delilerde hiç kaba gürültü yok. Sessizce düşünüyor, aranıyor, bakınıyor veya kabullenmiş oluyorlar. Sanki sessizlikle anlaşıyorlar. Tamam tedirgin edici ama korkutucu değil. Saldırgan değiller, bir kısmı orada kalıcı bir kısmı kaçak ruhlu. İsim listesi ortak bağımız. Biz de isimliyiz, biz de akıl hastası adayıyız. Hemşireler de öyle. Onlar bunu biliyor, diğerlerinden daha iyi biliyor. Kalabalık ve arta kalanlar bu ortak bağı düşünmüyoruz. Örgütlenme yok, örgütsüzlük var. Hayvani, koklaşır gibi haberleşme ve anlaşma var. Deliler de dağınık ama birbirini anlıyor, anlayışla karşılıyor. Koca bir halk toplumu gibi değiller. Onlardan biriyle el ve baş selamıyla tanışlık teyit ettik. Çarşıdaymış gibi kaldı. Konuşmadık. Ben de az konuşuyordum. Bir acelem vardı. Hep pencerelere ve çıkışlara baktım. Ben geçici ve konuğum diye düşündüm. Nedenlerim var ve acelem var. Ben deli olsam veya deliysem kaçak tavırlı, çıkış arayan biri olurdum, öyleyim.

Hemen dışımızda kuzeyde tarla sınırını çevreleyen su argı var, tarlamdan biliyorum. Hastanenin yapıldığı yer en değerli tarlamız olan darı tarlası. İçeride koğuşlar ve koridorlar var, kapı ise çok az veya yok. Girişler var, gölgeler ve aydınlıklar var. Bölmeler koridorlar var. Tavanlar çok yüksek. Dışarıda da bir hareket var. Kuzey ve sokak tarafında. Güney tarafına ya gitmedim ya belki pencere bile yok. Çok büyük, komple tek çatı bina olmalı. Tutuklu servisi ama düşününce tipik kalabalık kapalı psikiyatri servisi. Tutukluluk dışarı çıkış olmayışından, nöbetçili güvenlikli kapıdan.

Tekrar akıldan geçiriyorum, ağlama bağırma yok, kabullenme ve sessiz arayış var. Delilik bir bilmeme hali değil. Deliyken çok iyi biliyorum, kendimden eminim. Ama dünyadan, şeylerden kopuğum gibi bir hisse kapıldım. Örneğin yeri ortamı hem içinden hem dışından çok iyi biliyorum. Ama deli tekrarı biçiminde yerli yersiz hep aynı aynı şeyi, biteviye ve etkisizcesine düşünüyorum.

İnsanın bir tasarısı, gözünü diktiği hedefi olunca deli de olsa odaklı ve anlamlı yaşıyor. Başarsın başarmasın. Düşte bir sarı armut tanesi alıp geçip gidiververme tasarım tüm akıl hastanesi düşü boyunca beni diri ve dışarıda tuttu. Bir deliden hiçbir eksiğim olmamasına karşın ruh olarak dışarıda ve planlarımdaydım. Bir içeride kalmışlık gerçeğim vardı, bir de karşı kutup olmamışlardan yani olacaklardan tasarılarım. (9 ekim 2018)

Ek ve eşzamanlı düşler (çoğu Düş Ekimi)

Rüyamda eşim İnci bir ev almaya girişiyordu. Aracı olan adam haber veriyor, “Yirmi bin lira, hemen alın,” diyordu. Daha uyanmadan, rüyada bile “O İki yüz bin liradır, ama olsun alırız,” diye düşünüyor, destekliyordum onu. Memorial hastanesinin orada haber almışız. Arkasındaki mahalle geniş bahçesiymiş, köprüler, sular da var. Suların kenarında telefon görüşmesi yapıyorum. Çok umutluyum. (11 ekim 2018)

Ölmüş arkadaşım Hakan’ın yazlığına tatil ya da gezi yapar gibi ailecek konmuşuz. Ölü sandığımız Hakan Amerika’daymış, tam biz evdeyken çıkageliyor. Aynı eski suratı, hafif olgunlaşmış, durulmuş ama bildik biçimde sırıtıyor. Tokalaşıyor ve yanaktan öpüşüyoruz. Pencere kenarı veya geniş balkonda somya yatak gibi bir şey var, onun üstüne sırtımızı duvara vererek oturucaz. Tam Hakan’ın oturduğu, benim de oturacağım kenarda sırt tarafı tam dolu değil. Nasıl yaslanıcaz? Sanki pencere gibi bir boşluk veya oyuntu var. Hakan daha kolay yerleşmiş, kabullü. Ben temkinle, ölçüyle yanına oturmaya çalışıyorum. Hakan “Bu herif iyiliğime mi kötülüğüme mi böyle şakacı ve senli benli” çözmeye çalışarak bakınıyor. Ben biraz utanmaz gibi veya şaşırdığımı belli etmez gibi, “Bizde bavul ve eşya çok, onları dağıtmaya devam edicez her halde,” deyip bavullardan gösterişle birkaç giysi daha çıkarıyor oraya buraya saçıyorum. Karım kızım da burada. Hakan’ın aileden kimse yok veya bir kişi var. Evine konmuşum da sanki gelmesi beni rahatsız etmiş, renk vermiyorum. Zaten gece öyküsünü ve görüntülerini anımsamadığım önceki düşümde Kocampaşa’daki eski asistanlık evimizdeydim. (12 ekim 2018)

[Şu sıra kısa hatırladığım ama görüşü uzun olan alacakaranlık düşler görüyorum.] Geçen günkü düşümde üç kişi bir daireyi, evi adam etmeye çalışıyoruz: Veteriner Şeref, psikiyatrist Ayşegül ve ben. Bütün düş gecede veya karanlıkta geçiyor. Nasıl bir şeyler görebiliyorum şaşıyorum. Dip köşe temizlik yapmamız gerekiyor. Daha önce de orada biz oturmuş olabiliriz. Belki daire benim, ötekiler sadece yardım ediyor. Ama çabamıza bakılsa ev Ayşegül’e verilir. Kırklıyor evi. Ben de köşeden, derinden bir şeyler çıkarıyorum. Atıyor muyum, grupluyor muyum belirsiz. Tek olsam yılardım. Aylar veya yıllar boyu bakımsız kaldığından sanki ev kararmış ve kirlenmiş. Uyandığımda hem Şeref hem Ayş’a minnet doluydum. Daha uyandığımda Ayş’ın aynı zamanda Ali arkadaşımın simgelenişi olduğunu düşünüyorum. Ona (Ali’ye) dişillik ve ruhçuluk atfetmiş olabilirim. Gündelik yaşamda her iki erkekle, ayrıca Ayş’la rahat ve yaratıcı hissederim. Belki düş “Tekrar yaratıcı ol,” diyor. Veya kendi keşfedilmemiş pisliklerime bakayımmış. Bu sabahki düşümde ise köyümüzde askeri darbe olmuş. Askerler basmış, bizi ovadan tarlalardan yürüyüp çaydan geçip Seki tarafına iltica etmek üzere taciz etmiş veya ölümle korkutmuşlar. Çoluk çocuk, yaşlı ve genç kadınlar, erkekler olarak ufak yollu bir mülteci kafilesiyiz. Sırtımızda taşıdığımız yataklar ve bohçalar var. Seki gibi görünen kasabada caddede kamp kuruyoruz. Bir yandan gizlenme çabası içindeyiz. Burada darbe olmamış ama askeri inzibat kolluyor, araştırıyor. Veya buraya da yavaş yavaş yayılacaklar. Üç beş askeri kontrol ederek bize yaklaşırken görüyorum. Göğsüm sıkışıyor. Ya yerin dibine girmeliyiz, ya görünmez olmalıyız, ya öldürüleceğiz, ya tartaklanacağız ve sürüleceğiz gene. Yere daha fazla kapaklanıyoruz, gündüz olduğu halde üstümüze akşam inmesi için yalvarır hissediyorum. Kalabalık olduğumuzdan hızlı hareket etmek olanaksız. Aynı zamanda bu grup bir eylem, oturma eylemi grubu gibi. Birbirimize yaslandığımızdan bunu hissedebiliyorum. Bu böyle gitmez. Galiba kardeşim Mustafa’ya, “Sağ taraftan, ters yön ve yollardan, dağlardan geçerek evimize varabiliriz,” diyorum. Askerler köy içini ve ovaları ablukaya almışlar da sanki evlerimiz boşaltılmış şekilde sakin ve askersiz. Uyandığımda bu mantıksızlığa hayıflanıyorum. Nasıl tekrar işgal altındaki eve gitmek istiyorum? Düşte ise bu fikrin gelişi bile bir hareketlenme ve umuttu. Yoğun bir çaresizlik ve çevrelenme hissediyordum. Uyandığımda baktım göğsüm ter dolu. Sil sil bitmiyor. Tüm gecemi almış gibi uzayan bir düş duygusu vardı. Unutmayayım diye iki sözcükle İnci’ye anlattım, işyerine gitmeyi bekledim. Şimdi beni aşırı yormadığını, sadece etkilediğini anlıyorum. Yoksa gerçekte bir solunum yolu enfeksiyonu geçireceğim de bu düş sadece hastalığın sıkıntısı veya ön sıkıntısı mı? (20 ekim 2018)

Bu sabaha karşı son uyandıran düşümde, Osmanlı Sarayı Topkapı Sarayı gibi bir yerin hem görüntüleri hem kesit çizimleri var. Bilgin veya bilge görünümlü belki sarıklı, belki kendisini görmediğim biri konuşuyor. “Bu sarayda ve saray gibilerinde,” diyor, “xxx (neydi bilmiyorum çıkaramadım) önemli değildir; boğulma ve zehirlenme önemlidir. Ölüm oralardan gelir.” Bunlarda da evelallah diyelim şu engin bilgili zat (kimdi?), bir de Şehmus değerlidir. Dert sahibi onlara başvurur. Zehirlenmede çok geç kalınmadıysa zehir ilacı yapabilen Şehmus veya ilgilisi karın gazı serbestleştiren bir karışım hazırlarlar, savuşturur adam. Kurtuluşunu zehri dönüştürülmüş pis zehir kokulu osuruğundan anlar. Oradan Şehmus görünüyor, gülümseyen, hatta belki sinir edici şekilde sırıtan suratıyla “Evet efendim…” onaylıyor, doğruluyor. O anda hem çok beğeniyorum Şehmus’u hem kıskanıp gıcık oluyorum. Niye ben değil de o? Bende başka bir yeti yetenek var mı? Bilmiyorum, hissetmiyorum, bana söylenmemiş. Ama çok üstünde durmuyorum, anlatılanı dinliyorum. Şehmus galiba Şahmaran sülalesinden geliyormuş. Üstüne eğitim de görmüş, eğilimi yetisi soydan inip gelmiş. Topkapı Sarayı’nın eskizi gözümün önünde. Atlama ve gözetleme burçları var. Çepeçevre ve ara haliçlerle suyla çevrili. Boğulmanın önemini gösteriyor. Bir yandan bir savunma suyu gibi. Derin ve belki ilaçlı, asitlidir suları. (30 kasım 2018)

Lise yatılılık arkadaşım Murat’ı bir hastanenin bodrum katı gibi yerde septik müdahele odasında ameliyata almışlar. Tam uyutulmamış, o da dinliyor ve görüyor. Çevrede bir sürü insan işlemi seyrediyor. Cerrah/ürolog girişen. Murat’ın tüm vücudu soyulmuş. Sedye veya ince yatak üstünde yatıyor. Sakinleştirici verilmiş. Ürolog elindeki bistüriyle büyük emek çekerek gerilimli kesiler atıyor. Bir kere göğsünün sol tarafında kalbin altı ve sağından ani kesiler. Kan çıkmasını görmüyorum. Kesiyi cerrah gibi değil doğrultu belirleyen fırça veya bıçak darbeleri gibi atıyor. Deri derialtı birden ortaya çıkacak ama daha görünmedi. Gene aceleyle, biyopsi sakinliğinde değil, acil girişim telaşında bu sefer vena saphena magna izdüşümünde bacağın iç yanından kasıktan ayak bileğine kadar çizgi üzerinde Murat’ın bacak kıllarını gene bistüriyle kazımaya başlıyor. Allah allah oluyorum, bu da nesi, ne yapacak? Yan taraftan Murat’ın hiç fena görünmeyen erkeklik organını dikizliyorum. İçimden helal, normalden iriymiş diye geçiriyorum. Murat hafif leyla, hafif devrede. Bir ara sanki yeni bir duruş vermek için Murat’ı kaldırıyorlar, belki kısaca ayağa dikiliyor. O sırada sorguyu derinleştiriyorum. Niye böyle yaptınız? Bu vahşice, doğrusu aseptik ameliyat olmasıydı, yangından mal mı kaçırıyorsunuz? Aslında ameliyatın ürolojik mi, kalp veya ciğer mi, bacak mı olduğu karışmış, belirsiz. Ne yaptıklarını bilmiyor olmalılar ama biliyor gibi davranıyorlar. Orada cerrah “Zaten zor ikna ettim, o yüzden böyle atipik bir durumda yapıyoruz,” diye açıklıyor. Kalabalıktan bir homurtulu onay dalgalanması. Murat da, “30 yıldır ihmal etmiştim, sağ olsun arkadaş razı etti,” diyor, doktorunun arkasında duruyor. Ortam çok karışık ve kaygı verici. Yerlerde kan ve parçalar zaman zaman paspas ediliyor veya tek tek bezle toplanıyor, orası var. Ama ürocerrah da büyük ciddiyetle, hem mühendis hem sanatçı gibi ciddi emek çekiyor. Kılları tıraşlarken mesela, yakından görmek için hızla bistüri kaydırırken kafayı gözü iyice yaklaştırıyor. Ben hem kaygılanma kutbuna hem samimiyete güvenme kutbuna aynı anda çekiliyorum. Cerrah ortadan uzun boylu, adını bilmiyorum, sakin ve neşeli, saçları sarı kıvırcık, burnu biraz laz kemerli, ince yüzlü. Kalabalığın onayıyla daha bir rahat ve özgüvenli oluyor. Kalabalık işsiz mi, yakınlar mı? Yakına benzemiyorlar, belki iş ilginçliğini veya tehlikesini yitirince ortadan kaybolacaklar. Benimse gitme şansım yok, yoğun şekilde oradayım. Oysa rastlantıyla görmüştüm, haberli çağrılı değildim. [D]üş beni uyandırdı, unutmamak için birkaç sahnesini o ara uyanıkken gözümde evirip çevirdim, kafama not aldım, sonra bir – bir buçuk saatliğine tekrar uyudum. Murat benim için içtenliğin, sahiciliğin, alçakgönüllülüğün temsilcisi. Otuz yıldır neyi ihmal etmiş olabilir veya ben neyi gözden kaçırmış olabilirim diye sormama neden oluyor. (1 aralık 2018)

Bir şiir var. Ya yazılan, ya çevrilen, ya uyarlanan. Adım adım, aşama aşama onu yazıyoruz ve üstümüzde deniyoruz. Çok yakışıyor. Elbise, giysi gibi. Nasıl oluyordu unuttum ama şiir giysi, şiirsi uyuyor mu diye gerçekten bakıyoruz. [B]ir cep telefonu zili sesi duyar gibi oluyorum, sonra İnci beni “Mehmet, Mehmet!” diye uyandırıyor. Uyandım. Bu düş bana bir haiku düş gibi geldi. (24 ocak 2019)

YER KILÇIK SU BALIK

Çankırı Ilgaz’ın köyü Hacıhasan’da yetişen 30-40 kiloluk beyaz Hacıhasan lahanası ünlüymüş. Kelem diyarı yani lahana ülkesi gibi. Lahana kolay depolanır. Ocak ayına kadar tarlada durabilir. Serin ortam olsun yeter, soğuk havada gelişir. İnekler de lahana severler. Pek çok özelliğiyle pancarı andırır. Ilgaz’da istiridye mantarına kavak mantarı diyorlar. Kanlıca mantarı ise kendisinden baharatlı. Oralarda ‘Kurt işleyen mantarı yiyeceksin,’ derler.

Ilgazlı avcı genç var. Yürüyüşü seviyor. Tüfekli ve sertifikalı. Avcının köpek de beslemesi gerekiyor. Av sertifikası bir masraf, belgeyi dondurmak zorunda kalmış. İstanbul’da av için yalnızca Beykoz çevresinde gezebiliyorlar. Kastamonu’da, Çankırı’da üç gün dağ bayır gezdikleri olurmuş. Avcılık ona ata sporu, torunlardan bir ona kalmış. Dağ yalnızlığı, köpek sesi, toprağa ait olmak, adrenalin. Sefere çıktıkça vücudunun vitesi oturuyor. Köpek sesi ona operanın yerini tutuyor. Köpek için fırınlardan artık ekmek toplanır. Satışı yapılan köpek ekmekleri de var. Babaannesi köpek hayranıymış. Benim ninem ise av köpeklerini boşuna zorluk olarak görürdü, gönülsüz beslerdi. Tepiti var, yalı var, tamamen de ekmek iş değildir.

Burada şehirde av yerine balıkla idare ediyor. Çinekop, istavrit; kafa dağıtmak için. Boğaz oltacılığına alışkın değil. Olta balıkçılığında sakin durmak, hareketsiz kalmayı becermek gerekiyor. Ilgaz’da elle balık tutarlardı. Kilolarca. Holta bilmezlermiş. 8-10 kişi dereye balığa birlikte çıkar, bağır çağır, tutuş pek güzel olurmuş. Çocuklar büyüklerin peşinden gider, büyükler çocuklara elle balık tutmayı öğretirlerdi. Sanat elden ele geçiyordu. Hem köyden çıktı ve tempoyu kaybetti, hem artık babası kaza geçirdi, kırığı var, eski seferleri yapamıyorlar. Çiftçinin tatil kışı yoktur, toprak da hayvan da her zaman belli bir ilgi ister.

