BAMBU

Pearl S. Buck’ın 1967’de Türkçeye çevrilmiş bir kitabı var: Bambu. Halamın kızı Aliye’nin kitabı olmalı. 1975’lerde Muğla’da halamın evinin çeşitli köşelerinde gezinirdi. Nadir Kitap’tan baktım, 584 sayfaymış.

Evde bir sürü okul çocuğuyuz, hiçbirimiz bu kitabı okumazdık. Halakızım okumuştur. Yeşil bezimsi mukavva kapaklı -en dış kağıt kapağı sökülmüş veya kaybolmuş olmalı- ciltli bir roman/kitaptı. Belki önemli de kitapmıştır, sonuçta değerli bir yazarın yapıtı. İlk sebebim, sayfaları arasında okumayı kolaylaştıracak çizimler, resimler olmamasından niyete girip okuyamıyordum. Çocuk gözlerim hacminden korkuyor. Halaoğlum ortaokula geçmiş olmalı, o da okumuyor.

İkinci olarak, ilkokul sırasında ben en ağır kitap olarak Charles Dickens’ın Oliver Twist’ini okumuşumdur. Oliver Twist’ten darbeliyim. O romanı olasılıkla seksen sayfada bir çizim, resim, resim altında kitaptan bir cümle bulunduğundan, o resimlere ulaşmak hayaliyle okuyordum. Resim olduğuna göre kitap sadeleştirilmiş çocuk baskısı bile olabilir. Bence çocuklara kitap okutmak için çok iyi yordam. Neyse.. O resimlerin yardımıyle Oliver Twist’i bir şekilde okudum bitirdim.

Ama anımsıyor muyum? Hayır. O zaman anımsıyordum. Anımsamakla kalmıyor geceleri Oliver Twist, Fagin kabusları görüyordum. (Düzelterek yazdım, anımsadığım ilk isim Higgins’ti.) Fagin, öyküdeki kötü adamdı galiba. Aslında kitabı anlamadan okudum. O kadar edebiyat okuru değildim, başlamamıştım, hatta ortaokulda bile edebiyat okuyuculuğum başlamadı. Ne kadar anlamasam da anlıyormuşum, kitap benimle bağ kuruyormuş. O korku beni Bambu’dan uzak tuttu işte. bir darbe daha yüklenmek istemedim. Büyüklerin büyük kitaplarına akıl sır ermiyordu. İlkokul zamanlarında Cin Ali’ye ek olarak sadeleştirlmiş çocuk masalları ve serbest vezinde Kemalettin Tuğcu romanlarını okumak bana yetişiyordu.

Bambu’yu hala okumadım. İstesem arar bulurum. Hala emin değilim. Oliver Twist’i ise bir defa daha okumadım. İki Şehrin Hikayesi’ni bile sadece çizgi romandan okudum, kitabına dalmadım. Ortaokul İngilizce dersinde bir pasaj okumuşuz. Güya edebiyat kurduyum, Dickens’ın David Copperfield’ına da yeltenmedim. Bir kitabın perdelemesiyle değerli bir yazarın tüm kitaplarından kaçınmışım.

FOTER

Ben çocukken foter parçaladım mı? Daha doğrusu mantar safari şapkası. O şapka mantarlarını pinçik eden ben miydim? Nereden bileceğim yoksa şapkanın ufalanabileceğini? Kara Mehmet’le birlikte gözüme geliyor foterin görüntüsü. Bir parçasında metal halkalı bir hava deliği oluşu. Saksı gibiliği, insan tenine uyumlu rengi. Kara Memed nerden bulmuş? Ben nerden bulabilirdim? Kara Memed’e kötü davrandığım, zarar verdiğim, onu kıskandığım da çok oldu.

Taşla başını bile yardım. Ona ait olan bir şapkaya saldırmış olmayayım? Veya onun arakladığı. Hatırlamam tabii, ben hiç yaramazım mı diyeyim anımla? Yaz mevsimi. Bir küçük peşkir bile önemli güneşten kaçmaya. Şapkanın her türlüsü değerli. Sırf hayal meyal anı parçası bile değerli ve besinli geliyor. Aradaki tüm yaşayışımda bir, bilemedin iki kez düşünmüşümdür. Sanki abseleşmeden etime saplanıp kalmış küçük bir kıymık. Anlamasam normal saçım, etim sanacakmışım. Hala bir yalancı anı değilse.

SÖZKERİM

Dervişin neresi çürürse orası konuşur. Bu da kabul edilebilir bir iyiliktir.

***

“Ben kimim”in dibi, “ben neyim”. “Ben neyim”in karşılığı, “ben bir enerjiyim” benzeri yanıt olduğu andan başlayarak
devreye bilinç ve kim’lik giriyor.

***

Vücudunuzun dörtte üçü faşisttir. Bazı organlarımızda bu oran şaşırtıcı düzeylere çıkar. Birkaç ender ve ikincil organda yarıya ve altına indiği olur. Karma yapılı organlar ne de olsa sert suyu dengeler, işlevselleştirir. Vücudunuzu görmezden gelemezsiniz. Hangi organınıza yaslandığınızı bilebilir, bunu bir oranda denetleyebilir, esasen bedeninizle uyumlanabilirsiniz.

***

Maske, üst solunum yollarını da etkileyen bir deri hastalığıdır.

***

İnsanı doğru kılan maskeleri, gerçek kılan içindekiler ve altındakileri.

***

Müslüman ikiyüzlülüğü:
Müslümler gayrimüslim kadınlara niye “onların istediği” saydıkları şekilde davranıyor da, kendi bildiği ahlakla ve müslümlükten bekleneceği gibi davranmıyor? Onları yabancıdan öte, birey olarak görmüyor. Ya da, belki öbür türlüdür: Teke tek iken yabancı kadını birey, kendi müslüm kadınlarını ise eşya sayıyordur. Bu daha da kötü ya!

***

Femme fatale: Tadı bal huyu zehir
Toksik (ilişki): Bal gibi zehir
Sağlıksız/ahlaksız: Tadı bal, huyu zehir
Sağlıklı/ahlaklı: Huyu bal, tadı zehir

***

Kadın: “Şöyle kokmayan, tüy dökmeyen, bir de iletişimsel bir hayvan önersene bana. Evde bakmak için.”

Veteriner: “Çocuk yap. Hem ileride iletişim de kurabilirsin.”

***

Şişman köpekler, yanlış besleyen ucubeleri. Taş zeminlerde, gelen geçene engel, davranmaya mecalsiz, genetiği değiştirilmiş kıllı ayı balıkları gibi, margarin kalıbı gibi halsiz yatıyorlar. Kedi ordusu anaları, adını bilmediği iri mahalle martısı ve tıknaz kirpi akrabaları da sorunumlu.

***

Tik bozukluğu, silkin kalkınca illa silkmek, zararına olsa silkmek gibi. Sıkıntıyı sıkıntı olarak tanımlayamamak, bedeninde bir yerde otomatiğe çevirmek. Tike konu eylemde adeta cinsel bir heyecan ve enerji var. Peşinden günah işler gibi pişmanlık ve düşüklük geliyor. Tikte çaresizlik, kısıtlılık karşısında bireyde şımarıklık benzeri bir tavır hissediliyor. Sıkıntı eritmek için özdoyurum yapmaya da benzeyen bir yapı. Bir benzeri daha; kalabalığa, yabancılara aldırmadan sahibinin bacağında kerkinen köpecik.

***

Karşılaşılmamış tehdit, gerçekleşmemiş korku, bazen “bitmeyen aşk” gibi uzun süreli korku-fobi üretiyor. Buna karşılık yüzleşme, korktuğunun başa gelmesi, çoğu seferinde cesareti artırıyor, korkuyu geçiriyor. Arenaya tartıya çıkma rahatlaması veriyor, sırayı savdırmış oluyor.