Ilgaz’ın GDO’suz sarı kılçık pirinci vardır. Henüz endemik üretim patentleri, coğrafi işaretleme vesikaları yok. Bilen biliyor yine de. Zengin pirinci de derler. Sarı kılçık pilavını bilen İstanbul’da pilav yiyemez. Etli tereyağlı ve bol katkılı yapılır. 2017’de sarı kılçık pirincin fiyatı 8-9 lira arasındaydı. Büyük pazarlarda Tosya pirinci ünlüdür. Bilmezsen onun yerine Osmancık pirincini itelerler. Sarı kılçığı doğada yaban hayvanı yiyemiyor, deriye dokunursa çok kaşındırıcıdır, sert kabukludur. Sofrada yüzde yüz verim verir. Bir bardağı tüm aileyi doyurur.

Ilgazlı sıvı yağ istemez, sevmez. O bakımdan İstanbul’da dışarıda lokantaya bile gidemiyor. Ayrıca sulu yemek sevmez, bir de yemeklerde alıştığı tadı bulamayınca lüks harcama zehire dönüyor. Bu tutumluluğu değil, lüksü. Gördüğünden geri kalmama inadı. Organik yeme, tadı koruma bilinci. Salam sosise yatkın değil. Her sabah bir kaşık pekmez yutması gerekir. Bakkaldan nadiren peynir alır. Eti de nadiren satın alır. Ilgaz’da çok hindi beslerler. Orada hindinin adı ibi, hindi yavrusu ise ibi cibisidir. Evde kurban eti ve hindi eti buzlukta onu bekler. Şehir eti, sevmeden seks yapmak gibi. Doğa oksijeninin tadını özlüyor.

Sarı kılçık pilavı – İzmir’den

Bir 9 ekimde kardeşini yitirdiler. Anası üç gün önceden bilmeden yasını tutmuştu. O yas üç gün sürdü, gözünden şıpır şıpır yaş dökülüyordu. Herkesin iğli tarihi başka. Bui olacağı bilmeden fark etme olabilir. Tam bilme olsa çocuğu o yola gönderebilir miydi? Kardeşi ise sabah dalgını olabilir. Ilgazlının da traktörden düşmeleri olmuş, kazalı mazalı büyümüştü. 300 yıllık evlerinde tahta gevşeyip duvara, oradan kümese, kümesten yere düşmüşlüğü var. Römorktan düştüğü oldu. Bağ evinin önünde açılan direk kuyusuna düşmüş: Düşmek için fırsat kolluyor. Gene de hayatta, ayakta. Hayvan süstü, çoban kurtardı. Hem atik hem sakar olduğundan bunlar. Her sefer yoluna devam etmiş. Öte yandan el şakası seviyor, eli de bir ağır! O da babası da güreşe yatkınlar, onu babası güreş antrenörü gibi büyütmüş. Güreşin zevki için “alt üst kün pus” toplamı gibi hissettiğim “altüst kümpuz olurduk” diyor. O acılı günde ilçe dışında okuldaydı da, kısa süre köye gelmişti. Ondan çok daha becerikli olan kardeşi traktörle hız yapmış. Yanındaki arkadaşı gazlamış, devrilip altında kalmışlar. Hem ailenin yıldızı o değil kardeşiydi. Ondan sonra tansiyonları daha artmış, öne üste fırlamış.

‘Kötüyüm hamdolsun,’ demeyi öğrenmeye çalışıyor. Geliştiriyor. Orucunu aksatmıyor, çalışırken oruç tutmak ona ayrı ferahlık veriyor. İşyerinde yönetim laçka. Kişiye göre muamele. Yürümeyecek yöne zorla sürüklüyorlar. İşi ilkyardım ve acilden farksız, iyi dinlenmesi gerekiyor. Bereket babasını emekli ettirdi de, tapan ekmezse aylığı döke saça yeter. Burada onun pirinci, ekmek, yağ, nohut, fıstığı köyden. Kendi evinde olsa bir tuz bir çay dışardan alınırdı. Üç yüz yıllık yıllık dede evi anavarzalı. Bu tarihe sarılamazlar, olanaklar dar. Patoz vardı sattılar, mibzer işe yaramıyor. Kesenlik var çamurla suyu karıştıran, merdaneyle de toprak sıkılaştırılıyor. Biçere palet takılıp çeltik tarlasına sokuluyor. Ot ayıklamanın yerini kimyasal ilaç aldı. İlaçlanması sırt makinasıyla olurdu, traktör arkasına takılan boruyla üç yüz metre ilaçlama çapına kavuşuluyor. Çeltiğin hasadı ekim kasımda. Yukarı ovanın pirinçleri daha iyi olur. Çünkü pirinç güneşi ve nemi sevmez. Teknoloji pirinci çoğaltıyor, tadını azaltıyor.

Pirinç hasadı başladığında tarlalara biçer sokuluyor. Bir dönümden çıkan pirinç 25 kilo. Öte başı elli kiloya varabilir. Toptan satışı 6.5 lira, perakende 7.5, markette 8-9-10 lira. Ilgazlılar, onlar bir ölçüye kadar kendileri işleyip fabrikaya satıyorlar. Onların işlemesi kabuk soyumu. İşlemelerini sağlayan küçük çapta ekim yapmaları. Osmancık pirinciyle baldo tarladan kabuklu satılır. Pirinç hacim ölçeğine hak diyorlar. Hak 9-10 kilogram gelir. Esas ahşap haklar vardır, eskiden kalma. Boğumlu değil, terazi gibidir, bakraca da benzer, uzunca. Tohumu kendileri üretiyor, patentli ve satım işi değil. Sarı kılçık, kemikli etin buhar suyuyla on sekiz satte pişiyor. Onu yiyince başka şey istemezsin. Osmancık dolması adıyla tanınır. Düğün dernekte yapılır. Aynısı başka tür pirinçle yapılamaz. Ufacıktır, pişince çok artar. Normalde iki yüz kişiye iki yüz kilo pirinç gerekir. Onların sarı kılçığında elli kilo iki yüz kişiyi doyurur.

Onların elle balık tutmasında iki el de kullanılıyor. Yem kullanılmıyor. Heyecanla yaralanma zaman zaman olası. Bu balıkçılık balıkları güder gibi yapılıyor. Tuttuğunda, solungacına basınca duruyorlar. Yoksa tutulmaz, elde durdurulmaz. Balık tutarken de tehlike geçirmiş. Bir buçuk metre toprak altına doğru girmiş, ölümden dönmüş. Balık büyüktü, ağaç kökünün altına girdi. Peşinden dalınca kök arasından tuzağa girmiş oldu. Balığın kafasını tuttuğunda eli kafayı kaplamıyormuş. Solungacına parmak geçirdi sonunda. Toprak kök ve su içindeydi, olabilecekler kimsenin aklına gelmezdi. Bir çıtılkı bulmuş, köklerin arasından dönüş yolu bulabilmiş. Balığı bıraksa kolay kurtulacak, balığı da bırakmamış, tutmuş yanında getirmiş. Soluğunu su altında en fazla bir buçuk dakika tutabiliyor. Dede çağında balığı şalvarla suya oturarak tutarlarmış. Balık tutmak bir yana gırgır ve şamatası için giriliyor dereye. Girdi! Kaçtı! Kocamandı! Küfürler, gülüşler… Ufakken haftanın iki üç günü balığa giderlerdi. 15 temmuza kadar balıkların yavrulukları sürüyor, dere izni ağustosta başlıyor. Hedef elli kilo tutmak değil, yiyecek kadar. Tutulan balık bölüşülüyordu. Söğüt çatalına balıklar asılırdı. Solungacından asılıyor, yolu o. Tırıvırı denen bir olta takımı düzerlerdi. Üç dört beş gün bağ evinde kalır, tırıvırıyı akşamdan döşerlerdi. Devasa balıklar gelirdi. Babaanne balık pişirme ustasıydı. Unlamayla kızartma yapar. Tek geçer, eline su döken olmazmış. Babaanne gençliğinde bir olay yaşayınca balık pişirse de yemez olmuş, tek tük. Ocak ayında bile balık tutulur. Karda soğukta balık tutmaya giderler. O balık ölmeyi bilmez, tavada canlanırmış. Sıçrıyor, ev ortasına düşüyor! Bunu görünce babaanne ürküp balık yemeyi bırakmış. (Balık ruh ise, babaanne ruhtan korkmuş; artık ruhun ölmezliğine daha saygılı olsa gerek.) Ocak şubat gibi balıklarda yumurta görülmeye başlanır, o zaman tutmayı keserler. Kışın suya girmek de çok zahmet. Geçmiş yaşantı aynı sürüyor olsa, bugün köyden çıkmayı bile düşünmez. İstanbul’da nem onu öldürmek ister gibi, şehir yorup kendinden bıktırır gibi. Yalnızlık hayata küstürür gibi.

***

Şimdi birden bire bir hal geldi başına. Bir anlık dalgınlığıyla, trafoda elektriğin beş bin dereceye ulaşan bir alev topunu görmüş. Kumanda odasında yanlış hücreye dalarak enerji hattını kestiğini sandığı kabloya elini uzatmış. Eline yüzüne alev yürüdü! Yanmaz kıyafet olaydan sonra sarı kömür rengi almış, tıngır tıngır gevremiş. Cin çarpmasından beter. Geceleri düşünü tekrar tekrar uzun süre gördü. Düşte alevin yüzüne gelmesiyle uyanıyor. Artık prize dahi yaklaşamıyor. Büyük şeyler atlatan abileri kadar sabırlı ve sakin değil. En sevdiği, gönüllü yaptığı mesleğinden soğudu. Ailesinin gözü hala onda. Arada kaldı, yoksa doğasında işi üstlenmek var. Öteyi ve beriyi gördü. (Bizim yörede ötelik berilik olmak diye türevi var.) Ateşten, ateşle birlikte ışığın içinden geçti. İş arkadaşıyla sürdürdüğü didişmeli kardeşlik onu iyi kötü oyalıyor. Ne yapacak, iyiden iyiye şaşırdı.

Ilgazlının anıları, geçmişi eşsiz, dolu dolu. Günü sıkıntı içinde, çıkışı belirsiz, kendisi de kalmış karısız, eşsiz.

HALAM VE DÜŞÜ

“Aşe? Bu alt ekstremite ne olacak?”

Beyaz masa üstünde var gücümle cep telefonunu elimden düşürmüyor, programlarını, içeriğini temizleyip hızlandırmaya çalışıyorum. Masanın üstünde istemediğim bir kalabalık var(mış), ama bunun şalvarıyla masanın bir köşesine yatmış genç-orta yaşlı bir kız olduğunu geç fark ediyorum. Onu hem tanıyor gibiyim, hem tanımıyorsam gocunmuyorum. Yatsın varsın. Altına bir masa örtüsü koymuş, bacaklarını karnında toplamış, masa örtüsünü şekilsizce buruşturmuş. Uyuyor değil ama sessiz, yükünü hafifletmeye çalışıyor. Hayal gibi salona dalışını, sessiz hareketlerle kıvrılışını dikkat etmeden izlemişim.

Evde Özgür, çocuğu veya çocukları, olasılıkla eşim İnci, bu genç kız, olasılıkla kızım Yağmur, kızkardeşim Ayşe, Şavya (Şafiye) ninem var. Göründüğü kadar kalabalık değiliz, ev bazı değişikliklerle birlikte Samandıra’daki evimiz görünümünde.

Cep telefonunu düzenlemeyi bırakıyorum, veya sadece ara verdim.

Aklıma bir şey geldi. Evde bakılıp toparlanacak başka şeyler de var. Hemen kapı arkasındaki rafçık veya dolapçıktan bir ayakkabı veya çizme kutusu çekiyorum. İçinde bir çift çocuk bacağı olduğunu anımsamışım. Ne olacak, ne yapılacak bu? İnci’nin bilmesi gerekiyor, ama önce bir sorup hatırlatmam gerek. İnci salonda değil. Seslenebiliyorum, ona göstermenin yerini Özgür’e göstermek tutacak. Özgür bizim derimsi eski beyaz koltukta uzanmış. Görsün diye kağıt mukavva kutuyu gözünden aşağı düzeye indiriyorum. Yanında çocuk var, o işkillenmesin korkmasın. Çocuk görmeyecek şekilde koltuktan aşağı kadar indirip Özgür’ün yan gözle görmesini sağlıyorum. ‘İşte bu ne olacak? Bu çocuk bacağı ne olacak? Hatırlasanıza..’ Ben zaten biliyordum ama unuttuğum süre içinde bacaklar kokmuştur. Kendim de göz atıyorum; bacaklar bir çift eski ayakkabı gibi birbirine yapışırcasına dolanmışlar, derileri buruşmuş, suyunu yitirmişler. Hay aksiliğe ki kopuk oldukları üst bacak-karın tarafından kararma ve irinlenme de başlamış. Şimdi bunlar leş kokusu yayacaktır, belki kokmaları başlamıştır. Ben en iyisi fazla nefes almıyayım, koku duymayayım, ne yapılacaksa bir an önce öğrenip uygulayayım. Evde bir şeyler daha var bakılacak, hele ben burdan bir başlayayım. İnci’den talimatımı alamamış duygusuyla, birden köydeki evimize de benzeyen mekanda salondan çıkıyorum, elimde kutu, hamamlık veya tuvalet tarafında olan Ayşe’ye gidiyor ve ona soruyorum. Ona sorum ayak bacak da olabilir, “alt ekstremite” lafıyla da olabilir. Ayşe’den bir talimat alabildim mi? Sanki o da burun kıvırdı da bacaklar üstüme mi kaldı? Emin değilim, uyanmışım.

4 kasım 2018.

Bu düş beni de, garip düşlerime alışkın olan arkadaş çevremi de şöyle bir sarstı salladı. Neye yorumlayacağımı bilemedim. Nasıl örtünen bir düşse, unsurları ortaya çıkarken düşün işaret ettiklerini bilmeden, fark etmeden yaşadım. Ta ki 20 gün sonra rasgele eski yazıları, notlarımı elden geçirirken yakın geçmişteki düşe gözüm çarpıncaya dek…

Yanılmıyorsam gördüğüm düşten 8 gün sonra küçük halaoğlum halamın bacak kararması ve soğumasını haber verdi. Ameliyat ve kesme gerekebileceği hemen belli oldu. Düşten 10 gün sonra sol bacağı diz altından kesildi. 20 gün sonra ben onun ziyaretinde hastanedeydim. Düşün ana fikri olan görev, “Ne yapılacak” konusunu önce oğulları kısmen çözdü. Aile için hazırlanan mezara kesik bacağı götürüp gömdüler. Görev buymuş. Bana özgü ikinci görev ise yanına varmak ve kötü koku korkumun üstüne giderek halamın temizlik ve bakımıma katılmak oldu.

İlk düş açıklamalarımdan biri, düşteki bacakların kokusunu almamaya çok dikkat ediyorum ama kaçınılmaz.. “Yüklükteki İskelet” gibi bir şey olmalı. Benim bir açığım, yüzleşeceğim bir şeyim olsa gerek ama fikrim yok. Gibilerinden bir yorum.

Yirmi yirmi bir gün sonra yazıyı kaleme aldığım gün halamın altına kaçırmasını temizlemeye bir anlık bir ilhamla giriştim. Gönüllü değildim, hiç hasta bakımı bilmem, ayrıca babam gibi çok koku sezerim, içim bulanır. Ama bir şekilde iş üstüme kaldı ve ben razı geldim.

Hemen ilk anda bok burnuma fena halde koktu ve elimde tuvalete bok götürürken öğürdüm, kusmadan zor atlattım. Ondan sonra bir döğümlük (dayanıklılık) geldi. Yavaş yavaş kokuyu az almayı başardım, soluğu ağzımdan aldım. Hiç bitmeyecek gibi görünen temizliği ıslak mendillerle usul usul sürdürdüm, acele etmekten caymak kurtarıcı oldu. Bacaklarını sildim, apış arasına özenli bakım verdim. Yapışan kurumuş parçacık kalmamasına dikkat ettim. Odada çok ahali vardı, hiçbirini görmez hale geldim. Gönüllü ilgilendiğimi halam da hissetti galiba. Oradaki bazısı bakım uzmanı ve işin erbabı olduğumu sanıyor. Öteki biri benim yerime deneyimsizliğimi ileri sürüyor. Yavaş yavaş tüm bölge bedeni temizledim. Çarşafa, yatağa el attım. Bir şekilde ilerledi, halloldu. Halam ellerine sağlık dedi. Onun kendini kasmayı bıraktığını varsayıyor, hayal ediyorum. Sonra oradakiler hep birlikte muşambasını ve çarşafını değiştirdik. Mis gibi yatağına uzattık.

Gözünün içine daha emektar ve daha dik bakabilir hale geldim. Onu daha da rahatlatmak için “Aşkım..” dedim. “Benim kahramanım,” dedim. Gözüme o da dik baktı. Meraklandı, ne bildiğimi, söze özel anlam mı yüklediğimi sorgular gibiydi. Zihni zehir gocarı’nın. Tekrar tekrar sağol çekti. Ben bir kerecik özel bakım verebildiğime çok doyundum.

Önceden hiç farketmediğim, uyanmadığım “Bacaklar” düşümün karşılığını gene bilmeden, belki sezgiyle ödedim, su yüzüne çıkardım. Düşümde leş kokacak bacaklardan kaçınmaya çalışıyordum. Çok ipuçları varmış. Bana bu düşün onun ayağının kesilmesinden bir hayli önce göründüğünü sevgiyle ve özgüven dolarak, ayrıca dehşetle farkettim. Elbet bir gün bağlantıyı bulurdum. Boş zamanımda eski notlara göz atarken yazdıklarım gözlerimle çakıştılar. O düşle buluşturuldum. O zaman bu deneyimi yazıya dökmem şart oldu. Sırf hasta ziyaretine gitmem bile anlamlı bir jest idi, mini bir özveriyi barındırıyordu. Biraz daha tamamına erdirmiş oldum. Onun öz çocukları ve torunlarının yerini tutamam. Ben kahraman halamın yanında kendime yer buldum, köşe tuttum. Ayrıca şeker hastalığına inat süt gibi, yağ gibi tenine ayrıca hayran olup buna açıklama üretmeye çalışıyorum. Ben de arzulu, doyumlu, ben de uyumlu ve akıcı ve cesur olmak istiyorum. Cesurum ve oluyorum…

ÖZGÜRLÜK VE KADER – ROLLO MAY

  • Özgürlük sonsuz olarak kendini yaratır, kendi kendini doğurur. Özgürlük, gördüğümüz gibi, kendi doğasını aşma yetisidir – çok kullanılan aşmak sözcüğünün gerçekten uyduğu bir olgudur bu. Rollo May – Freedom and Destiny
  • Kader kavramı öfkenin yaşanmasını gerekli kılar. “Hiç öfkelenmeyen” bir kişi, emin olabiliriz ki kaderle hiç yüzleşmemektedir.
  • Batı dünyasında bizler özgürlüğü bireysel bir kendini anlatım olarak yaşarız. Doğu’da ise özgürlük bir katılım olarak yaşanır.
  • Şimdi gizemli görünen durumlarda tayin edici unsurlar bulunduğunu er ya da geç keşfedeceğimiz ifadesi kullanılamaz; çünkü gizem unsurlarda değil, bu unsurların birbiriyle ilişkilenme tarzındadır. (…) Bu nedenle ben determinizm terimini (burada deyimini) bilardo topları gibi cansız nesneler için saklıyorum. İnsanlar içinse kader deyimini kullanacağım.
  • Doğrudur, kaderin tanımları, değiştirilemeyen şans kavramını içerir ama daha fazlasını da. Destiny (kader) sözcüğünün fiil hali destine, mukadder kılmak, adamak, takdis etmek olarak tanımlanıyor. Destiny sözcüğü destination (hedef) sözcüğünün akrabasıdır ki, o da bir amaca doğru ilerlemeyi anlatır.
  • Kaderi, yaşamda verilmiş olanların tarzı ve sınırları olarak tanımlıyorum. (…) Kaderimiz yok edilemez; onu silemez, onun yerine başka şey koyamayız. Ama nasıl tepki vereceğimizi, karşılaştığımız yetilerimizi nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz. Kader, sosyolojik ve ahlaki yargılardan önceki durumumuzu tanımlayan bir terimdir. Bizim kaderimiz arketipik ve ontolojiktir; kelime kişinin her anındaki özgün yaşantı ve deneyimlerini anlatmaktadır. Evrenin, her birimizin oluşumunda kendini gösteren varoluşudur.
  • “Anatomi kaderdir” Freud’un ünlü sözüdür. Kişinin yetenekleri, müzik, sanat ya da matematiğe yönelik özel istidatlar, bu grubun parçalarıdır. hiçbir yetenek inkarı cezasız kalmaz ve yeteneğin inkarına teşebbüsün adı nörozdur.
  • Fitzgerald her birimizin bir ölçüde kaderini tahrif ettiğini, inkar ettiğini ya da atlattığını doğru şekilde gözlemlemiştir – hataları teslim etmek çok insanidir. Kendisi de özellikle bu tiptedir; kurgusal metin yazarlarının çoğu zaman yaşadığı gibi, erken gelen şöhret de dahil olmak üzere kendi kaderiyle olan özgün zorlukları onu alkolizme ve erken ölüme götürmüştür. Yani neden söz ettiğini bilmektedir.
  • Herodot ve Tukidides’i okuyan herkesin bileceği gibi, tipik Yunan vatandaşları şaşırtıcı derecede kendine güvenli ve otonomdurlar. Onların eylemlerine bakarsak kadere inanmanın kişiyi pasif ve hareketsiz yapacağının doğru olmadığını kavrarız. Bunun tersi de doğrudur; yani sınırsız özgürlüğe inanmak, çiçek çocuklarda da olduğu gibi, kişiyi paralize etmeye yönelir. Çünkü sınırsız özgürlük, kıyıları olmayan bir ırmak gibidir, suyun akışı kontrol edilemez ve bu yüzden her yana yayılır ve kumlarda yitip gider.
  • Yunanlılar Aulis’ten Truva’ya gidebilmek için uğurlu bir rüzgar esmesini, Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kurban ederek garanti edebilirlerdi.
  • Kibir, kişinin kaderi kabul etmesinin reddidir. Bu, kişinin büyük eylemleri kendi başına yaptığına olan inancıdır. Bu, tanrıların gücünü gasp etme eğilimidir. Bu aynı zamanda, kişinin topluma ve dostları olan erkek ve kadınlara her zaman ne kadar bağımlı olduğunun da inkarıdır.
  • Fizikte olduğu kadar moral içgörüde de bir dahi olan Blaise Pascal bunu bize en güzel şekilde anlatıyor:
    (…) dolduramayacağımız mekan ve zamanca değil, düşünce yoluyla yükselmeliyiz. O halde iyi düşünmeye çalışalım – ahlakın ilkesi burada yatar.
  • Nietzsche’nin, “İntihar olasılığı pek çok hayatı kurtarmıştır” dediğinde ne demek istediğini anlayabiliyoruz.
  • Olimpos dağının ölümsüz tanrıları gerçek anlamda özgür değillerdi. (…) Başka türlü söylersek, ölümsüzlüğü canlandırabilmek için ölümlülük sağlanmalıdır.”
  • Ama ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir.
  • Kişinin kaderiyle sürekli uğraşması aynı zamanda kaçışın da bir yoludur. Terk etme duygusu, kendini kişisel çağrıya fırlatma duygusu gereklidir.
  • Hiç kimse yaşamın cesaret, aşk, güzellik ve özgürlük gibi niteliklerini pozitivist bağlamda ispat edemez.
  • Kendi sorunları ve özellikle kötü kaderi dışında William James dikkat çeken bir özgürlük duygusu geliştirmişti. O, şaşılacak kadar esnek ve geniş görüşlüydü. Yapmacıklık ve dar kafalılıktan özgür oluşun yaşayan örneğiydi.
  • Peer Gynt’in Mısır’da ziyaret ettiği akıl hastanesinin yöneticisi, Peer’in beklentisine karşın burada kendileri olamadıkları için bulunduklarını belirtir.

Burada bizler alabildiğine kendimiziz;
Kendimiz ve kendimizden başka bir şey değil.
Kendimizin basıncıyla tam yol gidiyoruz yaşamda,
Her birimiz kapatmış kendini kendinin miğferine,
Kendi kendine mayalanıp dibe batar,
Kendi tapasıyla kendini kapatıp,
Ve mevsimler geçer kendinin kuyusunda,
Kimse ağlamaz burada öbürünün kederine.
Burada kimse dinlemez başkasının fikrini.

  • Kader aşk eyleminde öbür kişidir. Kendine bakma ve başkası için aşk şeklindeki diyalektik kutuplar birbirini üretir ve güçlendirir. Bu paradokstan ne kaçılabilir ne de bu paradoks çözülebilir; ama bununla birlikte yaşamak gerekir.
  • Fuhuş, gerilimden sözde kurtulma; maskeli balolar, aşırı bilinçliliğin aralıksız yükünden kurtulma; ergen seksi, yabani hareketlerden kurtulma; boşanmışların karışık cinsel ilişkileri, yaralanmış olan kendine saygının acılarından kurtulmadır.
  • Bu iktidarsızlık, hakiki yakınlığa sahip seks yaşantısının başlangıcıdır. Artık cinsel yaşamları yeni bir temel üzerinde ideal olarak kurulabilir ve artık seks makineleri değil sevgili olabilirler.
  • Ünlü sorunun bir versiyonu da, “Bir ampulü yerine takmak için kaç Zen Budisti gerekir?”dir. Yanıt ikidir; biri takmak için, biri de takmamak için.
  • Walt Whitman bir keresinde, “Şiiri okuyucu kitlesi yazar” diye işaret etmişti; ve daha da açık bir şekilde dersi dinleyici verir.
  • Einstein kendi fikirlerini traş olurken yakalamıştı; Poincare kendisininkileri denizde yürürken, diğerleri de gece düşte yakalamıştır ama ara verme yetisi tüm yaratıcı üretime işlenmiştir.
  • Yaratıcı kişi alıcıdır. Archibald Macleish, bir Çinli şairden söz ederken tamamen haklıdır: “Biz şairler, oluş’a boyun eğmesi için olmayış’la mücadele ederiz. Yanıtlayan bir müzik için sessizliğe vururuz.” Macleish bunu sürdürür: “Şiirin içermek zorunda olduğu oluş, şairden değil olmayış’tan türer. Ve şiirin sahip olduğu müzik, şiiri yazan bizden değil, sessizlikten gelir, vuruşumuza bir yanıt olarak.”
  • Yaratıcı eylem her zaman bir paradoks olmuştur ve muhtemelen her zaman da öyle kalacaktır. pratikte onu açıklamaya çalışan herkes, özellikle de yaratıcılığı “egonun hizmetinde bir regresyon” olarak sunan psikanalistler, pasiflikle reseptifliği, yani alıcılığı ayırt etme yeteneksizliğinin kayalarına çarptıklarını görürler. Yaratıcı insanlar ikincilerdir, kesinlikle birinciler değildir.
  • Bir uçakta uçuyorsam bana bir şey yapılmasına izin veririm. Bir parça uyuklarım, pencereden dışarı bakarım ve hayal kurarım. Uçuşumun başarısını ya da başarısızlığını tamamen pilot kontrol eder.
  • Ama halkın bilincinde hekimler tanrı yapılınca, halkın bilinçdışı düzeyinde de şeytan yapılırlar.
  • Semptom, acısıyla, ağrısıyla ve öbür rahatsızlıklarıyla, bir şeyin kusurlu olduğunu anlatan sağ beyin dilidir.
  • Kötülüğün kaçınılmazlığı, özgürlük için ödediğimiz bedeldir. Berdyayev’in Jacob Boehme’nin deyişlerini yorumunda belirttiği gibi, kötünün inkarı aynı zamanda özgürlüğün inkarıdır. Özgürlük için bir miktar marjımız olduğundan bir seçim yapmak zorunda kalırız ve bu da iyi seçim kadar kötü seçim de yapma şansı demektir. (…) Masummuşuz gibi yapabiliriz ama böyle bir çocukluk masumiyetine sığınmak kimseye yaramaz. Kaçılması olası olmayan bir benmerkezcilik hepimizde vardır ve bu kendi algılamamızı mutlaklaştırır, ki bu da en yakınlarımız için tahrip edici olur. (…) “Yapacağım iyiliği yapmam, yapmayacağım kötülüğü yaparım”, Aziz Paul’un sorunu klasik şekilde koyuşuydu. Bu açmazdan kaçış yoktur.
  • O halde ne yapacağız? Tek yanıt, “Merhametli ol”dur. Kötünün evrenselliği insan merhametini gerekli kılar.
  • W. B. Yeats, “Kendi ve ruhu arasında bir sohbet” adlı şiirinde bu ikisinin karşılaşmasını ve ruhun, daha fazla akılcılığın yaşam sorunlarını asla çözemeyeceğini açıklamasını tasvir eder:

Çünkü zeka artık bilemez
Olan olmalıdır’dan. Bilinen bilinen’den mi gelir?
Yani cennete çıkan yokuşlar;
Ancak ölüler affedilebilir;
Ama bunu düşününce dilim taş kesilir.

Ve şiir, sonunda ikisi arasında bir uyuma karar verir.
Onu kaynağına kadar izlemekten hoşnudum
Her olaya hareketinde ya da düşüncede;
Ölç kısmetimi; bağışla kendimi, kaderim!
Nedametimi kenara ittiğim zaman
Göğsüme öyle büyük bir lezzet akıyor
Gitmeliyiz halka olup,
Her şey bizi affetti,
Baktığımız her şey nimet.

  • Merhametin olmadığı özgürlük şeytanidir. Merhamet olmaksızın özgürlük, kendi kendini haklı gören, gayrı insani, benmerkezci ve gaddar olabilir.
  • Alfred Adler de zaman zaman “Tedavi tekniği sizin kendinizde olmalıdır” der ve devamında, en iyi terapistin kendi sorunları olan ama bu sorunların farkında olan ve onlar üzerinde çalışan kimse olduğuna işaret ederdi.
  • Metaneira ve kızları Demeter’e dediler ki: “Anne, tanrıların bize verdiklerini acı çeksek de biz ölümlüler zorla taşırız.” Nasıl bir kader kabullenişidir bu. Demeter’e kaderini kabul etmesi için nasıl bir yakarış! (…) Metaneira sonra Demeter’den yeni doğmuş oğluna bakıcılık yapmasını istedi. Demeter yaşama geri döndü ve bebeğe sevgisini verdi, o da şaşılacak şekilde büyüdü.
  • Avrupa’da paskalya zamanı insanlar, İsa’nın ölmüş olduğundan emin olmak istediklerinden, “Kutsal Cuma”da kitle halinde kutsal ayine giderler. Onun ölümünün kutlanması, kabirden yükselmesi için gerekli olan önkoşuldur.
  • Mistik gelenekte vecd durumu ancak ikinci derecededir ve asla hedef değildir. (…) Gethsemane hiç de İsa’ya hizmet’teki kusurun bedeli değil, kaçınılmaz bir gerekli durumdur. “Bu kupa benden geçsin” demek mümkün değildir. Keder olmadan yeniden diriliş olmaz.
  • Bildiğimiz kadarıyla mutluluk; yemek yeme, hoşnutluk duyma, dinlenme, huzurlu olmayla ilgili parasempatik sinir sistemiyle hissedilir. Sevinç ise, karşıt bir sistemle, kişiye yemek yemeyi istetmeyen, araştırmayı teşvik eden sempatik sinir sistemiyle oluşur. Mutluluk kişiyi gevşetir, sevinç işe kişiyi yeni yaşantı düzeylerine davet eder. (…) Mutluluk hoşnutlukla, sevinç özgürlük ve insan ruhunun zenginliğiyle ilintilidir. Cinsel aşkta sevinç iki kişinin birlikte orgazma doğru ilerlerken duydukları heyecandır, mutluluk ise kişi orgazmdan sonra gevşerken olan doygunluktur.” Rollo May – Özgürlük ve Kader

CİN ANILARI

Kimden duyduysam artık..

Müslüman Türk köy ebesini günün biri cinniler doğuma acil çağırmışlar. Ebe ne’tsin? Mecbur sanatını yapacak, gitmiş. Cinniler ısrarla ‘bize oğlan çocuğu buldur, o zaman ne dilersen dile, kız buldurursan bizden buldun beleyi say,’ diye baskı yapıyorlar. “Çocuk bulmak”, çocuk sahibi olmak için bizim Fethiye’de söylenen kalıp. Çok iyi ve basiretli bir adlandırmadır.

“Bene mum getirin, mum getirin!” demiş o da. İstediği şey balmumu, arı mumu. Kudretten kız doğan çocuğun önüne bülük yatağına balmumu sıvayıvermiş.

Kadın artık ben gideyim diye izin istemiş, evine dönmüş. Cinniler sevinçle kendi obalarında kalmışlar. Ertesi gün çocuğu açıp bakıyorlar ki, bülük yatağında mınnık var. Başlarını elleri arasına alıp kara kara söylenmeye başlamış bizim cinceğizler:

“Eridi aktı, mum.
Sırıttı kaldı, am!”

Tabii iş her zaman orda kalmış değildir. Bazen cinler insanlara saldırırmış. Zaten tehdit edebiliyorlar. Bu cin taifesi “daş alama” köy ebesinin evini sarmış, yani taşa tutmuşlar. Cinnilerin genelde taş attıklarını bilgi olarak köylüler paylaşıyor. Kerçek, diyorlar. Hecepli (devasa, heybetli, bedav gibi) olanları varmış. Eski adıyla Döğer yeni adıyla Temelli olup, cinni saldırısından ve korkusundan sonra saç, kaş, kirpik namına hiçbir şeyi kalmayan Ramazan’ın babası da boylu posluyken, cinlerin yanında cüce gibi kalmış diyorlar.

Bir ek bilgi daha: Batı kültürünün hortlak/hortlama verilerine paralel. Vadesi gelmeden öldürülen, vurulan kişileri bazı insanlar o çevrelerde görürmüş. Taa, kendi normal vadeleri gelene kadar adamı/kadını rasgele görmeler devam edermiş. Olay mahalline doğru bağıra çığıra, belki ağlaya zırlaya yürüyor veya koşuyor donda görünürlermiş. Cinni gibi olmuş oluyor. Öldürüldüğü yeri ziyaret ediyor. Bizim sülalede de zamansız öldürülenler var, hayalini imgesini görenler kim, öğrenebilsem..