***

Her sik bir eksiklikle maruz ve matuftur.
Binaenaleyh sikten korkan sik gibi kalsın.
Sikin atasözü hakkı: “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.”
Amaan boşver, bize ne, kaldıran indirsin.

***

Eskiden mastürbasyon, bir ötekiyle ilişkinin ikamesiydi. Narsistik Yeni Dünyada, ilişki mastürbasyonun yerine geçen oldu. Her çağda her ikisi vardı, önem ve öncelik sıraları değişti.

***

Üçgene geciken üçüncü kişi ikiye yardımcıydı. O sağolsun, biz varolalım dediler. Kuytu yan tarafta insan kendine hayat saklayabiliyor.

***

Doktorlar solcular gibidir. Her biri ayrı kuramcı ve yarı tanrıdır. Kimse kimseyle aynı şekilde yoğurt yemez. Bilinenlerde ve bilinmeyenler hakkında her zaman tartışılacak ve ayrı düşülecek bir şeyler vardır.

***

Eski hastane bodrumları.. Baraka hastaneler hariç hepsinin böyle izbe, depo desen depo değil, lazım olur desen lazım olmaz bodrum atıklığı, yığılı fazlalıkları var. Kabız hastanenin lavman yapılamamış bok taşları… Aralarında hamam böcekleri ve örümceklere film çekivermek gerek.

***

Dibi görünmeyen suyun, soğuk denizin hissettirdiği tehdit, evcilleştirilmeye çalışılan Azrail’le yaşam alıştırması gibi. Yoksa suyla barışık olmak, yüzmek gayet güzel. Zıt kutuptan bir benzeri de aktif veya yarıaktif bir volkanın dibinde kulübede yaşamak. Bir başka akraba durum daha: Her vardiyada yeryüzünün dibine, ölümün kalbine inen, adeta ölüp vardiya bitiminde yeryüzüne tekrar dirilen taş kömürü ve maden işçilerinin yaşayışı…

***

Zaman hem armutları hem ayıları olgunlaştırır. Hem avı, hem avcıyı. Zamanın adaleti. Acımasız adalet; kıpırdanmayı, başının çaresine bakmayı düşünmek zorunda bırakan.

***

Şarkılardan fal tutmak tefayül; tesadüf ise tevafuk. Tutmayan, bize ait olmayan rastlantı yaşantımızdan düşer. İyi ve kötü görünen tüm etkileşim ve dönüştürmelerde muhatap kendi aynamız halini alır. Basitçe düşmanın aynalığı, dostun aynalığı, eşyanın bile aynalığı. Sahibine çekmeyen mal haramdır.

***

Önsezi, şeyleri her zaman yönetmemizi sağlamaz; önveriyle, şeylere uyumlanmamıza yarar -şeyler bizi öldürmüyorsa.

***

Her 100 çocuktan 8’inde dikkat eksikliği, nerdeyse her birinde yaramazlık ve çocukluk görülüyor. Biz dikkat edelim.

***

Z kuşağına en zor gelecek rol Sisyphos. Ama kaçarı yok, insan Sisyphos’tur. Gerçek, kayadır. Zekazihin ise foton o tamam.

***

Kaybedeni kaybedene kazanan denir – kazandı mı?

***

Kitap, maddenin parçacık modelini, tiktok-youtube, dalga modelini temsil ediyor.

***

Paradigmatik karşılaştırmalar:

  • Newton fiziği: İki cisim aynı anda aynı yeri kaplayamazlarlar. Neden sonucu önceler.
  • Kuantum fiziği: Bir cisim aynı anda iki yerde birden bulunabilir. Madde/parçacık gözlendiğinde saklanabilir, davranışı değişebilir. Sonuç nedenden önce görünebilir. Şeyler yoktan var olabilir, vardan yok olabilir, her şey her şeye dönüşebilir.
  • Ara karar: Newton fiziği basit, kurallı ve öngürülürdür. Kuantum fiziği karmaşık olmakla kalmaz inanılmayacak hemen her şeyi içerir.

***

  • Yanlış, doğrunun bir alt kümesidir.
  • Ama doğru da yanlışın alt kümesi mi?
  • Yanlış olan doğrudur, doğru olan yanlış -uzun erimde.
  • Yanlış doğrunun bir şeklidir: Gerçeklik.
  • Doğru yanlışın bir biçimidir: Kötümserlik.

***

Erkek yapılmaması gerekeni yapar, yüreklidir, erken ölür. Bunlara tamam da, erkek dediğin, yaptığının arkasında duramaz. Ne sandındı?

***

Evlilik bir damacana suyu. Onsuz kalamazsın, ev kurur. Öteki sulara güvenemezsin. Yalnız, kana kana içeyim demişsin, yalandır. Bölüştürmen gerekir, yetindirmen gerekir. Boşa korsun dolmaz, bola korsun almaz.

Aşk, tuzlu engin deniz suyu. Zehir gibi, yakıcı. Gene onsuz kalamazsın. Tek seçeneği sidiğindir; narsizm veya şizoidi. O da nereye kadar? Aşk suyunu içtikçe içesin gelir. De, susuzluğun artar. Aşkın doyurması gerekmez. Felçliyi bile oynatması, kaynatması beklenir. Aşkın daha klasik miti seldir, duygu seli. Süpürmesi, işi yeni dünya ve yeni ahlakı doğurmaktır. Sonrasında her şeyin farklı olması. Kalıcılığı değil. Aşk isteyen de, ciddi doyumsuz ve gözükara olmak gerektir.

***

Evlilik, aşktan farklı olarak, çıplak gerçeğini bilen eşe karşı, olmakta olduğu gibi ve sosyal normlar içinde eşitlenme çabası olduğu için, en zor etkileşim ve geçinme biçimidir.

***

Sevmek, sevilenin nasılsa öyle olmasını istemekse [Heidegger]; kendisini olduğu gibi kabul etmemek ve eritmeye kalkmaktır. Ustam, sevmek sindirmektir diyor. Demek ki, bence, sevmek kendini sindirmek ve sindirtmektir. Tabii olmayasıya, çelişkin bir çaba.

***

Sevmek öngörülüp belirlenebiliyor olsaydı, aşıkları görücü usulü tanıştırırdık.

***

Antitez tezdedir. Sorun çözümde,
veya tanımdadır. Ötesine geçmek, düşünmeyi ve iddiayı dinginlikle aşmakta.

***

ANIVATAN

Kayıp cennet. Ne yok olur, ne var olur,
Söz verilmiş düştür, en iç cebinde..
Her ne yapsam kanıyor, ölesiye dinmez.
Oldum bittim işler elim, yan evrende taş örüyorum.
Evim senin, aklın benim, bende.
Gomidas’ım yerde, Hırant’ım senin.
-Ermeni’ye Anadolu Anıvatan-

YAPRAKLARCA

Her şeyle birlikte
Yaprak yaprak yaprak,
Düşüyor düşüyor düşüyorum.

Hayat inişte, her şeyler yaprak.
Rüzgar tozduruyor, kafası karışmışları.
Geçici yükseliş, burgaçlanmalar..
Bitim bütünlenmeye, ister ağla inle
En olgun yol da kapkaraya.

Kimden beride, kime göre geri
Deney yokluk öğretiyor,
Can acısı, acı, büyüğün çağrısı
Hızlısından çok, yavaşı.
– Daha olmamışı ışık
Duran ölü, ağlar ölecek, ölesi kıpırdar
Ak ölü. Kara ölü. Boz ölesi.

SİLKME DÜŞÜ

Sabah kuşluk arası düşü.

Efendim, teyzemin Hasanpaşa’daki evinde gibiyim. Yamaçlık, sık apartmanlı bir mahallede, en üst kat gibi bir daire. Daha üstümüzde çatı var. Ben sanki çok durmayacağım, gidecekmişim, gitmeden önce, o da teyzemin evinde olan Elif’e bir dersler gösterecek, bir şeyler öğretecek gibiyim. Elif’in lisede belli başlı derslerine yardım eder, özel öğretmen gibi gider, ona aynı zamanda abilik ederdim.