BÜYÜK KOPUŞ

İsa ona, ‘Tilkilerin ini, kuşların yuvası var, ama insanoğlu’nun başını yaslayacak bir yeri yok,’ dedi. (Matta 8:20)

***
İnsanoğlu/ademoğlunun tarihsel/evrimsel ilk cenneti belki de hayvanlar alemiydi. Yani hayvanlardan bir hayvan, sibernetik, an bilgisiyle yaşayan bir canlı. Kendinin değil anın gerekirinin bilincinde.. Sonra zeka, ego, elmayılan sarmayılan ne olduysa oldu, insan içinde yaşadığı (içinden çıktığı) cennetten kovuldu. Hayvanlar arasındaki kafaca rahat, doğal yaşamını yitirdi. Yasak elma bilgi, belki de bilinç veya iki ayak üstüne dikelten zekaydı. İşte o kovuluştan sonra insanın bir doğallığı değil bir psikolojisi, bir büyüme koşulu, kötüsünden iyi veya daha kötü anası babası çocukluğu olur oldu. Ensest yasağı ve arzuları büyüme karmaşasının azcığı ve en basitiydi olasılıkla.

Hayvan cennetinden kovulmanın iki büyük sonucu vardı: Bir hınç-haset, bir de telafi yani yeniden sevilme ve kendini sevme umudu. Bu iki sonuç ve onların ikilemleri uygarlığın iyi ve kötü her şeyini yarattı, doğurdu. Varsayalım, meditasyon yöntemlerine ve bilgeliğe, insanın başına gelen travmatik felaketin kayıtlarını silme, sonuçlarından ve bilgisinden kurtulma umudu diye bakılabilir. Bilimcilik ve ayrıntısallık yönlü ilerlemeler ise yumağı geri sarma, itpal etme veya ilk/orijinal eyleyeni bulup ondan öç alma arzusu olarak yorumlanabilir. Bilim adamlarının ilgisiz iyicil yumuşak dalgın görünmelerine aldanmayın o kadar.

İnsanda haset var, hınç var, terk ediliş, diğer hayvanlardan apayrı oluş var. Birbirimize gösterdiğimiz kadar hayata, doğaya da öfke göstermekteyiz. Hz. Süleyman misali hayvanların dilinden anlayan insanlar bile ara halka. Ne o ne odurlar. Yıkıcı, benden sonra tufancı, ben yoksam hiçbir şey olmasıncı insanoğlu.. Kendi annesi yeterince sevse dahi kendisinden çok önce olup bitmiş bir gelişmeyle hayvanlar ortaklığından, anda biteviye süregiden olmaktan çıkmış. Belki insan için iki anne söz konusu: İlk hayvan ana doğa anadan kopmuş, ikincil insan anneyle ilişkisi titrek. Öfke/hınç bu eski kopmadan ötürü zorunlu: Hayvanımsıyız ama artık özgün hayvan değiliz, kategori dışıyız.

Akıcı biçimde normalleşen, normal saydığımız insan an bilgisine, anın gerekiri basiretine ha deyince ulaşamıyor. İnsan saf olumlu, saf an-hakkını veren bir yaratık olamaz artık. İki katmanlı bir terk var: İlki hayvan-insan kavşağında hayvanlığın bırakılışı, ikincisi çocuk-erişkin kavşağında çocukluğun bırakılışı. Ruhsal, psikanalitik çözüm ve içgörüler sadece ikinci kavşağın sağlığına ve görece iyiliğine yönelik olabilir. İlk ayrılığa karşı yapılabilecek bir şey yok, o hep orada duruyor. Bu yük varoluşsal, ontogenetik, tarihöncesel kader.

Hayvanlar ölümün farkında değil, kabaca intikam öfkesini bilmiyor, çünkü hayvan ana başlığına dahiller.. [Bu önermenin değilleri, düşünme kontrastı için kullanılmasına engel olmuyor.] Hayvan, insan gibi bilinç-bilgi ile cennetten kovulmadı. Hayvanlar arasındaki rahat yaşamını bırakıp bilinç sahibi olmayı insan kendisi seçmedi. Bu garip arada kalmışlığı kucağında buldu. Belki ilk ayağa dikelen ve çıplak kalan maymundan beri. Artık kesinleşmiş bir küme dışlanmasından söz ediyorum. Oldu bitti, artık böyleyiz. İnsan olarak yeryüzeye fırlatılmışız. Doğaya dönelimcilik, cenneti dünyada kuralımcılık bey-hu-de.

İlk kavşaktaki hayvanlar cennet aleminden kopuş, hayvanları bilmek ve hayvan sevmekten çok, hayvansı oluş ile hayvan-olmak farklılığı. Yakın dostlarımızdan köpekler yürekleriyle cennette, kediler akıllarıyla cennette. Karışmaz ayrılmayı belirlenimci, ontogenetik, sabit/çaresiz sayıyorum. Ruhsal iyilik hedefleyen kuram ve uygulamalar bu tarafına çözüm bulamaz, beri yakada kalıyorlar. Bu insan-doğa ayrılma farklılığı iyilik kötülük ve mutluluk mutsuzluğun ötesindedir. Telafileri, öç alma ve bilimcileşmeyi hep olanaksızla ilgili çabalar olarak merceğe alıyorum.

Ölüm bilincine sahip olmadıklarından başka, hayvanlarda konuşmanın yoksunluğu bilgisi de yok. Koku, androjen öfkesi gibi laf anlatma dışı yollarla an ve yaşayış dengelerini buluyorlar. Gerçi konuşma insana daha çok saklanma dolaylandırma sağlıyor, onlar insani konuşmanın olanaklarını bilseler konuşmak varken konuşamamaya öfkelenirlerdi. İsa’nın sözünü ettiği barınak ve tünekler özünde hayvanlar alemi aidiyeti ve yaşantısıdır. Peygamber kendine ve insancıklarına ağıt yakıyor.

KÖPRÜLÜ İNTİHAR

Boğaz köprüsünden atlama intiharının özel bir/birkaç özelliği olmalı.

Akışı sürüşü olan suya, Hayat Anaya dönüş.

Kendinin akamadığı itirafı.

Bedenini bırakmanın en az saldırganlık ve enerjiyle oluvermesi.

Her iki kıtanın gözü önünde düşerek, bütün çevre ve toplumu suçlama, suçu tabana yayma.

Yanı sıra medyatik itiraf. Bazen “Atla! Atla!” medyatik mahallevari baskı.

Bir tür makinalı-tekil-özkıyım-merkezi olarak Boğaziçi Köprüsü.

Yine, Boğaz Köprüsü’nün aceleci filler mezarlığı olma keyfiyeti.

Çok uzaktan bir bağlantı: Asma köprü, asılma köprü. Köprünün halatları, ayakları, direklerinin vereceği ası asılma hissi.

Yüksekten düşmede suyun beton etkisi yapması. Ölgü adayının betona saplanış resmi..

Ana kucağına, geriye dölyatağına girilebilirse, Boğaz’ın, emanet cesedi kuytulara kadar iletip, utancı Sarayburnu gibi bir ortak noktaya taşıyarak bertaraf edebiliciliği.

Bazen cesedi geri vermemesi. Kendince emniyete alışı.

Ölümün her tür skandalı dengelemesi. Bir gazete kağıdı gibi örtmesi, hatta yutması.

Kırk yılda bir, Boğaz köprüsünden atlayıp ölmemek, bu olasılığa oynamakla son bir piyangoda voli umudu.

Ölecek adayın, yaşamı ona sahip çıkmaya zorlayışı.

Venedik’te Ölüm’ün İstanbul’a uzaktan akrabalığı.

Kaybedenler, Kayıp Bedenler Kulübüne wild card platin üyelik.

Birörnek kalıp ve kopya intiharlar için biçilmiş kaftan.

İkici-dualist çalışan müntehir zihnine mükemmel metafor:

İyi kötü, var yok, yukarı aşağı, Asya Avrupa, öteyaka beriyaka, kara deniz, canlı ölü köprüleri…

Ve ikiciliğin son bir köprü çıkışı-inişi ile aşılması girişimi—

İNTİHARA VEDA

İntihar mektubuna bakınca, Dr. Mustafa sanki durmazmış, kafasını ölüme ayarlamış gibi geldi, ama bilinemez. Üzüldüm, ona saygı duymaya çalışıyorum. Önemli kayda değer bir ruhsal acısı, klinik sorunu yoktuysa, felsefi yokoluş hakkını topluma dayatmayı seçmiş olabilir. Fiilen kullandığı hakka, üzülerek saygı duyuyorum. İşyeri zorbalığı filan yaşadıysa ölümünden sonra işyerinde işler gözden geçirilmelidir.

Kaybettiğimiz Dr. Mustafa, özellikle yarım kalan işlerinde görüldüğü kadarıyla yaşamda başarısız hissetmiş ve bir şeyin yukardan müdaheleyle anlamsızlığı ağartmasını istemiş olabilir. Onu bulamamış, “Tanrı ilgisizdir”e varan bir yorum. Kendi yaratıcılığına güvenmemiş. Yapmaya başladıkları, bu yaşamın belki asıl yaratıcısının kendisi olduğunu düşündürmeye başlamış, bu sorumluluktan tırsmış. Yaşamında yarım işler var, ama ben de 35-36 yaşımda ne yaparsam yapayım olmuyor, bilgi benden kaçıyor, içimde bilgi hissetmiyorum, anlamlı bir doyma hissetmiyorum derdim. Değişebilir bir okumaydı o.

Hepsini gördüysek mektuba bakınca gerçek ağır bir mobbing izi göremedim. Kişilik bozukluğu tipi bir intihara benziyor. Belki iki uçlu bozukluk olabilir mi? Doktor iki uçlular her şey sonsuz tekrar edecek diye süreçten yılıp intihar edebiliyorlar. Tedavileri varsa çok karışıp bozabiliyorlar. Burada bir mutsuzluk anlamsızlık intiharı var görünüyor. Dış sebepler ikincil etkide olabilir. Pırıl pırıl bir beyin ve hayatın, sahibince bırakılması. Tabii tanrıya olmasa da yaşama inancı ya hiç yokmuş ya kaybetmiş. Çocuksu yapıyı aşmamış.

Mehmet Pişkin tipi intihar duygusu/algısı içimde sürüyor. M. Pişkin modern insanın boşluk ve umutsuzluğuydu, birden yaşamda peşinden koşacak idealin kalmadığı, çıranın rüzgarla söndüğü algısıyla intihar etmiş gibiydi. Pişkin’e galiba bir şiir yazmıştım. Pişkin daha sosyolojik bir intihar, Mustafa daha ruhsal ve kişisel çölleşme veya çöllük zannı gibi geldi.

Her şeye karşın Mustafa’nın, Mehmet’in ruhları şad olsun. İntihar bir kayıp değil. Geridekilere haksızlık değil. Zor olan deneyim ve yaşantılardan birisi.

Benim imanıma göre, her şey boş değil, hiç var olmamış gibi ölünemez. O dedikleri hatalı yorum. Her şey zaten dolu, dopdolu, insan doluluğa katlanamayıp ölebilir, öfkeyle ölebilir, bütün bunlar onun yaşamının tam, bütün, zaten kurtulmuş, neredeyse sorunsuz olduğunu değiştirmez.

Paradigmama göre insan ilk nefes alıp nefes vermesinde (ilk nefes çiftinde) tüm yaşam çilelerine denk hazine sahibi olur/kılınır. Ondan sonra ne yapsa ve ne yapmasa zarar edemez; zarar, anlamsızlık olanaksız. Ama hayatın bedensel fiziksel sıkıcılıkları zorlukları var, dünyaya inmenin minik bir bedeli. Yaşamın değersizliği, ölen veya intihar edenin haklı şikayetine bağlı olamaz. İntiharda bir çelişki vardır, ölse de hiç doğmamış olamayacaktır. Tüm ömrünce kavga etse veya sıkıntı çekse de kişi dünya yaşamını kazanmıştır. Özüne kıyan hala kazançlı ölür. Ömrünü geç vakte kadar yaşayan da kazançlı. İlk soluktan sonraki her soluk ve deneyim ister istemez kârı artırır. Mutsuzluk, para basan bir yaşam fabrikasının fabrikatörünün içeriden hiç çıkmayıp, güne bakmayıp, aksi aksi hindi gibi kös kös oturmasıdır. İdam edilmemiz, düşmana esir olmamız, çocuksak erken kanser veya tecavüze uğramamız, dışlanmış bir yaşam sürmemiz bile bu temel yapıyı değiştirmez.

Ama hayat oyun ve sistemdir de. İnsanlık örgütlenerek kendi arasında oyunların sürecini, kırtasiyesini düzenleyebilir. Bunlar yaşamın, olma deneyiminin özü değil ayrıntısıdır. İnsanlık durumu iyiye gidiyor olsa da olur, kötüye de gitse olur. İnsanlık topyekün ve sürekli düzenli olarak iyiye gidemez, toplu ilerlemeye bel bağlamamak gerekir. Bu, insanlık olarak biz yaşamdan (yaşamın, evrenin derinliğinden, çapından) kurtulabiliriz, kaçabiliriz umudu gibi olur. Birey, toplum topu atsa bile deneyim bakımından kârdadır. Akıllı olan daha çok terler, daha çok utanır, daha çeşitli şeyler yaşar, daha kârlı olur.

İnsan teki için ana kârlılık kalemi birey için zirve deneyim olan aşktır, sevgiaşktır. (Toplum bakımından zirve deneyimi hayal etmek istemiyorum, savaş gibi bir şey çıkmasından korkuyorum.) Bu sevgiaşk öz üssü öz varlıkları ortaya çıkartır, ama temel sınıf geçmeyi en salağımız bile kazanmışızdır, şampiyonuzdur.

Şu cennet cehennem veya doygun pişman ölmek denen şeyler de malzemelerimize duyup gösterdiğiniz saygıdan, verimlilikten kazanıp kaybettiğiniz etik puanlar olabilir. Onlar da gene ayrıntı. Boş duracağımıza ayrıntılara da girebiliriz.

Aşk ve öldürüm iç içe. İzinsiz, yolgeçen banı gibi aşık olamayız. Hepimizin istediği zirve tepe olan aşkın izni, yaşamdan ve kısmen sevi muhatabından (sevilenden) çıkıyor. Bir yaşamda aşık olacağımız garantisi yok. Ama kâr etme, doğmaya değeceğinin garantisi var. O yüzden yaşamak zaten kazanmaktır. Aşk ise seçkinlerin birinci mevkisi.

Özkıyım aşk gibi, ama daha garip: öz ölüm bir onay, bir izin sürecinden geçiyor. Bazen kendi içi izin vermez, bazen büyümekte olan çocuk veya çocuğun sakatlığı. Özgül olmadan hayat intihara da izin verir veya vermez diyebiliriz. Tanrı gibi bir sahibi olması gerekmeyen hayat.

Tanrı sırf ekvator, kutup gibi sanal-varsayımsal olarak çok gerekli bir kavram. Bir başka dehşet analiz: adı olan herşey vardır. Yokluk bile vardır. Henüz yok gibiyse yoldadır.

***

İntihar edenlerin pek çoğunun değerli sevgilileri var. Acaba.. Sevgiyle, sevgilinin gerisindeki yaşam-varlıkla ilişki kuruşta bir sorun, dip yeniği var mı? Her sevgi öldür adayının bildiği veya öğrendiği, kendinin sevgisi olacak. Özkıyım öncesinde kendisi sevgi içinde bir süredir “yokumsu” olarak bulununca, eşine saygı duysa da özkıyıcının varlık saygısızlığı zorunludur. Yok gibi olan gidici, varlığa haset duyacaktır. Bir şeyi koruyarak özgeci biçimde yok olmuyor ki. Onun yapacağını yapmayan birinin karşısında, ve güya seviyor. ‘Sen orada ben burada, iyi oluruz,’ mu demek bu ilişki? Benim yerime sen yaşamı dene, senin yerine ben ölümü gözden geçireyim? Sevgi varsa erkenden gidiş şüpheli, gidiş varsa sevgi şüpheli. İntihar notuyla sevgilisini korusa da (senle ilgisi yok, seni seviyorum, orada iyi kal) kişilik-intiharını tamamlayan, sevgiliyi karadelik olarak yokluğa çekmek istemekte, çekmeyi denemektedir. Bir sevgi nesnesine, bu arada kendine yok edici öfke haklı temellere dayanırsa, yine de varlık yutmak kötücül kara bir Tanrı eylemi olur. Öz ölüm eylemi mahkum edilesidir, yine de ona kendi sınırında kabul göstermelidir.

İntihar kendine, yaşama, anlam ve anlamsızlığa zamansız bir ağıt. Yalnız sıralaması bozulmuş değiştirilmiş bir süreç. İntiharın narsistik bir eylem olduğu fikrine nerdeyse kesin diyecek şekilde katılıyorum. Kağnının önündeki öküz olmayı kibirine yedirememek. Haklı bir tepki halindeyken dahi dozunda narsistik bir abartma var. Şeref intiharı, harakiri bunu irdelemek için ideal durum. Delirmek değil ama intihar narsist. Delilik narsizmden daha derin bir bozulma, derinliği içinde narsizmi de içeriyor. Dağılma algısı tek başına narsizmle açıklanamaz.

İLİŞKİLER CEHENNETİ

  • Yakındaki tepişir, uzaktaki öpüşür.
  • Akrabanın ettiğini akrep etmez.
  • Hısım, etini yer kısım kısım.
  • Kardeş kardeşin ne öldüğünü ister ne onduğunu.
  • Kuma kumaya pamuk atar, elti eltiye taş.
  • Kuma gemisi yüzer, elti gemisi batar.
  • Gecenin işine gündüz güler.

Eşcinsel veya LGBTİ kültüre saygılı ama kısmen dışında olup o evreni az tanıdığımdan, gözlediğim bildik basit kadın erkek ilişkileri hakkında konuşuyor olacağım. Yüksek lisans doktora düzeyinde değil, lise dönem veya bitirme ödevi kıvamında. Aslına bakarsanız iddialı olmaya adayım. Başlıca iki eşanlı hedefim var: Büyüyünce ya “ilişki kuramcısı” ya/ve “duygu felsefecisi” olacağım.

En azından bir düzeyde, ‘Hayat ilişki ve ilişki sorunlarıdır,’ mı demeli. Örneğin ilişkiden kaçınarak sadakat sorununu çözemezsin. Yine, ilişki kurtulsun diye, veya kurulsun diye çocuk yaparlar. Bir dua, bir umut gibi. Sonunda işe yaramazsa düşman veya bağsız çift birbirinden ve yaşamdan çocuk kazanmış, çekip çektirdiklerini değer haline çevirmiştir. Biyolojik kazanç ve değer.

Matematikteki eksi, yarıktır hatta dibe doğru uzanan çukurdur, kadındır. Artı, yarığa sokulmuş değnek veya çöptür; o artı erkek değil kadın-erkek ilişkisidir.

Bir ilişkide asla tüm kartlar açılamaz, açık olamaz. Bu bir doğruluk içtenlik sorunu değil varlığın karanlık tarafı sorunudur. İlk ipucu, kabul ediliyorsa bilinçdışında; kişi kendinin ne olduğunu tam bilmez ki bilinçli olarak aslını yansıtsın, açık oynasın. Her ilişki yarı açık yarı kapalı ilişkidir. Kısmi ve seçici geçirgen, biraz açık biraz kapalı devre. En azından kendine yarı-kapalı, karşısına aldığına yarı-açık.

Kendindeki karanlık tarafın keşfi (bu yerine göre bilinçdışıdır, yerine göre iç kötülük, denetlenmesi zor güçlerimiz) bilgeliğe de deliliğe de yol açabilir; olasıdır. Ghostbusters çizgi filmine bununla flört eden, eğlenceliğe dönüştüren, meraklanan bir ürün gözüyle bakılabilir. Bunları araştırırken ilişkiden, ilişkideki kartlar ve eller belirsizliğinden uzaklaşmış oluyoruz. Kendimize ve evrene dönmüş oluyoruz. Bir ilişkiyi doyurucu deneyimlemenin bir ilkesi açılmaya ve başka bağlar kurmaya izin verme katsayısıdır. Halil Cibran’ın hava akımına izin veren aralıklı sütunlar yöntemi. Neticeye karışmıyoruz, sonucu bilemeyiz. Her ilişki ve her kişi birer evrendir. Çöl gezegeni de olsa bir evrendir.

Padişah fermanı: Birbirine boş olmayan küs ikililer, yani ilişkide ama küs dargın kırgın olanlar, en yetkin aşıklardan daha fazla birbiriyle dolu olacak. Küslüklerinde. Barışınca normale dönebilirler. Deneyimlerimden öğrendim. Sıra deneyime gelinceye kadar hiç kimsenin bildirmemesine küskünüm, kendime ise bol puan.

İlişki dengesizliğinde, ilişki sorununda sınırlarını ve kendini bilmek; içinde açmaza ve güçsüzlüğe izin vermek; kararını yönünü seçimini fark etmek; kahretmemek; aşırı alacak biriktirmemek yani son ana kalmadan alacak tahsili ve yüzleşmesi; batık alacakları tanımlamak önemli, şokomelli. Alacaklı hissedip eylemeyen, sadece ahlaki üstünlükle yetinen biridir; saçını süpürge eden anadır; zehircidir, doyurulamayan ve ilişkiyi batağa saplayandır.

Kadın erkek ilişkilerinde ilk andan başlayarak ve her an olumlu ve olumsuz “zatenler” biriktiririz; amel defteri gibi uygun kefelerde. Sonra dayanması zor üzüntü ve sevinçlerde o torbada birikenleri kullanırız. Örneğin kaçan kovalanır, kaçan çekicidir, o çekilim o anda eşyanın doğasıdır. “Ne güzel kaçıyor” ile “Ne iğrenç bir kaçış bu” eşanlı olarak sağ-sol dağarcıklarında ilkilmekte. Kaçanı yakalayınca veya tutamadığımızda eleştiri/onay kümeleri anında emre amade. Bu çift dağarcık ilişki başlamazdan önce bile dolu ve birikiyor sayılır. Kişilerin belirsizliğe karşı bilinçli ve bilinçdışı tepkilerinden ana renklerini alarak.

Bu karıkoca birbirini hep özlüyor, hep itişiyor. Ve ne zaman yaklaşsa hemen kaçmaya başlıyorlar. Kişiler değil, ilişki Ödips. Eskiden özdoyurum -mastürbasyon neden Türkçesinden daha çok biliniyor? Ayıp bir şey olunca, yabancı dilde söylemek, iç inzibatları o kadar fazla koşturmuyor- özdoyurum bir ötekiyle ilişkinin yerine geçiyordu. Narsistik yeni dünyada eş ilişkisi özdoyurumun yerine geçer oldu. Tarih çağlarında her ikisi vardı, önem ve öncelik sıraları değişti.

Evlilikler geçidi: Evlilik olarak ilişkiler (önem taşıyan, iz bırakan her ilişkiyi evlilik sayarım), son sahibinden ilk sahibine doğru yürüyor. Sonunda kapanış ve program…

İlişkilerin yaşamı bir devir teslim. Bu bağlamda en efsane tekeşli aşklar da dahil olmak üzere ilişkiler ve evlilikler devir-teslimdir. Bu önermeyi limitleriyle ölçecek olursak: Başka hiçbir ilişkisi olmamış ve olmayacak olan erkek kadını kız-babasından alır, Azrail’e teslim eder; kadın erkeği oğul-anasından devralır, Azrail’e verir. Bu Azrail, devralan kişinin Azrail olarak eril hali ve dişil hali sayılabilir. Eşimizi çocuğumuzu da, düşmanımızı da hayattan alır hayata veririz.

Bilemiyorum artık, yenisine yol verirsin, sen tarih olursun. Geçip gitmişsindir, yerini yenisi dolduracaktır. İlişkide de öyledir. Hayatta ise Azrail’i görünce can bizim bedeni beğenmez oluyor. Azrail yakışıklı galiba. Bir hayli karizmatik. Eskinin Hades’i Plüton’u mu bizim Azrail?

“Ne yakar yandırır, ne yürek bulandırır,” dedikleri ilişki ve eş belki zararsızdır, ortalamadır. Varlık mıdır, hiçlik midir önceden bilinebilir mi o?

Bir ilişki başlama olasılığında doğrudan duyguna ve çıkarına göre davranmalısındır. Son yıllarda güzel çirkin, büyük küçük ikilemlerini aştım.. Kafan olsun belin olsun (hatta cebin olsun) bir yerine hitap eden her hatun/erkek radara girmiştir. Niyet ve eylem sana kalmış; ister alır ister kaçar veya kaçırtırsın. Bu bölgede olur-olmaz-münasip-değil düşünceleri becerebileceğimizden daha fazla hayat kontrolü gerektiriyor. Her kadın/erkek birbiri için devralma devretmeye tabidir. Birbirimizin sahibi değiliz; o devir anı gelinceye kadar birbirimize iyi davranabilir veya birbirimizin ağzına sıçabiliriz. Hem kan çıkmazsa para yok, kemik sesi duymak istiyoruz, altta kalanın canı çıksın. Özel ilişkilerde nezaket, kibarlık, açıklık önkoşul olamaz. Her şey gizli veya açık olarak masadadır. Olan her şey ikilinin ortak kararı ve ortak yemek pişirişi sayılır.

İlişkilerimizin özellikle uzun erimli tutunumunda ten uyumuna, feromonlara, kimyaya çok şey borçluyuz. Sırf bilinçli kendimize kalsa, gerçekle çocuk gibi ve saygısızca oynardık, eğer bükerdik. Oysa gerçek -hatta oradaki gerçek olarak Tanrı- onunla oynanmasına izin veriyor ama gerekirse kendini dayatıyor da. Dış gerçekleşmeler, raslantı ve dış koşullar biçiminde; iç psikolojiler, sabırlar, sabırsızlıklar biçiminde dayatıyor.

Yeni başlayan ve gariplikleri olan ikili ilişkilerde aslolan iletişim, birkaç sevgi ipliği, ilgi, tutku veya seks ipliği üretebilmek. İnsanların geneli tanımadıklarına düşman olup savaşıyor. Hakkında hiç fikri bile olmadıklarını yok ediyorlar. Buna göre bakınca insanlar buluştuklarıyla tanışlık dozunu artırmışlar, oh ne güzel. Yakınlaşırken uymayanların, eksik kalanın, garip kaçanın ta götüne; eksiksiz iş mi var.. Belki, her insanla etkileştiğimiz ruh ve beden nokta bölgemiz apayrı. O odağa göre, o odağın iyisi kötüsü artanı azalanı türünde ilişki kuruyoruz. Bunun benzediği durum, insanın piramit yapısında olması ve o piramidin farklı yüzleriyle farklı insan ilişkileri kurabilmek. Piramit insan ile etkileştiği kişi birbirine türev kadar yakın, yalnız farkları ve durumu bozmayan fazlalıkları var. Manyetik alan ve ilişki çiftleri, belki önceden beri var olan sabitlerin denemeyle, karşılaşmayla saptanması demek. Bilgelikten dem vurursak, enerjisi ve dip öyküleri birbiriyle ilintili, birbirinin yitik karşılıkları olan bireyler özel manyetik alanı, aşırı uyum veya yoğun fırtınalı çift oluşu sergilerler.

Her iki cins/iyet de sevmediği biriyle sevişebilir. Duyduğuma göre kadınlar sevmediğiyle sevişirken sevdiği kişiyi hayal ederlermiş. Erkekler sevmediğiyle sevişirken özgürdür; sevdiğiyle sevişirken sevmediği, daha doğrusu tanımadığı bir (güzel) kadını, bir ünlüyü hayal edebilirler. Veya çirkin ama çekici, en azından o anda onu kaldırmış bir kadını. Hangisi daha sadakatsiz? Bir bir berabereler. Sevişmeden sevmek/aşk ise en çok yıllanmış sevgililer ve evli çiftlerin uzmanlaşmaya çalıştığı bir konu. Bu son sav şüpheli ve tartışmalı: Sevişmeden sevmek olur mu? Bence oluyor, ortamı germeyeyim. Dünyada insanı şaşırtmayı başaramayacak gerçekleşme var mı?

Yalnızlık yeteneği, yalnız kalma yetisi özellikle ilişkiler için, belki insan olmak için de baraj ders. İlişkiyi hak etme ve başlama yeterliği için bir eğitim ve diploma olsa, yalnızlık dersi baraj ve zorunlu ders olurdu. Zorunlu değil, yoksa yanmıştık. Not yükseltme aracı da sayılır; yalnızlık dersine çalışmayanlar ilişkilerde kolayca, gönüllerince rezil oluyorlar. İnsan kardeşlerimiz yatıyor, kalkıyor, üzülüyor, üzüyor, kötülük yapıyor, çile çekiyor. Bazen çile nedenini bilmiyor, nedeni kavrar gibi olduğunda ömür bitmiş oluyor.

Saldırgan ilişki tavrını zorunda kalmadıkça karşı saldırıya geçmeden alımlamak, atan ve karşılayan iki taraf için de en iyisi. Aslında saldırgan insan kardeş bizden onu sevmeme hesabı soruyor: “Bensiz nereye gidiyorsun? Bana aldırmadan nereye varabilirsin?” diye. Aslında sevmemek hesap sorulabilir bir şey değil -seviyorsa seviyor, sevmiyorsa sevmiyor. Sevilmemenin saldırganlaştırması anlaşılır şey. Bu iki kişilik durum tüm diğer ilişkiler için de geçerli. Paranoyak, takıntılı, histerik, kullanıcı kimseler, mantık evliliği, paraya güce tapan kardeşler, vs vs.. Sonuçta, az sevilme algılayan muhataplar çaresizce alacaklılar. Geçici ilişki kurduklarımızdan dilenciler de sırada. Sevilmeyen dilenci, sevmeyen, sevmezken veren veya vermeyen yurttaşa karşı. Cumhurbabareis de sırada, halkından sevgi alacaklı. Sanal karakterler, cinler, şeytanlar, tanrılar, kurumlar hepsinin haklı-haksız diyecekleri, söyleyip isteyecekleri -alamayacakları var. Kendiliğinden sevilmiyorsa aksidir, alacaklıdır, çaresizliğe karşılık ciddi güç biriktirmiştir. İki uç örneği daha aklıma geldi: Lanetleme sözlerinin gücü, bir de gözü nazarı değenlerin etki alanı.

Ben birçok bakımdan babamın azaltılmış numunesiyim. Öte yandan ruhçuluğum, annemin hobi ve doğal yetenek olarak yürüttüğü sosyal duygusal zekanın uzantısı. Varsa benim ustalığım olasılıkla, kendimde babamın yetilerini artırmak değil, onun bilgi ve güçlerini birbiriyle ilintilendirmek, dışarıya ilişkilere yedirmedeki kendime özgü tarzımda. Beceri keskinliğim anam babamın her ikisinden az olmakla birlikte, her ikisinin bilgi alanlarını buluşturdum bağladım diye imgeliyorum. Ben eldekilerden bir uyum çıkarıyorum. Babamsa olmayanlardan, feda edilmişlerden kişisel uyum çıkarıyormuş. Şimdi anlıyorum, uyum yakalayan herkesin bir feda edilmişi, kaybedilmişi varmış.

İlişkide söyleşimde karşı karşıyayız. Verirken ama asıl alırken duygudan bağışık olarak söyleşmem gerekmez. Savunmacıyım, kendi köşemi ısrarla koruyorum. Eleştiriye kapalılık deniyor buna. Topa tutuluyorum, ben de topa tutarım. Ayrıcana olana bitene söylenene bozulmak ideal değil normal sindirime dairdir. İnsan bozulduğu halde yürüyebilir. Ben eleştiriden aldıklarımı işkencede öten biri gibi yüksek sesle itiraf etmiyorum.

İmkansızı sevmek zor değil, aşırı kolay. O yüzdendir çoğu insan aşk kariyerine platonik aşkla başlar. Gene çok insan kendi olanaksızını sevmeyi yeğlemiş. Platonikte, alacak olduğunu kimse bilmeden gönlünce alırsın; vereceğini gönlünden koptuğu kadar aynı şekilde kendi kendine verirsin. Anlaşılıyor, gerçek ilişki olanaksız ilişkiden daha zor. Büyük oranda, ilişki sürdürmek ilişki bitirmekten zordur. Bitiriş konuşması, pek çok yerde bitiremeyiş konuşmasına döner; oradaki havayı sever ve selamlarım. Görüntüye kanmayalım, pek çok ilişki sürerken bitiktir; bazı ilişkiler bitmişken çiçek gibi açılır ve bitirilemez biçime döner. Ezber bozumları tüm taraflar için iyidir. Yorulmamak, çabalamamak dileyenler doğru direk çokların, ölülerin arasına.

Fırtınalı ilişkide her geri dönüş ve barışma, eski kötü muameleleri tamamen unutma silme sayılsa (olsa) daha iyi. Her barışma, eski küsme nedeni tükürükleri yalamaktır. Anlaştık, ilişkide ilerleme kaydettik saydığımızda yine tükürme yalamayı geçersiz saymayalım. İleride yeniden bozuşup tükürülecek de olsa silmişizdir. Silmeyen barışmasın, barışan silemedim zannetmesin.

İnsanlara ayık ilişki yasağı koymak gerek. Ayıklık denetimli serbestlik gibi oluyor. Tüm ayıklar, “Bir dirhem daha ayık kalalım, radardan kurtulunca tekrar esrar çekeriz,” gibiyiz. Ayık kendindelik sırasında herkes kendi meşrebine uyan tarafıyla felsefeyi yalamış yutmuş, mavi kanlı aristokrat kadar soğukkanlı.. Kriz anlarında, kafa bi dünya iken öyle mi ya? Sarhoşken temel atılanlar hariç hiçbir çocuğa aşk çocuğu dememeli. Sarhoşluk bebeleri de aşk çocuğu değil; hiç olmazsa kof saf beyinle yapılmayan bedensellik bebeleri.

Her ilişki ve ayrılıkta (ayrılıkta ayrıca hayır da varmış) bir denge olduğundan kolayca söz edilir. Ben de kabaca öyle görüyorum. Buna karşıt imgede, adam uçurum kenarına götürdüğü kadının sırtına arkadan hafifçe dokunuyor. Hoop, kadın uçurumun dibinde. Konu-erkeği yargı veya savcı sorgulamasında durumu özetler: “Bir yol ayrımına gelmiştik. Ben geride kalmayı seçtim.”

Bir yaygın anonim rahiplik kurumu olarak, günah çıkartmacı Ekşi Sözlük ha? Çok iyi ve ilginç fikir. Ortamca ve ekşi-mesaj olarak. Mesajlaşma olanağı sunan tüm uygulamalar bir yerinden bu katara benziyor. Mesaj demek dışarıya karşı giyinikken muhatabına karşı giyimli veya soyunukluk olanağı demek. Mahrem/yakın ilişkiler bir yandan kişisel tarihin günah çıkarması; öte yandan özgün ve yeni eylem alanı sunuyor. İlişkinin çok değerli bir “çıplak bilgi” kaynağı oluşu bu çifte olanaktan besleniyor.