Diğer odaları şöyle bir gözden geçiriyorum, evin odaları sıkış tepiş. Benim alışkın olduğumdan daha aydınlık ve hem eşyalar hem insanlarla dolu. Başka çare yok, Elif’e ders göstermeyi benim arkadaki salonda, yatağım ve masam olan odada yapacağım. Eskiden de teyzem ben evde olmadığım zaman salondaki yatağımı katlar ama benim için hazır bulundururdu. Salona kimse pek girmezdi, salon odası biraz Sibirya soğuğu haliyle komple beni beklerdi. Evin diğer odaları sobayla ısıtılırdı. Burada çalışma masam da maşallah makam masası gibi. Kocaman ve masif ahşap, bu düşe özel. Üstünde birçok kitaplarım var. Sarıya, turuncuya yakın bir ahşap rengi var. Masanın oturumu salonun penceresine doğru. Sonradan göreceğim ki, masa bir de iki katlı gibi, üstünde çekmeceli masa asma katı gibi bir şeyi var.

Elif, ders alıcı ya, masayı çalışmamız için gayretkeşlikle kendisi hazırlamaya kalkıyor. Oturumunu öyle daha iyi olacak diye salonun iç duvarına doğru değiştirecek, yani 180 derece döndürecek. Bana söylemeden hemen girişmiş, masayı büyük ölçüde döndürmüş. Bu yarı döndürmede görüyorum ki, birincisi masanın altındaki eskimiş ve kullanılarak aşınmış olan halı, halım, fena halde buruşmuş, çevirmeyle kat kat olmuş. Ama ayrıca, masanın altında, halının da altında kalan yerler bayağı kirliymiş, toz içindeymiş.

Elif’e yardım ediyorum, masayı bir güzel döndürelim, hizalı hale gelsin. O kocaman masa tahminimden kolay hareket ediyor, yalnız çevirme sırasında dikkat etmek gerekiyor. Üstündeki asma masa katı, kitaplarla birlikte kayacak, dağılacak. Zor bir gayretle düşürmeden masayı çeviriyoruz. Kaldı sadece halı kirliliği, tozluluğu. Halıyı silkelersem iş tamamlanacak.

Masanın altından bohça veya sofra toplar gibi halıyı çıkarıyorum, ölçülü şekilde evin güneyinde bulunan balkona silkmeye götürüyorum. Elif de peşimde galiba. On yıllarlık toz, çöpel, kir gibi şeyler var. Ah, ne görsem, balkonda çamaşır-çarşaf asılı, dikkat etmem gerekiyor. Dikkatlice balkondan aşağı halıyı sarkıtıyorum, çırpacağım. Aklım çarşafları kirletmemekte. Yeni bir şey ortaya çıkıyor, havada müthiş bir rüzgar, adeta yağışsız fırtına var. Belki silkmemi kolaylaştırır, çırpıyorum. Halı birden artık uzun bir yarı saydam kordon gibi, ince uzun nevresim gibi bir şey oldu. Upuzun bir saç gibi dalgalanıyor, apartmanın çevresinde uçuşuyor. Rüzgarın etkisiyle çatıya kadar havalandı. Bunu anlar anlamaz yeni nesnemi kırbaç gibi silkiyorum. Şaklatmamla belki çatının sivri yerine takılan bölümü çatıdan da tozlar sökerek kurtuluyor, tekrar apartmanın aşağısına doğru iniyor, tozları fırlattım hissediyorum.

Bu sırada sanki yan apartmandan birisinin seslenmesiyle görülür, anlaşılır oluyor. Bütün mahallede sadece iki evde çamaşır kaldı veya var deniyor. Öteki çatılar ve evler çamaşırsız, yan apartman ve bizimki çamaşırlı. Toz yine de çamaşırlara bulaşmıştır diye aklımdan geçiriyorum, görev mükemmel tamamlanmadı. O anlarda yeni bir görüntü: Benim tozduğunu hayal ettiğim bulaşkan kirler meğer sabun-deterjan köpüğü gibiymiş. Çamaşıra çarşafa değiyor, ama okşar, nemlendirir gibi etkiyormuş. Leke bırakmıyor, aksine temizliyor sanki. O ter boşalmasından kurtulma ve rahatlama, düşlerdeki kaçmaya çalışıp uzaklaşamamanın tam tersi. Tozma ve kirletmenin iptali, temizlenmeye ve hediye mucizeye dönmesi adeta. Bu ucuz atlatma rahatlamasıyla uyanıyorum. Ne fırtınaydı, ne tozdu, ve ne halı, yani saydam kordondu! Masallara layık, harikalardan ufak bir tadımlık.

25 Aralık 2022

BİR BİREY

Birimiz, kaderi taşlaştırır; birimiz, taşı kaderleştirir. Öbürü kendinde birini, biri kendinde öbürünü arar.

Dünyanın işleri, dolaşık yolları. Her an kaderimiz ve kişiliğimizle yeniden yüzleşmeyle, zarları yeniden atıp kararları yeniden almayla karşı karşıyayız. Zihnimizde yeniden çerçevelemek de bir kader işlemi ve bunun yordamı. Bütün otoburlar hemen hemen aynı boku yediği halde niye bokları farklı farklı? Üslup mu katıyorlar? Burada kaderin başına gelenler değil, onlara verdiğin yanıt. Kaderin bütünsel kişiliğindir demeye gelir.

Gelişim, asıl, toplumun malı ve işi değil, bireyin kaderi ve gerekliliği. Buluş, ilerleme topluma yarayabilir. Toplum, gereksinimini örtülü veya açık, bireylerine havale eder. Edilen havale, bireyin yaşamının anlamı olur. Birey kendi için, toplum için, topluma karşı, her neyle kendini özdeşleştirmişse hayatı, açmazı ve anlamı bu haline gelir.

Toplumsal gelişkinliğe asla uzun vadeli bel bağlanamaz. Toplumlar dalgalanırlar, ileri gelişkinliktelerse çürümeye de başlarlar. Buna karşılık birey de ölümlü olmakla birlikte, bireyin olgun ve gelişkin ölmesi anlamlı. Yalnızca birey olmuşluklarına, çözmüşlüklerine bel bağlanabilir, gruplara, devletlere, milletlere güvenilemez.

DİYET REJİM REJİM DİYET

Eşanlamlılar çokluğu: Diyet, rejim, kilo verme, zayıflama, sağlıklı beslenme, diyetetik…

Rejimi, rejim yapmayı doğrudan beslenme anlamına bile çeksek, yönetim işinde olduğu gibi tür, bölge, alan var saymalıyız. Pratik kullanım hep bir “zayıflama rejimi” yönünde, oysa bir “şişmanlama rejimi” de doğal olarak söz konusu. O alan, o konu rejim sözcüğü kapsama alanından çıkarılmış durumda. Şişmanlama peşindekiler başka sözcükten medet umsun. Benzer durum huysuz, kalpsiz ve kansız sözcüklerinde de var. Önce kapılan kavram, sözcüğe nötr ve matematik gibi yaklaşılmasını önlüyor. En matematikli dil Türkçede bile.

“Bünyemizde Eaton Aşçılık Koleji ve Eaton Diyetsağlık Kampı var ehehe.” Eton Yerleşke Murahhas Müdürü

Gündüz oruçta gece diyette. Tersi şüphe çeker?

Yakında diyet rejimcileri insanlara da saman yedirmeye başlayacak. Kış geliyor.

Zayıflamak için ota salataya hapsolmayın. Filler diyetlerini neyle bozuyor? Yoksa su içseler yarıyor mu? Şaka bir yana, salata diyetin tacıymış. Sofraya toplam yeme planın kadar daha salata koy ve ye. Daha iyisi, ne kadar yiyeceksen, hepsinin yerine sadece salata koy. Bahçe Orucu Devri. Çok daha kolay ve azimli yakarsın. Kilo vermek bazısına göre sadece yeme denetimiyle yapılamaz; bazısına göre sadece spor hareket denetimiyle yapılamaz.