Jean-Paul Sartre kendimizle ilişkimizi kendimizdeki her şeyi her an bilme, kendimize karşı ayna ve tabak gibi olma diye kavramlaştırıyor galiba. Oysa kişioğlu su gibi, hava gibi burgaçlanarak; karışıp kendi içine kıvrılıp; durulup, dışarı doğru çözülerek; kendinden kaçarak; kendini bularak dönel, döngüsel ve faz gecikmeli biçimde davranıyor. Öz-ilişkisi, kendiyle ilişkisi böyle çelişkilerle kuruluyor. Ardından dış ilişkilerine yansıtılıyor.

“İlişki sadece insanlar arasında psişik bir mesafe olduğunda mümkündür, aynı şekilde ahlak da özgürlüğe dayanır. Bu nedenle kadının bilinçdışı eğilimi evlilik yapısını gevşetmeyi amaçlar, evliliğin ve ailenin yıkımını hedeflemez.” Carl Gustav Jung

“Yasalar tarafından onaylanmayan ilişkilerden, evlilikten doğan akrabalıklar kadar çok ve karmaşık, ama daha sağlam akrabalık bağları doğar. Bu kadar özel türden ilişkileri bir yana bıraksak da, gerçek aşktan kaynaklanan gayrimeşru ilişkilerin ailevi duyguları, akrabalık görevlerini sarsmayıp aksine pekiştirdiğine sık sık şahit olmaz mıyız? Bu durumda gayrimeşru ilişki, evlilikte anlamsız olabilecek birçok şeye ruh katar.” Marcel Proust – Mahpus

TÜRKLERİN GENEL DÜŞ YORUMU

A) Gece götün açıkta kalmıştır. (En genel ve pratik birinci ilke)

B) Hayırlara varsın. (Teğet geçme ilkesi)

C) Hayırlıysa düş, hayırsızsa boş olsun. (İyilikseverlik taklidi yorum)

Ç) Ölü görmüşsen ömrün uzayacak demektir. (Tırsak yorum)

D) Her gördüğünün tersi geçerlidir. (Pratik ve tembel yorum)

E) Çıplak erkek görmek kadın ölüye, çıplak kadın görmek erkek ölüye işarettir. (Keyfi kehanet, yararcı ve tembel yorum bir arada)

F) [Zaten düş dediğin işe yaramalı, yarını kehane etmelidir. Esas yarını görmeyen, göstermeyen düş şeytani düş sayılır.]

G) Bok para, para sıkıntıdır. (Zıtçı yorum)

Ğ) Ulvi ile seksi, bokli düşler farklıdır. (Yalancı-yalancıktan sınıflandırma, bilgiçlik ilkesi)

H) Düş herkese anlatılmaz, anlatılan düşün hayrı uçar. (Yorumda Omerta kuralı. Sen anlamazsın, sus. Galiba biz de anlamayız.)

H veya I) Rüyanı ona buna (bana) anlatma suya anlat. Su taşır, akıtır, temizler. [Hiç bana dokunma, sorumluluk istemem. Yanlışlıkla işe yararım, sonra hasedimden çatlarım.] (Yararsızlık ısrarı, düş göreni yalnız bırakma ilkesi)

I) Lodoslu havada görülen rüya yorumlanmaz. Lodos ortalığı karıştırır, sonuç net olmaz. (Midas ilkesi. Yalancı bilimsellik. Aynı zamanda düşçüyü lök gibi ortada bırakma ve bahanelendirme. Güya yakın, anlayışlı, destekçiyiz.)

İ) Ezcümle, ruhbilimde/batıda “düşte arzu doyurumu” kabul edilir; Türklerde ise “düş yorumunda arzu doyurumu” vardır.

DUM DUM DOM

Ben ki vadiyi kanla sulayanlardanım
Aşık olanlar da bizden
Geldi çekilme günü, ölenden gördüm
İnatçı toprakla sığır sütüne dönmenin
Hepsi alver yapmaya başlasın
Yaktığım evlerden sormayanlar
Yarın benden suladığım suyun
Güdülmeyen evladın çünküsünü sorsunlar
Gene yumruğumu yiyeceğim.

Bir bir ağaç kabuklarını
Yengemi kızıl dereden komşum sürdü
Dağ ormana-
Vadinin eriği cevizine atışla dolandı
Açlıkla sınadı zaman kahraman olmaya
Değilce değilce sürüldüm
Yangını söndür koşa koşa
İçine bak kuytuda, düşne rüyada
Kurtul hazır yazgına dön
Çiçekten yaban balıydı, sarmaşıkta yokluk
Yıkılsın, çürüsün gün
Altında her umutlu tecavüz!

Gün gecenin çocuğu
Öğrenecek paçalı baykuşla birlikte
Dünkü düğün son oyun
Yeniden acı yeniden
Unutup, göre bulup yitire yaradan..
Çingeneler çevirdi tekerleği
Kara mavi gözlerinde kaybım
Her yüz her ben zikzak, bir aşırtma
Meclisi yıkmadan geliyorum içimden
Yeminleri gömdüğüm gibi

Karıştım Tanrı topakla beni..

Ayakta ağlıyorum, anam sus pus yatıyor
Yabancı merhametinde dinlenmek var
Sırlar kaynaşıyor çevremde
Kilit altında dünya
Barut şaşırtır, su akıttı, zılgıt uçuruyor
Gerçek usul, beşikte çocuk bir ip boğumu
Büyüler dilsiz, sesler Şarlar’dan yamaca
Hepimiz yüklü, kim elinde kılavuz
Çiftler üçler birler, deliye yamak bulunmuş.

Gülmeye gidemedim
Düğün nöbetinde oynarım
Ağlarken öf çektim, kızgın sarıldım gövdeme
Bir davetle yağmurum harlar
Gözlere sığınırım kahkahada, isterim

Nasıl durur! nasıl somurtursunuz!
Gördüm ben en altını, gül işte.
Bundan beri serbest en azı dişlisi
Öpecek, coşkun oynayacak ağlama
Hiç bilmediklerime sayarım
Yeter gördüğüm çöplük, güven sen uçbeyine.
Kurşun kadar açık azalan sözüm
Yangın yeri, alabildiğine umman kalbim.
Ses fazla, kuru kalabalık unuttu, kıvrılmam lazım
Daha uyanacak sessizlik

***

Gezdiğim, aileleştiğim Kosova’nın benim için duygusal mücevheri-ürünü son dönüş gecemde beni uyutmayan, ön taslağını yazdığım şiirdi. Bana bir yüklem gibiydi. Aradan biraz zaman geçip öteki not ve işlerimin ağırlığından kurtulunca o şiiri hale yola soktum. Ne de olsa olsa meslekten şair olmayınca akan kokan batan yanları vardır. Ben evlatsındım, benimsedim. Aramızda özel bir bağ oluştu. Şiirsinin içeriği tabii ki gördüğüm, duyduğum, hissettiklerimle ilintili; şunu belirtmeliyim, “dum dum”un düğün davulu, “dom”un top – tank atışı olması dışında açıklama çıkaramam.

Kosovalılarda savaş, ölüm ve işkencenin, tecavüzlerin anıları tazeyken bu insanlar gülebiliyor, muziplik edip, oynayıp dans edebiliyor ya… Ben artık ciddiyet kuralı olan somurtukluğu reddetmiş, bırakmışımdır. Kosova’da, gülen birini kimse hafiflik şüphe ve sorgusuna çekemez, onlar bunu kanıtladılar. Kosovalılar bir meydanda veya bir salonda buluşur, anılarından söz edip ağlaşırlar, peşinden aralarından biri fişeği gülme ve dansa çevirir, aynı hız ve doğallıkla oynar, şakalaşırlar. Gün bugünkü gündür, her şey an’da kurulup yıkılır. Neyse odur. Ağlarlar da, oynarlar da.

Bu yaşayış biçeminin şöyle bir önemi çıkıyor: Aldığım arkadaş verilerine göre, Balkanlarda saf neşe, saf dram yokmuş. Hep hepsi birbirinin içinde, acılarda öfori var gibi olurmuş. Tabii sevinçte de bol bol ağlayış. O zaman bu içiçe katma, birbirinde eritme, kaybı travması olanların “kayıp içinde kaybolmama” yordamı haline geliyor. Toplumsal olarak Hansel ve Gretel davranmak; kaybolurken, “ben insanım” demek, yere ekmek ufakları döşemek.. Acıda erirken, veya hatta belki soykırımda soyu kururken. O zaman dahi enerji olarak cin şeytan olarak var olacağızdır. Telifi kimin unuttum, bir yazar, soykırıma uğrayan Kızılderililerin günümüz Amerikalısının içinde bir dolaysızlık doğrudan konuşma ve iç boşluğu sessizlik halinde yaşamayı sürdürdüğünü ileri sürmüştü.

Kosova’da Çingene algısına küçük bir ayraç: Sırp savaşı sırasında Mitroviça’da halk dağlara kaçtığında Çingeneler (majuk/maguk) Sırplarla birlikte Arnavut evlerini yağmalamışlar. Dağlardan dürbünlerle bakan Arnavutlar daha sonra şehre döndüklerinde çingenelerin evlerini yakmışlar, çoğu çingeneyi öldürmüşler. Eskiden Mitroviça’da Çingene Mahallesi varken artık tüm Kosova’da Çingene nüfusu %1’in altına düşmüş. Mitroviça – Peje yolunda fazla savaş olmamış, orada çoğunluk Sırpmış. Şimdi de büyük yerleşimlerden biri olan Peje/Rugova Kosova genelinde pek sevilmiyor.

Kosova’da Ahiret Turizm

HIZIRCA

Tek kişiydiler. Önce yattılar, sonra kalktılar, sonra musallat oldular.

***

Günahkarcasına suçlu, eve dönüyordum. Aklımda kırk tilki kuyruk yarışındaydı. Varsa yoksa planlarım, tasarılarım.. Tam alt geçidi aşıp caddeye dönüyordum ki, bağlantı yayında, benden önce duraklamış bir Kangoo’nun önünde, yarısı kaldırımda, yarısı caddeye uzalı bacaklarıyla devrik bir adem gördüm.

Hiç de doktor refleksi filan demem, istemezsem kimliğimi saklar basar giderim. Adamı geçelek bir iç istemle durakladım, geriye yanına geldim. Önceden park etmiş olan ise benden çok sonra olay yerine gelecekti. Hava açıktı, güneşli ve berrak, sorgulayıcıydı. Sorgulayan berraksa sen dumanlısındır. Tınmadım, bir iç eminliğim var gibiydi. Ne yaptığımı biliyorum, güçlü ve hazırım, hayır sanıyorum.

Baktım, ağzında boynuna doğru kaykılmış bir ağızlık, herkesin dediğiyle maske. Genç gibi de, yaşlı gibi de. Sakalları kirli, aralarında kırlar hayal etmiş olabilirim. Ağız köşelerinden her iki yanağa ve boyna yayılmış sara nöbeti köpükleri. Birazı köpük, birazı yapışkan, biraz da açlık – belki açlığı o an değil, bir süre sonra ağız kokusuyla yerine oturtmuşumdur.

Hemmen eğildim, elini tuttum, bir elimle de omzunu kavradım. Destek oluyorum. Sorup öğreneceğim, nasıl olsa artık uyanmak üzere, ölmez. Adın ne dedim, ilacın var mı dedim, onu doğrulturken bir yandan yavaş olmaya zorluyorum, kaldırdığım kadar da bastırıyorum. O doğrulurken baş tarafının biraz ilerisinde yuvarlanıp rasgele durmuş gibi kızaran bir soğan başı görüyorum. Saranın toplumsal etiketi, bilen biliyor, bilmiş. Soğan işe yaramayacak olsun varsın; hem bir yardım etme dileği ve jesti, hem de söz konusunu sağlamlardan ayıran bir çit.

Konu Adam doğrulurken, Kangoo’yu tanırmış gibi oraya hamle ediyor. Lar lur ediyor, konuştuğunu sanıyor, sözü anlaşılmıyor. Cebinden bir ilaç kupürü çıkartıyor, üzerinde Neurontin 800 yazıyor. Bir doğrulayıcı daha, bu konuadam bir saralı. Ondan sonra yüzde doksan sokak saralısında görülen kenarları aşınmış, eski sevdicek mektubu gibi korunmuş devlet hastanesi sara raporu. Bir kimlikten çok daha fazlası. Üstünde altı, sekiz tane imza var. Fotokopi gerisinden bana el sallayan doktorlar: Biziz, böyle bir cüz oluşturduk, kutsal metni dikkatinize sunuyoruz. Adama senin adın ne bile demeye gerek yok.

Minivandan gelen adam bize katılıyor. Ona da bir işlev var, arabadan bir peçete, ıslak mendil getir. Bulduğu bir kağıt peçete poşetini olduğu gibi hizmetimize sunuyor, gururla. Adamcığın ağzını dudaklarını siliyorum. Soluğu göründü.

Artık hem hayır işleme yarışı, hem rütbe farkıyla olguyu denetimime alma yetkesi atbaşı gidiyor. Kalkma, sakin ol, sorulara kısa cevap ver, usluca ardıma düş, seni mutlu edeceğim, bak artık binecek bir araban, başında doktorum demeyen bir doktorun var. Doktorlar ve ben toplum içinde olabildiğince kimlik saklarız, verdiğimiz acil emirlere direnç olursa isteksizce hakkımızı gösteririz. Diyelim adı Hızırca: Ben oradan geçerken hadi hazır yatıyordu, bu en güzel isim olacak. Ben de iyilik dersinden ustaca geçmeye azmetmiş, son dakikacı uyanık velet.

Bir eczaneden nöbetçisini öğrenmek, yol bulucuyla el koymuş gibi bulmak, eczanede sırasını bekleyerek usluca ilaç istemek, kolay. Hızırca ise kırtasiyeyi daha iyi biliyor, vermezler diyor, vermediler. Yan taraftaki poliklinik kapalıdır diyor, ve benim dik dik bakan, delen gözlerim tıp merkezini açamıyor. Sırada daha ciddi bir hastanenin acilinden geçip ilacına kavuşmak var. Hızırca, vermezler, olmaz, sinir uzmanı vermeli diyor. O haklı ama ben de söz dinlemezim, illa sonuna kadar deneyeceğim. Ayrıca, belki asıl soruna parmak basıyor, açlık, yoksulluk, pencereleri temizleyip üç beş kuruş kazanmak için Pendik’ten şehre Bostancı’ya geldiği gibi öykü ve martaval kırıntıları geveliyor. Pazartesiyi beklerse, kaybettiği reçete şifresini yeniletir, ilacı alırmış, ilaç pahalı, 10 kutu yazsa on kutusunu almak ayrı bir zenginlik istermiş. İlaç temini ve geçinme dertlerinden şurasına tak demiş, intiharı düşünüyormuş, olmuyormuş. Ona, erken ölüp ne edeceksin dedim, sıran gelip gücün yetince öleceksin, zaten seni bir sara nöbeti bile öldürebilir. Zorlama. Aklıma akın akın saralı filmler doluşuyor.

Bu söz ve fikirlerin içeriği zaten yumuşak değil, görülüyor. Ben ayrıca gerilmeye başlamışım. İşler yokuşa ve sarpa dönüşüyor. Bir hastane, bir eczane, bir kutu Neurontin benim için çocuk oyuncağı, kolay yerden soruldu diye parmak kaldırmıştım. Şimdi sorunun alt dalları beliriyor. Ya para olanağı yoksa? Zararsız, ben çok değil bir kutu ilaç alırım. Gerisi Allah kerim, Hızırca kerim. Hızırca’yı ben doğurmadım, kendine bakabilir ve oraya buraya sürükleyebilir. Yalnız hastanede sinir uzmanı çıkmazsa, bir ilaç bile alamayabiliriz, en büyük devlet hastanelerine mi gitmem gerek?

Zorda kalıp bir yaratıcılık çıkışı: Kızılay’ın Kartal Huzurevi tanışımdır, varsa bana ilaç verirler. Hastaneden kurtulurum. Yeşil ışığı hayat ve müdire hanım yaktı, onlarda verilebilir bir miktar ilaç var. İlaç dediğin ab-ı hayat, bengisu. Sular akıyor. Sinyal çok bariz, yüzüm gülüyor, direksiyonu oralara çeviriyorum. Yolda Hızırca yeni bilgiler veriler kaygılarla yanı başımda. Ev sahibi evden çık, kira veremiyorsun diyor. Çoluk çocuk kışın nasıl çıkarım? Çıkma tabii, zorla atmaya gücü yetmez. Artık eve saklı girip, saklı çıkıyorum, evde yok numarası yapıyorum. Olabilir, artık elinden öper, yönet sorunu. Evde aç biilaç yatıyoruz, elime bakıyor kaç nüfus. Kaç nüfus olduğunu o söyledi, ben dinlemedim, daha fazla acımak, zorunlu kalmak, hissetmek istemiyorum. Ama işler yolunda ya, bir 101 şubesinden domates, patates, soğan, portakal, elma, yağ gibi en zorunlu saydığım şeylerden birazcık tepeleme alıyorum. Bunları arabaya getirirken hem yoruluyor, hem caddeye oraya buraya saçılmalarını önleyemiyorum. Çarpılmadan arabaladım.