Çok faydalı bir alicengiz oyunu. Kaç kilo vermek istiyorsanız, tartılacağınızda baskülün ibresini ona uyacak şekil, -3 -5 ayarlayın. Çıkın tartıya. İsteyip tahmin ettiğiniz kiloya indiniz. Ya da yaklaştınız. Ondan sonra yapıcı veya yıkıcı kilosal etkinliklerinize devam!

Kulakları örneğin kulak tıkacıyla tıkayıp, lokma çiğneme gürültüsünü arttırsak, yemenin zevkine ve alışıldık işleyişine karışsak yeme denetimini artırabilir miyiz? Diyet ve zayıflama amacıyla. Zihni Sinir projesi. Bir tane daha: Yemek zamanında pat diye bir diş fırçalama teranesi çıkar. Hem ağzınız dişlerin bayram etsin, hem bu görev yüzünden yemeyi bir daha düşün.

Yeme içme saatini ve formatını değiştirin. Bazen istediğin için değil alıştığın için; bir şey yapman gerektiği için yer, içer, eyler, sevişirsin. Gene, bir şey yiyeceğinde, içeceğinde otomatiğe bağlanmasın diye “Gerçekten istiyor muyum?” diye sor, kendine danış. Daha iyisi, her istediğinde arzunu karşılama, ikincide üçüncüde karşıla. Veya düşünüp tartıp (düşünce tartmak, düşünce kilosu!) istek karşıla.

Fedakarlıkla, devrederek yemek ve kilo paylaşımıyla kilo denetimi için tipik söz kalıbı: Yemedim yedirdim. Karikatürde Canan Karatay’a atfedilen “Bırak o baklava dilimini,” repliğine benzer devreye sokulabilecek, rejim/diyet yapma, yeme/atıştırmaya direnme yordamı. Yeme yedir, kendi yiyeceğini feda et. Öteki, senin kilolarından kendi bedenine devralarak minnetini göstersin. Gerçekten, ne yemek istiyorsan onu yeme, arzunla ilgilen, hayalindekini hazırla, sevdiğin birine sun. Bazı projelerini sevmediklerine hizmetmiş gibi kakala.

Yemeyi düşündüğümüzden hep daha fazla yeriz ya. Bir güç uygulama yordamı olarak tersini öneriyorum: Yemeyi planladığımızın yarısını yediğimizde keselim veya ara verelim. Kendimizi sofradan kaldıracak bir iş çıkaralım. Bu tek başına yetiyorsa ne ala. Yetmiyorsa biraz kendimizi zorlayabiliriz. Yarım saatten önce sofraya tekrar oturmamaya bakalım. Yarım saat (kişiye özel 45 dk. da olabilir) bekledikten sonra hala karnımız kazınıyorsa öngördüğümüzün yarısını yiyip kalkalım, tamamını değil. Eşit süre bekledikten sonra hala istiyorsak kalanın yarısı (bütünün sekizde biri mi ne). Ne biçim ruhsuz mühendis bir diyet sistemiyse, utandım önermekten.

Sonuçta teknik tavır sebat, ısrar ve iradenin yerini tutmaz, sadece bir kolaylaştırıcı etmendir. Bu yordam işe yaramıyorsa daha ciddi başka çaba ve yöntemler denenecek. Sofrada sonuna dek aralıksız yeme yerine böyle aralıklar vermek tıkınma tipi sorunlara iyi gelebilir. Ara vermede vücudumuz doyma denen şeyi anımsayabilir. Doyduğumuz halde yemeyi otomatiğe bağlamaktan kurtulabiliriz.

Bir yeme terimi olarak “arası kesilmek”, yemek yemeye kısa ara verdiğinde doydum sanmak, iştahı kesilmektir. Böyle özelliği olan ve bu yalancı doygunluğa kapılmak istemeyen kimseler dişe dokunur tabak yokken de rölanti biçiminde biteviye yemeye devam ederler. Yemek servisi aralıklıysa salata veya kuru ekmek ile yiyor olmayı aralıksız sürdürürler. Aslında arası kesilmek veya ara kesilmesi fizyolojik ve yararlı bir doyma-sindirim refleksi olup bazı diyetisyenler yemek yerken inadına böyle aralar, kesintiler verilmesini yeme ve kilo denetimi için yararlı buluyorlar.

PARASIZ YATILI TARİH

Parasız Yatılı Tarih

Ufakken, okulda parasız yatılı okuduğum zamanlar… Alışkanlığım, tutumum kısmen üniversiteye kadar sarktı. Babamın gönderdiği mektupların zarfını ters çevirip yapıştırır, yanıt mektubunu onunla gönderirmişim. Kız kardeşim hatırlattı. Çoğu anımızı o daha iyi anımsar. Kız kardeşim sıladan haber geçen ilk ve mektup arkadaşımdı. Köyün haberini, tarihini, coğrafyasını anamdan başka ona sorarım.

Ortaokul yatılılığında gizli ve bağışlanmaz varoluşsal suçu olanlar ne gündüzlüler, ne evci yatılılardı. Aslında hepimiz kardeş ve eşittik. solcusu, militanı, hanım evladı, şuralı, buralısını da ayrı bilmezdik. Herkes herkesi eri geci, ıncığına varana tanırdı. Hatta kötü ve eksantrik olanlarımız bile küçük birer aşağılanma ve zorbalık tazminatı karşılığında eşit yoldaştı. Hafif, ama farkedilir aşağı kıdem, ters rütbe parasız yatılılarda ve daimi yatılılardaydı. Ben ikisinden birden pis yıldızlıydım. Kısa süre içinde aileli olmak, düzenli düzensiz evci çıkmak değişim sağladı; telef olmayayım diye hayat torpili. Ve sadece bu, uzağın soğuğunda kalmak, bana yüzyılca bilinçsiz sevilmeme, atılmış olma kuşkusu bulaştırdı. Yaptığım değil, olduğum bir şey. Tanrının inayetine mazhar, herkesin oğlu, sevip şefkat duyduğu şanslı velet, sadece buradan, gizlice kanamışım. Kendi derdimi anlamama hayat çizgimdeki reddedilemez güzellikler, çıkıcı kurtuluş eğrisi engel oluyordu. Çözülmez, dilin ucuna gelip kaçan sözcük gibi işkence eden unutulmaz bir düş, tek tik taklı bombam oldu. Düğümü çözüp anlama sonrası biriken yıllarda hala, bir derin eksiklik, gocunucu yara ipucu bulduğum her anda ve kişide bir kerecik daha sızlıyorum, ince kırmızı damla bırakıyorum. Ben de benzerimi küçük görürmüşüm; küçümsenişimin bilincine kavuşuyorum. Sartre, arkadaşlarıyla birlikte yarım pansiyon ve yatılı öğrencileri küçük görürmüş de.


Anadolu lisesinde ya son sınıfız, ya da lise üçe geçme yılı. Son hafta galiba çarşamba akşamı yatılılardan bir grup, pansiyondan kaçtık. Kadıköy bizim, Moda bizim. Olasılıkla Dondurmacı Ali’ye, oradan dolanıp Bomonti’ye gitmişizdir. Deve güner yanımızda, yanılmıyorsam Çakan var, İbo var, Ömüral ve İtali de vardır. Benim daha içme çağım değil, ilk lise sonda biraz şarap içebildim, ürke korka. İlki sekti, ikincisi elma ileydi, üçüncüsü dut kurusuyla. Dut kurusuyla şarap içmenin ayrı bir yeri vardır.

Bomonti’de sohbet, hayal paylaşımı, içki, ohh! Deve ve İbo iyi içtiler, İbo galiba dokuz birayı bulup birazını çıkarmak zorunda kaldı. İbo ile Çakan’ın başka bir içip zom olma, otel veya sokakta kalma öyküleri vardır. Demimizi aldıktan sonra geceyi sokakta geçirecek değiliz ya, yatakhaneye dönme zamanı geldi. Deniz tarafından mı sızdık, cadde tarafından duvardan mı atladık, tam yatakhaneye girerken yakalandık. Bizi ayak üstü sorguya çekiyor, avıyla oynuyor hoca. Zorti gibi aklımda kalmış, ama bilmem; Astronot da olabilir. [anımsayanlar düzeltti, ikisi de değil, İmam’mış.]

Millet gayet iyi idare ediyor, ucuz atlatacağız galiba. Hiç içki rengi vermiyorlar. Ben sıkılmaya ve gerilmeye başladım. Belki gerginlikten değil, sırf dengesiz duruşum yüzünden renk vermeye başladım. Hiç içmeyen ben; ayakta zor duran, sallanan gene ben. İbo ile Deve gayet rahat dik duruyor, istense düz çizgide yürürler. Hoca bana çalışmaya başladı. sonunda çileden çıktı, sabrı tükendi galiba:

“Oğlum ben şimdi ne diyorum!” diye öfkeli bir soru çıkarttı. Ben gayet emin, sınavdaymışım gibi: “Ben şimdi ne diyorum, diyorsunuz hocam!” Adam bizi disipline veriyordu yok yere. Neyse sonradan gene insafa gelmiş olmalı. (Anımsamamdaki boşluk ve uydurmalarım için taraflardan özür dilerim.)

Başka bir an; arkadaşım hatırlatıyor, rahmetli arkadaşım İbo ile ben Şahları da Vururlar’ı yat zamanında yatakhanede tuvalette yüksek sesle birbirimize okuyorken, “şüpheli ilişki var” zannıyla basıldık. Kitap bir süreliğine bizden alındı, az daha disiplin kuruluna gidiyorduk. Tuvalette okuma nedenimiz, akşam etüd saatinde okuyacağımız kadar okuduk, kitap bitmedi. Biz de vaz geçemedik, keneflerde devam ettik. Tiyatro metni ya, iki ayrı ses sırayla okuyunca, hem yüksek sesin yorulmasını dengeliyoruz, hem de piyeste rolleri almış oynuyor gibi oluyoruz.


12 eylül darbesiyle tüm ülkenin ödü sıdırıldığında, bizim yatakhanede elektriklerimiz kesilir, bazı etütler, evdeki gibi, mum ışığında yapılırdı. Nizamettin abi inadına sazı gitar gibi çalar, resmen ağlatır öttürür, bağıra bağıra sol marşlar söylerdi. Jack London’ın dediği gibi devrimcinin asıl korunağı dikkat çekmeyecek kadar küçük ve zayıf olmasıdır. İktidar, alt iktidar, hoşnutsuz ve kıpırdayanı bulmak için biraz hareket alanı, ben bir şeyim hissine izin verse yetiyor: hop açığa çıkıyor sonra da avlanıyoruz. Sağcıların farkı arkaik ve kendiliğinden örgütlenme modeline sahip olmaları, Amerika’yı yeniden keşfetmemeleri, cemaatçi yapı denen şey. Bireye asla izin vermiyor, sürü etkisiyle toplu sesleri oluyor.


Ruh, lise 1’deki coğrafya dersimize giriyordu galiba. Bir arkadaş sayı artışına göre soyunan karılı bir deste kumar kağıdı getirmiş. Azgın azgın o ve hepimiz ders-teneffüs dinlemeden bakındığımızdan, dersin birinde Ruh bunu yakaladı. Hemen bütün kağıtları müsadere etti. Cebine koyup kaybolmadı, hepimizin önünde, tahtanın yanında ön taraftaki çöp kutusuna ilerledi. Hiddetten bombozdu, elleri titriyordu. Bir yandan kağıtları yırtıyor, bir yandan söyleniyordu: “Ben, ömrümde böyle kağıt görmedim!” Bizim sınıfa bu, “ömrümde böyle karı görmedim” gibi geliyordu. Gülüştük mü, sonradan mı koptuk ayıramıyorum.

Sevgili Ruh’umuzun lakabını alışını da an be an yaşadık. Üst sınıflardan Nizamettin abi ve büyükler ekibi etkin. Ruh okula atamayla yeni gelmişken, yatakhanede nöbetçi öğretmenlik yapmaya başladığında elbirlik onlar koydu adını. Öğretmenlerin nöbetler için ne kadar fazla mesai aldıklarını merak etmek aklıma gelmemiş. Bir aileyiz ya, yeni geleni yadırgamak aileliğe dahil; meraksızlık da ailelikten. “İfade edeyim evladım” en tipik sözüydü. Sabahları tek tek her ranzaya çocuk kaldırmaya uğrardı. Kuralcı olduğundan gece yat saatinde gergin olurdu. tam saatinde koridorlar boşalsın, ışıklar sönsün diye koşturur dururdu. Onun hassasiyetini fark eden büyükler, organize olmuşlar; bir biri bağırıyor Urrrh! diye, bir biri. Ve koridorun zıt uçlarından sırayla bağırıyorlar, kaçışmaya da becerikliler. Ruh oradan oraya koşar, kan ter içinde kalırdı. Örneğin Erdoğan hoca eşek şakası yapanı yakaladığında kayışını çıkarır döverdi. Ama Ruh Hoca ya yakalayamıyordu, ya yakalasa da herhalde sadece kulak çekerdi. Bu haytalara kulak çekme pek terbiye olmazdı, eminim. Ufakken ona Ruh Hoca demezdik tabii, sadece Ruh derdik.


Hafta sonları yatılı okul pansiyonunda maççı abiler vovovvooo bağırmalara erkenden başlarlardı. Birisi maç parası denkleştirme zorluğunu diline dolardı:

— Maça gidiyoom, göt var göööt! Maça para gereeek, gibisinden.

Birisi ise daha dadaistti. Ne dediğini anlamıyordum ama kulağımda kalmış:

— Hacı, vuuut de!
Vuuut denecek de ne olacak bilmiyorum. Vut, tribünlerde bir dönem için oluşan bir geyik ve hava da olabilir.


Yatılı öğrenci işi kaçak ürettiğimiz lalettayn elektrikli ısıtıcılarla (bayağı paralel ve bağımsız yaprak gibi çinko plakalar) elde edilen sıcak suyu çaya çevirmenin mümkün yolu sallama çaylardı. Lahit gibi Altın Çay kutucuğunda sıra sıra dizilmiş sallamalıklar cephane. Üstüne titrenen, biterken yenisini hazır etmek için harçlık biriktirilen… Hem üretici sınıf dayanışması, hem olanla olmayan, yapanla yapmayan farkıyla rütbe-kıdem-artı değer devşirilen bir ayrıntıydı. Çayın tek eksiği olan şeker için yemekhaneden parti parti toz şeker aşırmak gerekiyordu tabii. Ona markette para saçacak değiliz ya! Bu kadar örgütlenme ve emek eklenen bir çayın artık tatsız tuzsuz olma şansı kaldı mı?


80’lerde Kökler dizisinin peşinden pat diye, kendiliğinden bir genç grup oyunu/töreni başlatmıştık. Gerçekten de ilkel, grafik bir cadı avı veya Ku Klux Klan yönlü tehlikeli zırvadır denilse karşı çıkmak zor. O sıranın haleti ruhiyesinden anımsadığım, gençlerin, çocukların taşkın enerjisini yansıtan eğlenceli ve bir süre sonra kendiliğinden sönen oyun/eğlenceydi.