Göz ucuyla Hızırca’ya bakıyorum, beni işkillendirmeye başladı. Çok konuşup, profesyonel dilenci gibi dallı budaklı öyküler anlatınca aklıma giren girdi. Gerçi bir saralı, işe güce de sahip olsa gitgide kenara itilebilir, dilenciliği yolda öğrenebilir. Büyük şehirde varoşta yaşamak zor, yollar belki de çizili ve belli. İyi de, bu Hızırca hınzırı, niye boylu boyunca caddede değil de, kenarına ilişivermiş gibi yarı kaldırımdaydı? Yoksa sırada beni gasp etmek mi var? Niye ilk dakikalardan sonra aksilenme gereksinimi duydum? Hepten savunmacılaştım? Renk vermek istemiyorum. Doktor olduğumu söylemezdim, eczanede duydu. Gerçi doktorluk birinin baş başayken öldürmeye can atacağı insanlar listesinde sayılmaz. Sadece toplumsal histeriye dahil o. Bakıyorum boyu benden daha uzun değil, derhal baskın bir şey yapmadığı takdirde onunla baş edebilirim. Daha iyi olasılık, zorunlu veya gönüllü bu Hızırca dilenciliği kıvırabildi, kariyeri böyle ilerledi, şekilleniyor. Evet, yüksek olasılık. Zamanında ona yoksulluğu iyi bilen biri denk gelmiş. Anlattıklarını dinledikten sonra “Bak,” demiş; ellerini araba konsolunda sırayla üç komşu noktaya oyun kağıdı sıralar gibi dokunduruyor: “Bu senin kiran,” -750 ile 850 hatta 900, bin lira arasında muğlak kiralar söylüyor, belli ki kiralar borsa gibi inip çıkıyor, veya iyilikseverin yüzündeki rakamlara göre açık veya belirsiz olabiliyor- “bu senin mutfak masrafın, bu da senin az da olsa harçlığın.” Anımsayacak gibi oluyorum, benden domates alışverişinden sonra tavuk, kanat gibi lüks saydığım şarkı isteğinde de bulunmuştu. Huzurevi faslında ise bu sefer bir Rivotril kupürüyle adeta as göstermiş, ama blöf bile saymadan asını bertaraf etmiştim. Yeşil reçete bu oyunda kullanılmayacak bir kart, geçemezsin.

Hızırca ne yapıp yapıp, ben iyilikseverin cennetini, gönül rahatını garantilemeye ahdetmiş gibi. Aklım, benden başka kimler tezgahından geçti gibi zındık sorulara kayıyor. Bir kriminal yapıyorum onu, bir yüz kızartıcı olmayan bir dilenci. Bir de insan sarrafı, yol psikoloğu, anlık doğaçlamalarla av avlayan, genel senaryosu belli bir sahne sanatçısı, yol tiyatrocusu. Az konuşsa ikimiz arasında benim hayatım rahat yürüyecek. Karımmış gibi kafa ütülüyor, ona sevmediğim bir, haşa üvey karımmış gibi ifrit oluyor ama susuyorum, kaş çatıyorum. Benim de yoksulluk görmüş, yüzünün nuru apaçık belli bir insan olduğumda ısrarlı. Keşke inanabilsem. Biz bu yola niye girdik? Aynada güzel görünmek için. İnsan güzeli sanılmak beni Kaf Dağına taşıyacak. Basit, kolay, fakirliğe kafa tutmayan, kimseyi ne değiştiren ne eleştiren, şıpın işi bir kurtarıcılık, bir iyilik taslak olması da yeter. Her yönden, ama özellikle geleneksel ve klasik yollardan kaşıyor. Çoluk çocuğunun hayrını gör, aracın canın salim olsun, Allah senin her zaman yanında olsun, dünyada cenneti yaşa, mizan terazine konsun. Ben bir bunları istemem yan cebime ile alıyorum, bir titrer, terler gibi oluyorum. Celladıma tıpış tıpış mı gidiyorum? Ama bu yoldan geçinmeyi sürdürmek için kurbanını kollamak, canına saygı zorunda. Her nasılsa huzurevinden 20 kutuluk ganimet kaldırdık mı! O da ben de kardayız, verimli av diye buna derim işte. Bir an ben de Hızırca gibi sevinçliyim. Ama asıl hedef olan bana kira ödetme ne olacak? Ben ödemeye, cebimden kağıt para çıkmamasına kararlıyım. Bunu evine varana kadar söylemeyeyim, elim belli olmasın. Arada can korkusunu atmışım, evine kadar iletmeyi evetlemişim. Anayol üzerinde bırakıp, torbaları sarsak sarsak kendi başına götürmeye zorlamak vardı. Söyleşirmiş, dinlermiş gibi yapıyorum, hiç aslım yok, öfkeli veya korkak geçiştirme tepkileri veriyorum. Yolun bana açtığı sorgu ne kadar iyiyim, nasıl iyiyim, nerem parçalı bulutlu, kimden ne kadar zarar görmeye izinliyim? İyi bir yanım kaldı mı? Belli ki elimde yalnızca deneyim ve macera kalacak. Hayat gibi mi? İyi, güzel olmasam ne olur? Kolay kısa yollu, havalı vitrin planım elimde kaldı, tel tel döküldüm.

Beni Pendik’te anayolun üst yani yamaç tarafındaki kenar mahallelere götürdü. Akşam namazında bana dua edeceği camiyi gösterdi. Kıvrıla kıvrıla sokakları geçtik. Yamaçtan aşağı sallanmış kamyonetlere yol verdik. Kıvırtan , hızlı da yürüyen biri kaknem biri iri kalçalı iki kadınla, tek tük sokak bekçisi çocuğu seyredip arkamızda bıraktık. Kenar mahallenin gizli din uluları ağaçları sıraladık, onlar nezaret ettiler. Artık Hızırca’nın sesi bana batmıyordu, buzlu cam arkasından geliyordu. Kendi başına, onu evden atacak ev sahibi ile ev kirasının açıortayını hararetle tartışıyordu. Söylemine uygun, “Beni bu saatte ev çevresinde görmesinler.” Tam evinin neresi olduğunu bilmedim. Hayalimdeki koyu elbiseli, çatık kaşlı karısıyla, sayısı belirsiz çocuğunu tanımamış kaldım. Onlarla ne soğuk ne sarılmalı karşılaştım. Bana bir kağıda adresini yazacaktı, onun yerine cep telefon numarasını verdi. Cebini de gösterdi; tuşlu, gümüşi metal eskisi bir şeydi, çerçeveye dahil metal bir parçası elinde kalıyordu. Çaldırdığımda şarjsız olan cep çalmıyordu. Hızırca gibi bitik, bozuk. Elimde artık sanal, günün birinde söyleşebileceğim bir Hızırca numarası var, belki cennetin kodudur. Beni kurban gibi kesmediğine çok teşekkürüm. O, kıyağının karşılığı olarak son bir hamleyle onu bıraktığım yerde şoför kapısını açtı, zorladı. Aynı anda içimden kapıları çaktırmadan kilitlemediğime söyleniyordum. Öyle çaktırmasız olmaz, beceriksizliğimi affetmem gerek. Kira da kira diye tutturmuştu. Para veremem, vermeyeceğim -son anda çıkan kurtuluş nidası- kendine iyi bak, saranı geçirmesen de verimli yaşa. Gençsin, benden becerikli ve çok bilgili olduğun da su götürmez. Seni kalbi büyük oluşlarıyla üstün yapım süpermenlerimin yanına komşu yaptım. Benden iyi, benden üstün muhataplarım. Nerden gelip, ne dertlerle baş etseniz yine parlarsınız. Bana değil Dostoyevski’lere konu olursunuz. Sıradaki aynam, kalite kağıdım kimse, hep tüylerimi diken diken eder. Var ol, ömürlü ol Hızırca, sen değil asıl ben Hınzırca.

ÖPÜŞME GIDIKLANMA VE SIKILMA ÜZERİNE – Adam PHİLLİPS

• “Yolcular kabul etseler de etmeseler de ölüme doğru seyahat etmektedirler.” Freud

• Annesini fazlasıyla beklemiş olan bebektir ölüme doğru seyahat eden; çünkü başında kimse olmayınca bebek bedenin yalnızlığına hapsolmuştur.

• “Özne hep talep etmekten başka bir şey yapmamıştır; aksi takdirde ayakta kalamazdı; bizlerin yaptığı sadece işi kaldığı yerden sürdürmek.” Lacan

• Analitik ortamda tekrar tekrar hastanın bir başkasına teslim olma riskiyle karşı karşıya olduğunu anlıyoruz.

• Bilindiği gibi yalnızca olanaksız olan şeyler bağımlılık yaratıcıdır.

• Ergen çocuğun yaşadığı temel açmazlardan biri de, sadece kendi denetiminin ötesinde olan nesneye güvenilebileceğini keşfetmesidir.

• “Ergen, temelde kendini tecrit eden kişidir.” Winnicott

• Çok uzun süre beklediğimiz insanlardan keyif almamız güçtür… (Protesto olan) sıkıntı her zaman öfkeyi saklamanın bir yoludur.

• Fobi kötü şeylerin ağza alınmaz olduğu ve böylelikle de ağza alınmaz olanın her zaman kötü olduğuna duyulan inançtır. Ve bu da fobi sahibi kişi için örtük kavrayışları her zaman tehlikeli kılar.

• Çocuk, arzu sayesinde yalnızlığını, yalnızlık sayesinde de arzusunu keşfeder.

• İnsanın başına gelebilecek olan en kötü şey, hayal edilemez olan şeyden daha rahatlatıcıdır.

• Arzu, hiçbir nesnenin yatıştıramayacağı bir eksikliği ifade eder.

• Düşünmek üzerine düşünebilmekte, ancak endişe için belki yeterince endişelenmemekteyiz.

• “Kendi kanatlarıyla yükselen hiçbir kuş yükseklerde uçmaz.” William Blake

• (Sıkılan çocuk) Tam anlamıyla başka birini değil, adeta kendini beklemektedir. Ne ümitsiz ne de ümit dolu, ne gayretli ne de kendini bırakmış olan sıkkın çocuk, olasılık ve kedere ilişkin, tatsız bir çaresizlik içindedir.

• … yetişkinler adeta çocuğun hayatının devamlı ilginç olması, ilginç kılınması gerektiğine karar vermiş gibidirler. Çocuğun ilgileneceği bir şeyi bulmak için kendisine zaman tanınması yerine ille de her an bir şeylerle ilgilenmesi gerektiği yönündeki talep, yetişkinlerin en baskıcı taleplerinden biridir. Sıkıntı, kişinin kendisine zaman tanıması sürecinin bir parçasıdır.

• Açgözlülük fantezisinin bütünü, bir açıdan kişinin kendi iştihasını yiyip bitirmesi çabasıdır.

• Çocuk yalnız anneye değil, kendi arzusuna da bağımlıdır. Her ikisi de kaybedilip yeniden bulunabilir. Belki de sıkıntı, sadece günlük yaşamın yasının tutulmasıdır?

• “Bir şaka imdadımıza yetiştiğinde gülebiliriz ancak.” Freud

• Şaka, Freud için bu denli önemlidir, çünkü şaka hazzımızı engellerden kurtarmanın en zekice, en etkin olan yoludur. Ve hazzı kurtarmak, Freud açısından bir tür anımsatmadır. Şakalar, tıpkı rüyalar gibi, bastırmayı sabote ederler.

• Engeller güvenlikte olmamızı sağlar; halbuki şaka bizi heyecanlandırarak tehlikeye atar.

• Engel arayışı, ironik bir anlamda aynı zamanda haz arayışıdır.

• Zayıf engeller bizi fakirleştirir.

• “Fetiş, annenin penisini ikame eden şeydir.” Freud

• “İnanoğlunun ilerlemesi, sınırlamanın engele dönüştürülmesinden ibarettir.” Simone Weil

• İlk düşünülen şey, annenin olmayışı mıdır, yoksa zamanın mevcudiyeti midir?

• İlk ilişki nesnelerle değil engellerle kurulur. İnsanlar, yaşamlarının, olasılıklardan en çok korktukları dönemlerinde aşık olurlar. Birisine aşık olabilmek için bu olasılıkların birer engel, zorunlu birer engel olarak algılanmaları şarttır.

• “Bütün kadınlar sonunda annelerine benzerler. Onların trajedisidir bu. Hiçbir erkek sonunda annesine benzemez. Bu da erkeklerin trajedisidir.” O. Wilde

İL GATTOPARDO / LEOPAR (1963)

[30 Aralık 2013]

Salina Prensi Fabrizio, küvetten çıkışta bedenini pedere kurulatırken:
“Beden çıplaklığının ruh çıplaklığına göre daha masum olduğunu bilirsiniz. Lütfen daha sıkı kurulayın. Hem sözümü dinleyin, siz de bazen banyo yapın,” mealinde konuşur.

“Yaşım bir kolon gibi başıma iniveriyor.”

“Aşk altı ay yangın, otuz yıl kül. Ben de aşkı bilirim.”

Garibaldi devrimiyle birazcık yükselen yeni burjuvanın prense tanıştırılırkenki beceriksizliği, bir zaman dilimi sonra ne hale geleceğini göstermekten uzak. Onun geleceğini kızı Angelica (Claudia Cardinale) anlamlandırmakta: heyecanlı, göz alıcı, dişi, görgüsüze kaçan kahkahalar, çıkarını ve evrenini çok iyi tanıma..

Plebisit sonrası bolkon konuşması çok tipik: Herkesi ifade eder, kucaklar görünen yukarıdan bakış. Aradaki tek tük aykırı oy bütüne tahvil edilmiş, % 100 evet çıkarılmış. 22 Ekim 1860’ı temsil ediyor. Sicilya ilhak edilmiş, Birleşik İtalya kurulmuş; başta Kral Emanuel, yanında yetki paylaşacak meclis kurulmuş. Garibaldi’nin enerjisi, milliyetçiliği kullanılıp, gelişmeler fırsat verince Çerkez Ethem gibi derkenar edilmiş.

“Her şeyin eskisi gibi kalması için bazı şeylerin değişmesi gerekir.” Leopar prens ile fırsatçı yeğeninin değişen zamana uyum sağlama gayretlerinin ortalaması.

Gururlu, düşecek aristokrat her fırsatta eskiye referansını belli eder. Örneğin yeğenine hediye edeceği sarayla ilgili: “Her yeri bilinen bir saray oturmaya layık değildir.” Ona senatörlük teklif eden krallık temsilcisini sonu belirsiz şekilde konuk ederken: “Siz benim misafirimsiniz, ne zaman gideceğinize ben karar veririm.”

Prens Fabrizio açıkgöz değil gözü açıktır. Adeta kendi düşüşünü, kuyrukluyıldız kaybolmasını seyre dalmıştır. Bu teslimiyetten az bir fark seriyor. Bitmek tükenmek bilmez bir şölen/vals akşamında terleye terleye, yalnızlığı, yaşlanışı, gelecek zamana merakı her yerinden akarak ortamda bulunur, yürüyüp gitmez, sürüklenir. Sınıfını özetleyen bir tiradındaki yorumları: “Bizde her gösteri, en şiddetlisi bile bir mahvolma isteğidir. Şehvetimiz bir unutma isteğidir.” Burt Lancester kendinden emin, yalnız, sakin oyunculuğu damıtıyor.

Filmin yaslandığı romanı okumayıp bilmeyince, izleyici kendi bildiğinden referanslar buluyor. Buna uygun bir tanesi Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinin Baron de Charlus’u. Charlus çılgın karakter, onun karşı köşesindeki Leopar suskun volkan. Her ikisi de yalnız.

Kızıl kont Visconti Leopar’da çöken aristokrasinin ağıtını işlerken bireysel planda da başka bir düş kırıklığını, gelmeyen komünizme ağıtını dillendirmekte. Kendisi hem aristokrat hem komünist olduğundan tam da üzüntü ve kayıp kavşağı insanıdır. Visconti kalabalıkları yönetmekte çok usta ve kalabalık film setini sevdiği anlaşılıyor. Bu hem gerçekçi savaş-çatışma sahnelerinde hem balo kalabalığında belli oluyor. Öte yandan yakın plana girmeyi, yüze, mimik kaslarına, bedendeki tekinsiz sessizliğe yaklaşmayı da seviyor. Bedene, yakın plana hakimiyeti daha çok Venedik’te Ölüm’de görünür.

Güney Amerika’nın bülbülü Gabriel Garcia Marquez’in Simon Bolivar hakkındaki kitabı Labirentindeki General’i okurken şrak diye aklıma İl Gattopardo ile benzerliği geldi, gelmişti.

1 nisan 2016’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde İlber Ortaylı sunusuyla Sinematek 50 kapsamında gösterimi yapıldı.

İlber Ortaylı seyirciyi öyle bir hazırladı ve filmi yukarıda tuttu ki, sıkılmak, öf pöf demek seçenek olmaktan çıktı, ayıp olacak diye kimse sıkılmadı. Visconti alan derinliği yaratmada çok ustaymış. Bu en kişisel, özyaşamsal filmlerinden biri. Burt Lancaster’ın bundan daha iyi oynadığı bir filmini bilmiyorum. Yaşlı-aristokrasi-kuğusunun-ömür-bitimi-şarkısı. Hem aristokrasiyi hem burjuvaziyi yeriyor filmde ama ince ince, bağırmadan. Aristokrasi sınıf içi kuzen evlenmeleri yüzünden çirkinleşti, taze kan bulamadı diyor bir yerinde. Kendi kızlarının baloda çocuklar gibi kendi aralarında oynaşmasından tiksiniyor. Ölümle yüzleşmeyi kişisel olarak da iyi vermiş. Claudia Cardinale hem burjuvaziyi hem geleceğin genç, birleşik İtalya’sını temsil ediyordu. Masada kenar mahalle dilberi gibi gülmesi bütün yemeği piç ediyor, daveti bitiriyordu. Gene de ölenin doğmakta olana tutkusu, Prens Fabrizio Salina’da çok güzel verilmiş. Dekadan bilge aristokrat portresi aristokrat yorumundan da daha çok oturuyor. Pier Paolo Pasolini ile ortak tarafları Sicilya sevgi saygısı. Sicilyalılar kolay kolay değişmezmiş, çünkü kendilerini tanrı tohumu görürlermiş. Uyandırmaya gelenlerden de nefret ederlermiş.