Bir iki kişi birden niyete giriyor, koridorda hızlı hızlı, birlikte yürümeye başlıyorlar. Durumdaki değişikliği fark eden başkaları sessizce veya konuşup sorarak ekleniyor, grubu büyütüyorlar. Konuşmadan grup büyümesi. Yatakhanenin koridorları birden arı oğulu ve vızıltısı gibi insan topuyla kaynamaya başlıyor. Artık yarım ay gibi oldular, güruh oluştu. Önlerine aldıkları bir kişiyi birden bire karga tulumba yakalıyor, el birlik yukarıya, başlar üstünde ceset gibi yatay taşıyacak şekilde kaldırıyorlar. Yakalanan kişi başlarda şaşkın, sonraları başına ne geleceğini bilen kurban gibi olurdu. Bir süre cenaze alayı gibi koridorda dolaşıyorlar ve bu sırada hep birlikte “Kunta Kinte! Kunta Kinte!” diye bağırışıyorlar, bağırışıyoruz. Sonra grup, tuvaletlerin birinin kapısından içeri doluşuyor. Omuzlar üstündeki kunta kinteyi mermer yalaklara boylu boyunca yatırıyoruz. Sessizce işlemi kabullenebilir, debelenebilir de. Başını oraya buraya vurabilir, yalaklar mermerden, tehlikesi o. Abdest şadırvanı gibi bir insan sığacak kadar derinliği ve genişliği var. Upuzun yalaklar, yukarıda 1-1,5 metre aralıklarla üç dört tane musluk yalağın üstünde sıralıdır. Musluklar açılıyor, yalağa serilmiş olan kunta kinte bir güzel ıslanıyor. Sonra tören birden bire bitmiş oluyor, herkes birden dağılıp koridora dışarıya çıkıyor. Islanan kunta kinte kendi kendine yalaktan çıkıp kurulanma derdine düşüyor. Kalabalık sonraları peş peşe üç, dört, beş kişiyi sırayla kunta kinte yapar hale geliyor. Kalabalık okuluz. Sanki az buzla kitlenin enerjisi dağılmıyordu. Yatılılarda başlayan oyun/ayin sonraları gündüzlü binasına da sıçramıştı. Herkes alışık hale geldiğinden eğlence ön plana çıkmış, korku dehşet gibi çağrışımları azalmıştı. Belki sonra, gerçekten korku ve heyecan vermez hale geldiğinden modası geçmişti. Okul yönetimi ve yatılı nöbetçi öğretmenleri ferasetli davranmışlar, kimseyi bu yüzden disipline vermemişlerdi. Yoksa direnç artar, oyunun anlamı kayarak rutine yerleşebilir, okul yönetiminin başını daha fazla ağrıtabilirdi. Ben hem bana yapıldığını, önceleri korkup, canım sıkılıp sonradan eğlence olarak algıladığımı, hem de anonim güruh içinde avcılardan olduğumu anımsıyorum. Hiç rol değiştirmeyip iki yönünü görmesem daha muhalif veya daha taraftar anlatıyor olabilirdim.

Ortaokul ergeni şaka ve kalıplarımız vardı. örneğin,

“Şakşak Turizm’in yavşak yolcuları,
Ben kaptanınız (muavininiz) dal taşak.
Otuzbir dakkalık çekçek molası verilmiştir.
Peçeteler şirketimizdendir,
Sabunlar buna dahil değildir.”

“Rüknettiin, dınınını-nı.
Rüknettiin, dınınını-nı.
(es)…
Ye bunu, ye bunu, ye bunu, ye bunuu!”

Gene uzun bir listenin bir bölüğünü ortaya sermem olanak bulursa, ortak emekle oluşturduğumuz Birleşmiş Milletler delegasyonu:
Rodrigez Domeldegez, İvan Divandelen, Mister Amister, General Ağzınaver, Altan Koralttan, Hans Göteller, Aleksandr Siksalllandr, Banakoma Karımako, Banakoma Onako, Stereo Pipisipis, Oramakoma Buramako, Cok Soktun Çeng, Tutski Yançek.

KÖK SUÇ

Ortaokul yatılılığında gizli ve bağışlanmaz varoluşsal suçu olanlar ne gündüzlüler, ne evci yatılılardı. Aslında hepimiz kardeş ve eşittik. Solcusu, militanı, hanım evladı, şuralı, buralısını da ayrı bilmezdik. Herkes herkesi eri geci, ıncığına varana tanırdı. Hatta kötü ve eksantrik olanlarımız bile küçük birer aşağılanma ve zorbalık tazminatı karşılığında eşit yoldaştı.

Hafifçe, ama farkedilir aşağı kıdem, ters rütbe, parasız yatılılarda ve daimi yatılılardaydı. Ben ikisinden birden pis yıldızlıydım. Kısa süre içinde aileli olmak, düzenli düzensiz evci çıkmak sadece telef olmayayım diye hayat torpili. Ve sadece bu uzağın soğuğunda kalmak, bana yüzyılca bilinçsiz sevilmeme, atılmış olma kuşkusu bulaştırdı. Tanrının inayetine mazhar, herkesin oğlu, sevip şefkat duyduğu şanslı velet, sadece buradan, gizlice kanamışım. Derdimi anlamama hayat çizgimdeki reddedilemez güzellikler, çıkıcı kurtuluş eğrisi engel oluyordu. Çözülmez, dilin ucuna gelen kayıp sözcük gibi işkence eden unutulmaz bir düş, tek tik taklı bombam oldu. Düğümü çözüp anlama sonrası biriken yıllarda hala, bir derin eksiklik, gocunucu yara ipucu bulduğum her anda, kişide bir kerecik daha sızlıyorum, ince kırmızı damla bırakıyorum.

Ben de küçük görürmüşüm, küçümsenişimin bilincine kavuşuyorum. Sartre, arkadaşlarıyla birlikte yarım pansiyon ve yatılı öğrencileri küçük görürmüş de.

Bende kök suç, olsa olsa atılarak terk edilme ve sevilmeme kuşkusu olmalı. Eylemlerim değil. Oysa doyum ve sorumluluk olarak tüm yaşamımı eylemlere, yapma ve yapmamalara dayandırmıştım.

KÖPECİK

KÖPEK.
Dikkat, var köpek!
Köpek değil köpecik…

Doktordan, az kullanılmış, az sevilmiş ikinci el köpek. Bakımları tam, kuaförlü, eğitimli, ultra lüks, denizgören, yürürü mükemmel. Meraklısına okazyon, fırsattır.

Ne köşe işaretlemesi, erkek köpekler tümden prostat galiba.

Sevan Nişanyan’a göre köpek sözünün ortaya çıkış tarihi it sözcüğünden daha yeniymiş. Kökeninin köp yani “çok” olduğunu öne sürüyor. Dikkat çekici ama şüpheli bir öneri. Çokluk it sürüsü dolayımından geliyormuş. Gerçek çıkarsa burada şöyle bir bağlantı ürüyor: Çukur Çeylen’in yaygın sözcüklerinden çokaşmak, çevresini sarmak, başında toplanmak anlamına gelir; en çok da köpeklerin, sürünün kuşatması gözde canlanır. Nişanyan ayrıca küpün nihai köken dilinin Sami dillerinden biri olduğunu savunmaktan başka, bir de küp, kubbe ve kupayı kökendaş sayıyor. Küpe ise kulak süsü anlamını taa eski Türkçeden beri koruyormuş. Ben küp için Nişanyan’ın köpek sözcüğünde önerdiği köp (çok) sözcüğünü hayal ediyordum, galiba yetersiz ve ilintisiz.

Haydi, suçum ne söyle. Köpeğin önüne suçunu koyarlar da öyle kötek atarlar.

“Ağırbaşlı Karabaş”. Eskiden küçük şehirlerde araba sahipleri, otomobilin arka cam konsoluna baş sallayan köpek biblosu koyarlardı. Çılgın gibi sallamazdı başını, gerçekten ağırbaşlı gibi olurdu. Benzerleri artık internette kafa sallayan köpek veya sallabaş köpek adıyla satılıyor.