Renkleri bakımından Theo Angelopoulos’un O Megalexandros’u ve Antonioni’nin Professione Reporter’i (The Passenger) ile benzerlik gösteriyor.

İlber Ortaylı ‘İtalyan sineması, Visconti sineması hem daha iyi bir sinemanın nasıl yapılacağını gösterdi hem de bu kadar incesi alıcı bulmayacağından -sanat sinemasının nasıl- tercih edilmeyecegini de göstermiş oldu,’ diyor. Amerikan izleyicisi de Türk izleyicisi de uzun ve incelikli sahnelerden sıkılır diyor. Böyle filmler eskiden Türkiye’de iki parça, üç parça halinde gösterilirmiş. İzleyici ve gözler hazırlıksız antremansız olduğundan. Zaten aşırı uzun olması nedeniyle Bernardo Bertolucci’nin 1900’ü de bizim gençliğimizde Harbiye As’ta ayrı zamanlarda iki ayrı bölüm halinde oynatılmıştı.

İyi tarih nosyonu olan filmlere İlber Ortaylı bayılıyor tabii. Şimdikilerle karşılaştırın diyor. İstvan Szabo’nun Colonel Redl’i bu filmin bir akrabası, o da bunu sözüne kattı. ‘Dönemi ve coğrafyayı, toplumu bilmediği halde olağanüstü kavrayışlı olan bu sanatçılar tarihi ve olayları yerli yerine oturtuyordu,’ diyor. Bu grup sanatçılar bir vagonda topluca geldiler, bir katarda da gittiler diyor..

ŞÜKRE EVETİNE EVET

Şükre/şükrüye reddiye düzene yanıt ve kucaklamamdır:

Canı isteyen ve gerek duyan herkes doğruyu söylemekte özgür görevli. Haksızlığa karşı doğruyu bağırsın, hatta doğruyu değil arzusunu haykırsın. Bütün haykırmalara karşın yine de her doğan, “bir çift” nefes alan (bir soluk alan, bir soluk veren) herkes o ilk nefesle yaşamın bütün acılarını haklamış denklemiş olur, zorunlu kâra geçmesi başlar. Böylece ikinci soluktan başlayarak birey doygun, potansiyel mutlu, ödüllendirilmiş, kârda, sevilmiş ve onaylanmıştır.

Bütün yaşam acılarımız ilkin beynimiz daha zehir çalışsın diye ikincin ve asıl gönlümüz yüreğimiz açılsın, ummanlarla birleşsin diyedir. Yaşam, kiracısı olduğumuz bir daire, fabrika veya kripto paradır; bütün yaşam-parasını ve satın aldıklarını geri teslim etmezden önce bakılası olan şey hücreysek hücre, çocuksak çocuk, adamsak adam olarak, ölmeden önce yaşayıp yaşamadığımız olacaktır. Ölmezden önceki süresi boyunca yaşamayanlara ne acı, ne yazık.. Öylesi kişi kâr ve para basan bir fabrikanın içinde canı sıkkın pinekleyen, aksi ihtiyar fabrikatör gibi olacaktır. Acı ve adaletsizlikler de yaşam festivaline dahildir, hasım ve düşman kardeşlerimizle kapışmak da bayrama dahil ve serbesttir. Hiçbir emelimizden geri kalmayalım, iyigüzel olmayanla istediğimiz düzeyde ilişki kuralım, yine de varoluşun baştan kazançlı, filmin baştan doyurucu olduğu bir sinema salonuna girmek olduğunu akılda tutalım. Bu, birbirimizden daha ileride-geride değil, doğmamış ve doğmayacaklardan ileride olduğumuz bir denklem.

Bu anlatımım bir kanıtlama değil, bir önkabullü tümdengelimsel paradigmadır. Bu paradigma için Tanrıya, meleklere dahi gerek yoktur, ama onlarla birlikte daha kolay kavranır olabilir.

Yaşam her zaman, her anında tam dozdur. Yaşam bir gündür, sonsuz bugün, bu an, şimdi yani şimdiki geçmiş zamandır. Yaşamda ölüm zaten vardır. Ama ölümde yaşam olabilmesi için insanın yaşaması, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir. Sıkıntı (çilesi) şükranın, olgunlaştırıcı çilenin bir formu/taslağı olabilir. Çile çeken, zorluklara göğüs geren, yine de hamdolsun diye şükürlü davrananlara içim gidiyor, çok güçlü olduklarını görüyorum. Kendim çile uzmanı olmadığım halde onlara bir omuz veresim geliyor. Bula bula bir hayır dua buluyorum: “Şükürün yüzüne gülsün.”

Yaşam çilesinden değil de yaşam korkusundan kurtuluş yolu: Tek bir soluk alıp verme döngüsüyle (tek bir nefesle) tüm zorluk ve acıları yenen bir fiziksel yaşam doyuncu aldığımız, sunulduğumuz veya kendimize sunduğumuz.. Doğrudur. Bu formül benim içimde, Nietzsche’nin önerdiği “büyük yaşam evet” inin kendime uyarlanmış hali. Kuru bir teslimiyetçilik değil, bütün içerimleriyle birlikte mutlak teslimiyetçilik.

***

Özgür değiliz, evetiz!
Hayır demek özgürlükse-

İç kararsızlığa hayır!
İç savaşsızlığa evet!
İç barışsızlığa hayır!

Sevginin, evet, insanını küçültmesi, alçakgönüllendirmesi gerekiyor. Belki bu evrensel işlevi veya işlev çıktılarından farkedilir biridir.

Hayır (girişkenlik ve kimlik için) gereklidir; evet kutsaldır. Evet büyülüdür. Büyülü cümle “Açıl susam açıl!” ise, büyülü sözcük Evettir. Doğudaki kutsal sözcük/mantra om! (aum) içinde yoğun evet barındırıyor mu? Batının yani Ortadoğu’nun mantrası ohh/ahh ise o evet’i hem sevinç hem üzünç formunda yoğun yoğun içerir.

SİLAHIMA VEDA

Her nasılsa, pertavsızın hep piştov gibi bir silah olmasını düşlemişimdir. Değilliği benim için büyük düş kırıklığı oldu.

Tabanca koleksiyonuna, silahlara veda. Domdomlular, adaptörlüler hurdaya gidecek. Bunlar casus kuşumdan dökülen kehanet gibi bölük pörçük bilgiler. Bende kendisine yakın silah bilgisi olmadığını göz önüne alsa, dikkatlice anlatmanın hiç zevki kalmayacağı belli.

Nagant Rus toplu tabancası. Sistemi Usa’daki gibi. Double action olanları var. Silindirik kurşunlu ve çok pis, yüksek enerjili. Bir de, Rus kartuşu uzundur, çok fazla barutludur. O türüne raykıran derler. Adını hak eder.

Parabellum: Bir tip yukarı doğru sürgülü silah. “Para” diye bir uzun kurşun türü vardır. Walther PPK’larda uzun kurşun veya kurz kısa kurşunu kullanılabiliyor. Tabanca namlusu uzun veya kısa olabiliyor. PK olunca daha uzun oluyor, Sean Connery’de bunun uzunu var.

Kalibrede çok çeşit var. Örneğin 4,5 mm var. 0,177 = 4,6 mm dengi. Vietnam’da Amerika büyük kartuşlu ufak kalibreli kurşun kullandı. Bunlar otluk arazide kullanılıyor. Değmelerde fazla yön değiştirmesin diye ince. Kurşun vücuda değince açılıyor, vida gibi spiral sarıyor, İç organları karıştırıyor. Çıkış deliği olursa organları da dışarı götürüyor, sürüklüyor.

Domdom, Rus silindirik kurşunudur. Çıkış deliği büyük olur, organları dışarı doğru söker. Kullanımı yasak ama yasak dinlenilmiyor. Domdom kurşununun ağzına testereli bıçakla (+) işareti yapılıyor. Böylece pirinci açılıyor. Faullü dövüş gibi. Öyle bir kurşun kol kopartabilir. Meraklısı domdom yapımında, kullanılmış/atık plutonyum arıyor. O dağılma özelliğini artırıyor, kurşun un gibi gidiyor, sıkışarak un gibi dağılıyor. Patlayınca yakıtı tümden alıp sonra itmeye başlıyor. Kurşun tabanca namlusundaki raylara, yiv-setlere oturuyor. sıkışma ve sıkıştırılarak itilme sonucunda kurşun namlunun ucundan dönerek çıkıyor. Ucu ile arkası artık çıktıktan sonra yer değiştirmez oluyor. Roket gibi davranıyor, giriciliği artıyor. Top güllesi gidişinde ise yuvarlak top güllesi ön arka yer değiştirmeleri yaşar. Bunun yanı sıra gülle atan tüfekler (çifteler) de var. Çok hızlı gönderilen kurşun, giderek erimiş hale dönüyor, deriye dokunduğunda düzleşiyor. o zaman parçalayıcılık ve dağılma oluyor. Plutonyumlu ise toz haline geliyor, enerji tamamen vücutta kalıyor, böylece çok zarar veriyor.

Fizik bilimini patlayıcıda yoğunlaştıranlar var. Tek kurşun alan silah var. Bunun barutu ayrı konuyor. Hap gibi. Çok sert çelik. Sert kap içinde oturuyor ayrıca. Nereye varırsa dağıtır, duman eder. Yaşlılara Yer Yok’un silahı gibi.

Kuş habercimin tabanca ama kırma gibi olan silahı vardı. Kanatlı mermisi var ucunda. Bu tip mermi, kanatlı olduğundan dönüyor. Hızlı değil ama ağır, kütleli. Enerjisi, torku fazla. Vücuttan çıkamıyor, içeride sönümleniyor, enerjisini karna aktarıp zarar veriyor.

Tingle berbat bir alet. Kısa barutlu. Deneyince çok kapasiteli çıktı. Bir zamanlar ruhsatsız silah iken özel ruhsatlıya çevrildi. Namlusu aynasızlara teslim ediliyor. Bak, onu müzeye vermeyi deneyebilirdi. 1884 model silahı da vardı. Onun çeliğini bir şirkete özel şekilde sertleştirtti.

Avusturya çeliği çok iyidir. Artık diğerlerinden farklı değil. Almanlar mekanik dövmeyi çok kullanıyor. Dövme, molekülle iletişim gibi, konuşmak gibidir. Mavi renkli çelik şeritler var. Telle birleştirip bağlıyorlar. Sonra fırına koyuyor, peşinden mekanik dövüyor, şeritleri birbirine kaynatıyorlar. Şeritler kaynadıktan sonra namlu içini elle yapıyorlar. Namlu dişidir. Şerit halinde ısıtıp, geri geri dövüyorlar. Dövülenler kaynıyor, yiv set oluyor, çıkartıyorlar. İçine uyacak şekilde ısıtıp soğutuyorlar, çelik rengarenk oluyor. Sarıldığı belli. Damas çeliği (damascus, şam çeliği) diyorlar. Yay gibi yapıldığından patlatılamıyor, açılıyor, esniyor.

Mermiden başka, ağızdan dolma silah da yapıyorlar. Muhteşem. Kuyruğa girmek gerekir, pahalı ve sıralı. Poligonda deneme ateşi var. Deterjan atılıyor, namlu sıcak suya atılıyor. Antipas sıkılıyor. Sağlamdır, sabunla yıkanabiliyor. Barut kalıntıları için. Silahları içinde, elden en son Walther çıkacak.

Silah, silaha hakim olacak insan ister. O artık yaşının geçtiğini kabullenmiş. Ağzının tadını bozmayıp parkur değiştiriyor. İnsan, zamanla silahşör gücünü kaybediyor. Gücü yetmediği zaman, telafi için silaha el uzatır; ateşli silah etiğini sıfırlamış olur.

Skeet atan bir arkadaş-oğlu var. Müthiş ve enteresan bir çocuk. Attığını hiç kaçırmıyor. Çocuk atış talimlerine, onu taklitle başlamıştı. Şimdi onun mirasçısı, ardılı sayılır. Oğlanı atışta ziyaret etmiş. Müzeye silah bırakabilmek için gazete ilanı vermesi gerekiyor. Silahları hafife alıyorlar. Kızmış onlara, artık müzeye vermek istemiyor. Her silahın tarihçesi var. Silahları, hakkı olan saygıyı görmeyeceklerse kimse ellemesin. Bu biraz da eski, köklü bir dükkanın kapanması gibi.

Topraktan, çürümekten çıkardığı Colt‘un Peacemaker’ı varmış. Zamanında Colt şirketi İkinci Abdülhamit’e göndermiş. Öyle birkaç tane beyaz, paslanmaz çelik tabanca var. Vatanım Sensin’de Eşref Paşa’nın elinde vardı bunlardan. Yeşilçam’da sinemacılar, zamanında çok güzel, örnek silah seçimleri yapmışlar. O tabancayı filmde görmek hüzünlüydü, zevkliydi, inanmadı ve şaşırdı. Skeet hareketli hedef demek. Atıcı arkoğlu bir çocuk kovboy gibi. Dedesinin mücevher dükkanını yönetiyor. Dedesi artık beleş mücevher, altın vermeye başlamıştı. Külçe altın satıyorlar. Hareketli çocuk bu dükkanda sıkılıyor. Ava çıkıyor, en az iki çulluk vurup geliyor. Domuz da vurabiliyor. İyi kasap ve ahçıdır.

Kendisi fotoğrafçı olsa acayipti, daha verimkardı. Silahtan vazgeçerken belki şimdiye fotoğrafa geçmişti. Zamanında 2000’lik bir teleobjektif almış. Bu objektife KGB’den kabza almış. Sabit dayanmazsan titrer, görüntü bozulur. Sinir bozucu tiplere dürbünle bakıyordu. Uzaktan fotoğrafını çekip, artı işareti kondurup, “değmedi sanma!” diye mesaj gönderiyordu. Bir ara Altınoluk’ta dolaşıyordu. İki kız -profesyonel seksçiler- var orada. O balık gibi suya girip çıkıyor, eşi keskin göz, antika hazine arıyor. Kızlar allahlık beybaba sanıp ona yaslanıyorlar, sürtünüp dalga geçiyorlar. Oradan uzaklaşmış ve dürbünlü fotoyla, ona hafif şaşkın bakışlarını yakalayıp resimlemiş. Asıl onun kendileriyle dalga geçtiğini anlamışlar. Bir yıl sonra mı ne Bodrum Bağla’dan geçiyordu. Durakta yolcu dolu. İki kız duruyor, işaret ettiler, bir baktı -bunlar. Tanıdılar mı? “Nereye?” demiş kızlar. “Nasıl, atayım mı sizi Bodrum’a?” “Ben sizi indiririm, devam edersiniz.” Fotoğraflarını göstermiş kızlara. Kızlar kırmızı. Alemsiniz demişler. Silmiş sonra o fotoğraflarını. Hani uzun vadeli de avcı. Bakana her yerde ayrı bal var. Örneğin süslü Araplar var, çarşafın altı boş, süsün altında. Adam vurmak gibi fotoğraf, bir yerde.

***

“Cezayı bitirdik çıktık. Bunun şerefine İbrahim bana bir takım kopuk elbisesi yaptırdı. Halep şalvarı, rengi siyah da ceplerinin ağzı, paçaları siyah ipek kaytanla işlemeli. Belimde Tosya kuşağı. Lacivert sako, bir Sivas kaması… Bir de nagant taklidi tabanca… Arkadaşım, İzollu Mustafa diyorlar. Biz hapisteyken o kerhanede dost tutmuş. Deli Hatun isminde çirkin bir karı. Çirkin ama sesi güzel. Bir de beni çok sever. Ben ilk defa kerhaneye gidiyorum.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

“Derken beyim… Oğlan, işi ben meydana çıkarırım, diyor. Oğlan hafiye… Evvelce bir filmde görmüştüm. O zamanki tabancası toplu tabancaydı. Bu sefer Brovnik almış. Bir tabanca ama, kız gibi… (…) Bu ne biçim bir haydut? Ben hiç böylesini görmedim. Bir ayağı tahta olmalı. Giderken ‘tan… tan… tan… tan’ vuruyor. Birisini de sokakta öldürdü.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

SEV SEVME SEVİLMİŞ OLACAKSIN

Tanrı veya Kadın: “Sevmesen ölürdün, sevdin yine öldün.”

Erkek: “Sevmesen ölürdüm, sevdin yine öldüm.”

Kadın:” Sevmesem ölürdün, sevdim yine öldün.”

Es soru: Bu üç bilinmeyenli denklemde seven kim, sevilen kimdir?

İpucu: Görecelik yasaları gereği, sevilen sevmeyendir.

El cevab: Her durumda seven ve siken Tanrıdır (sevilen kadın ve erkek). Bu konuda ve hemen her yerde kadın Tanrı tozu olmaya çok yakınsıyor. Sorun şu ki kadın, Tanrı kadar sevmeye bir hayli engelli ama yasaklı değil. Seviliyor, sevemiyor. Bu genelde onun yüksek gücünün verdiği kibrin yarattığı karma. Varoluştaki küçük yaratık, cahil doğuşu ve epsilona yakın 1 rakamına benzerliğiyle erkek. Tanrının sevme inayetini barındırmaya yakın duran bu hiçe yakın erkek. Paradoks burada. Erkek Tanrı tarafından değil kadın tarafından -Tanrı iki cinse de farklı şekillerde sevgi dolu- kolay kolay sevilmiyor, (sevilmese de) seviyor. Kadını sevmesi erkeği hem kadını hem Tanrıyı seven, böylece yaşamca sevilen durumuna yükseltiyor. Yetersiz ve güçsüz olmayı bir mucizeyle, sevmeyle aşıyor.

Tanrının sevme özelliğine yakın olm