“Hani ilk taksiti verdiği gün arka cama astığı köpek var ya, o bile kafasını keyifle sallamıyor eskisi gibi. Tozlanmış, bir tutukluk gelmiş hayvana.” Tomris Uyar – Yürekte Bukağı

Kedi hayvanı, köpek hayvanı için bir insan -onun sahibi- arzunun o karanlık nesnesi olabilir mi? Hep yanında, her an istediği gibi sevebileceği biri gibi. Bu sahip hep bir adım ötede, tam köpekleşemiyor, kedileşmiyor. Gölge gibi, yanında ve uzağında. Başka herkesten farklı, öte yandan herkes gibi bir sahip. Köpek için, ilişki durumu daha baştan platonik kalmaya mahkum aşk sayılır.

“Bayramda köpek canlanmaz.” Atasözü

“Değirmen verendir, döner bildirmez.
Köpek keramet sahibi, ürer bildirmez.
Karı kocaya düşman, güler bildirmez.” Atasözü

“Ürmesini bilmeyen köpek, salağına kurt üşürür.” Atasözü

Fethiye civarında köpeği işaret eden bir anıştırma kalıbı “Gökte kapıp sarmalıkta yemek”tir. Köpekler zemheride gölgeye yatarlarsa izleyen yılın yaz mevsimi sıcak ve kurak geçecek diye yorumlanır. Bizde köylülerin kedi-köpek algılayışı şöylece. Kedi: “Sahibimin çocuğu olmasın, beni sevsin.” Köpek: “Sahibimin çok çocuğu olsun, çocuklar bana ekmek atsınlar.” Kedi on bir ay üşür, bir ay ısınır. Köpek on bir ay sıcaktır, bir ay üşür.

Çukur Çeylen’de Kaşlı Ahmet nam, efe bıçım ama bizim sonraki olgun oturaklı halini bildiğimiz bir ademoğlu var idi. Kaşlı’nın gençliğinde, hapisteyken yazdığı gözdağı yollu mektubuna dayısı “Dakılı köpek ürer,” demiş cevaben. Yani genç efeyi kaale almamış. Kaşlı Ahmet cezaevinden çıkar çıkmaz, kendi evine gitmeden önce dayısının on tane atını tabancayla vurmuş, öldürmüş. Efelik kariyeri yakın akrabasından başlamış.

Fethiye’ye yakın olan seyil (sahil) köylüleri, diyelim akşam iş dönüşü, eşeklerini eve götürmez, örkler, yani sikkeyi yere çakarak zincirinden belli yarıçapta bağlar, sabah tarlada bulmak üzere evlerine giderlermiş. Sonra sabah tarlaya geldiklerinde eşeklerini haklanmış, serili ve ölü, karınları parçalanmış bulurlarmış. Eşşoğlu eşşek sırtlan, eşeği öldürdüğünde sadece barsaklarını deşer, söktüğü barsakları yer, başkaca etine, kemiğine dokunmazmış. Normalde gayet sadık ve dost olan köpeklerse, ölü eşeciği kemiklerine varasıya ayıklar, özenle öğütürlermiş.

***


Yer Tekirdağ. Polisevi’nin oradaki meyhane. “Deli Dana” nam bir evsiz, meyhane masalarının kenarında köpekle oynaşıyor. Yan masadan yerli biri, kesik kesik arkadaşlarına onu yorumluyor: “Köpek titredi be! Kuzu gibi. Bu ibnenin yanında gördüğüm belki ellinci köpek. Hayvan anlıyor, korkmuyor. Elini veriyor. Dana! Al sırtına onu, al!”

İsviçre’de köpek sahipleri ile köpeksiz köpekseverler sosyal medyadan ilanlaşarak birbirini bulup köpek bakım ortaklığı yapabiliyormuş. Diyelim, köpek sahibi bir hafta tatile çıktı; köpeksever (aile) bir hafta o köpeği sahipleniyor, gezdiriyor. Veya köpeksever ailenin kadını bir süre iş gezisinde; erkek, köpeği alıp onun yokluğunda avunuyor. Bunu anlatan tanıdığıma, “Bu çok cinsel tını veriyor, dediğin bir tür köpek swinger sanki,” dedim. Oradan yine kendi aklıma, huzurevlerinde yaşlı ziyaretine giden çocuklar, gençler geldi. Eh, ona da “nine swinger” denebilir. Nikahını almadan, başkasının ninesini dedesini sevmek ve ilgilenmek…

Hani çocuk ne yaparsa yapsın şefkatle katlanan bakıcı, güdücü ruhlu köpekler vardır ya, bazı insanların kendi bedenleri de aynı öyle. Sahibi doğru yaşadığı için değil eğri, yamuk davrandığı halde. Örneğin sigara, içki, uykusuz serkeşlik, kilo aldırıcı davranışlarına karşın düzgün işleyen, sahiplerinin yüzüne ve yaşamına gülen bedenler… Bunun sebebi hikmetini arayıp tarayalım, ama doğruya doğru, olguya olgu.

-•-
“O, köpek gibi auvvv auvvv auvvv derken Georgie’de denediğim stili kullandım, tek bir hamlede -yukarı çıkartıp eğip keserek- usturayı bizim Dim’in kol bileğine biraz daldırdım ve o zaman küçük bir çocuk gibi bağırarak, yılan gibi zincirini elinden düşürdü.” Anthony Burgess – Otomatik Portakal

“Köpek koşarak geldi, kuyruğunu salladı ve Abbas’ın birkaç adım ötesinde durdu. Önce çekinerek baktı. Abbas gülünce köpek burnunu yere koydu ve kuyruğunu oynatarak tozu toprağı kaldırdı.” Gulam Hüseyin Saedi – Beyel’in Yas Tutanları

“Efendilerinizin köpeğini, bir ineğin boynundaki ipi tutar gibi gezdirmektesiniz. (…) Peki ya siz, kızlar? Sizler hiçbir şey anlamadan onları arkanızdan çekiyorsunuz. Kayışlarına asılıyorsunuz; onlara, siz olmadan şöyle çevrelerine bakabilme fırsatını bile tanımıyorsunuz; saygı göstermiyorsunuz. Böyle bir anda, birinin içinden sizi taşlamak gelebilir. (…) Kim bilir böyle anlarda bu köpeklerde ne gibi iç hastalıkları ve nevrasteni kompleksleri ortaya çıkar! Ve asıl önemlisi: Böyle sahnelerin yanından geçtiğinizde, onun size yönelttiği hüzünlü, yoldaşça bakışları algılar mısınız?” Robert Musil – Açılan Miras (Genç Kızlar ve Kahramanlar)

SÜMÜKLÜ CÜCE

SÜMÜKLÜ CÜCE

Hastanenin bahçesinde motoru ağaca fazla yakın, yapraklarıyla içiçe park etmiştim. Çıkışta motor camında bir şey fark ettim. Bok damlası kadar bir toprak parçası. Elimin tersiyle savurup pürüzsüz görüş sağlamalık, ufak bir pislik. Yapmadım ama.

Yolda sol açık şeritte biraz hız yaptım. Bizim toprak parçası düşmemiş. Çamurluca, yapışmıştır. Yolda daha gidiyorum. Biraz dağılır gibi. Biraz daha sürdüm, a sanki kıpırdamış. Dikkatimi çekti. Serçe tırnağı kadar bile yok. Varla yok arası bir anten uzantısı onu dağılmış zannettiriyor.

Aaa? Yoksa bu bir sümüklüböcek taslağı mı? Ahaa, anlıyorum, müşerref olduğum kaba Türkçeyle bir sümüklüçocuk veya sümüklücüce. Geri kalan eve dönüş yolum birden eğlenceye dönüşüyor. Çok sevimli şey. Antenlerini bir çıkarıyor, bir gömüyor. Biraz sola ilerliyor, biraz duruyor. Meraka kapılıyor, tur camının kenarına kadar gidiyor.

Bir uzun yolculuk istemiş miydi? Avrupa – Amerika arası bedava uçak bileti düşürmek gibi bir şey olmalı. Rica mı etti, yalvardı mı? Ya ben nasıl razı oldum? Planı veya kaderi her türlü riske açıktı. Eve varınca onu bahçede ıslak çiçeklere veya bir ağaç gövdesine bırakırım. Artık araçlığımın, aracılığımın farkında ve kabullenmiş olarak gitmekteyim. Beni güldürüyor. O kadar ki, pişmiş kelle gibi gülümsediğime eminim.

Ne hoş bir karşılaşmaydı. Bana hayal kurdurdu, minik noktalığıyla proje yaptırdı, sevindirdi. Yolda trafik sıkışıklığında riskli geçişlerim oldu. Hemen ondan özür diledim, “Kendine daha usta bir motorcu bul,” dedim. Genel olarak işlevli-görevli hissetmek içimde bir güvenlik, güvence duygusu yükseltiyordu. Bu boştan ve boktan bir tinsellik vehmi olabilir. Ben hoşnudum, sistem çalışıyor. Sümüklü diye dalga geçişime bozulmuyordur. Park yerine varır varmaz, aklımdakiler uçmasın diye, onu çiçek arasına bırakmazdan önce, sümüklüçocuk ve sümüklücüceliğini kayıtlarıma geçiriyorum. Artık radyoaktiviteyi canlı görüntülemeyi başarmış doygun biriyim.

BOKS BOKSÖR

BOKS BOKSÖR

Ellere kapalı boks seanslarında, yumruk yumruğa sevişmeye çalışmak…

Herodot ve Antik Yunan dünyasının boksörleri Melankomas ile Diagoras. Efsane Theagenes de pankreas ve boks uzmanıymış. Rodoslu Diagoras daha olimpiyat efsanesi olmadan, boks stili sayesinde adından söz ettiriyordu. Diagoras her zaman kurallara uymaya dikkat eden zarafet ve vakar sahibi bir adam olarak bilinirdi. Seyirciler, onun kararlı ve cesur tavırlarına hayrandılar. Oğulları ve torunu da olimpiyat şampiyonu olmuştur. Ölümü ona, omuzlar üstünde iki oğlunun olimpiyat şampiyonluğunu kutlarken sakince gelmiş.

Marmaris civarında yakın zamana kadar türbe diye ziyaret edilen bir nokta Diagoras’ın mezarı çıktı. Marmaris’in Turgut köyünde hakim bir tepede bulunan Diagoras’ın anıt mezarı, mimari yapı anlamında Türkiye’de ayakta kalan tek piramit mezar olma özelliğini taşıyor. Diagoras ile karısı Aristomakha’ya ait olan heykelin yurtdışına kaçırıldığı tahmin ediliyor. Bağlantıyı kuran, Karia Yolu’nu ilk keşfeden isimlerden birisi olan profesyonel turist rehberi Altay Özcan’mış.

Boksörlerin boks dövüşü sırasında birbirine sarılmaları çok anlamlı ve öğretici geliyor. Hele hakemin ikisinin birden elini tutuşu.. Bu görünümler sevişen çiftlere dövüşme ve şiddet izni veriyorlar. Bir de hayatla yaptığımız kavga var. Kavgada yaşam bizi -özellikle laf anlamaz olduğumuzda- habire dövüyor, inatçılık (hayat emrine itaatsizlik) ısrarımız sonunda yorgun düşmemize neden oluyor. Bu sefer, yukarıdaki gibi, bizi döven boksöre sarılma gereksinimi duymaya başlıyoruz. O sırada, bunun bir sevme ve kabullenme olduğunu itirafta zorlansak da.

Mazohist görünümlü çağdaş bireyin, hayatla boksunda dayağı yiyenin, evrilmek ve güçlenmek yerine kuru kuruya dayanma inadı, bizi çileden çıkarıyor. Oysa eylemsizlik dahil bütün yaptıkları -tek onu değilse- önce kendini bağlıyor, ve yaşarken an an ödeşmekte. Düşünen-isteyenler olarak, dünya döndükçe baki, düzeyi düşmeyecek bir süper toplum, ortalama yaşam peşindeyiz sanki. Kamuda yani çoğunlukta, gerçek yaşam deneyiminden kaçmak, teğet geçmek, yaşamadan pişpişlenmeyi kar saymak eğilimi hissediyorum. Alıcı/meraklı birey, aynı zamanda arayıştaki zararlı/kötücül birey veya bireyimsi. Yığın insanı olmayan, birey değilse de bireyimsidir. Ben acıdan kaçınan değil duyarak, yüzleşe yüzleşe, istemekten, hayalden vazgeçmeden yürüyen kardeşlerime meylediyorum.

Tipik sıkı bir boksör belki korku tanımaz biridir veya korkuyu çok iyi tanımaktan korkuyla ilişkisini göstermiyor olabilir, kim bilir? İyi bir boksörün kolu kalın olmayacak, boks yumruğu kolla değil ağırlıkla vücutla vurulur diye bir tez var. Boks antremanında yapılacaklar çok çok koşma, sırtında Rocky gibi yük taşıma, dizler kırık biçimde ağırlık taşıma, halter tekniğinden yararlanma, refleks geliştirici olarak basket ve voleybol oynama (futbol az ve sınırlı, antreman tekme atmaya dönmeyecek), kısmen güreş. Boksörler fazla yakın ve laubali buldukları bu sporu pek sevmiyorlar.

“Mesela, Hiram Abas, Garbis’in zamanının boksörüdür. Ancak, aynı sıklette olup Garbis ile dövüşmemek için asla ’67’ kiloya çıkmadı.” Emina Temel – Garo Nerdesin

“Bir zamanlar rakiplerine ringi dar eden o eski şampiyonların bu özel gününe, duayen boksörler buluşması’na ikinci kez katılıyordu Esin ama hepsini tanıyordu: Ziya Sabırcan, Hüseyin Yıldırım, Yurdakul Gülören, Menef Durmuş, Zeki Karalı, Hasan Çolakoğlu, Ahmet Berkman, Hüseyin Tuna, Osman Güler, Ömer Karadeniz, Ali Yılmaz, Nazmi Menteş, Garbis’in yanından ayırmadığı Atilla… Tacettin İçsel ve eşi Gürsel hanım, üç sene aradan sonra, Aspera buluşmasına tekrar katılmışlardı.” Emina Temel – Garo Nerdesin

Denk geldiğim, bulduğum ünlü boksörler demeti:

Garbis Zakaryan, Joe Louis, Max Schmeling, Sugar Ray Robinson, Cemal Kamacı, Vedat Karakurum, Vedat Tutuk, Vural İnan, Rene Weller, Turgut Aykaç, Selami Karakelle, Teofilo Stevenson, Faruk Sümer, Kibar Tatar, Gülsüm Tatar, Seyfi Tatar, Eyüp Can, Mustafa Genç, Alparslan Yıldırım, Mehmet Demir, Sinan Şamil Sam, Oktay Urkal, Selim Sırrı Tarcan, Hüseyin Tuna, Fevzi Törk, Hüseyin Yıldırım, Taki Ziyaris, Yorgo Tagar, İngiliz Kemal, Jack Palance

KARANLIKLAR

KARANLIKLAR

Beni görmeyi çok istiyorsan memelerini aç da gel.. Memelerin açık olursa kendi yönlerini bulur, sana da yolu açarlar.. Amcağız nasıl bilinçli karanlıksa, meme de öyle bilinçli bir kümbet yuvarlaktır. Öyle değil, çocukça olur mu hiç? Çocukçadan daha iyi kaç şey var? Bizi selamete ve karanlıklarımıza çocukça fikirler taşır. İyidir o çocukça çekirdekler.

-•-
Gözleri, yani kalbi alışıyor karanlığa. Yalnızlık insanda uzay karanlığının yerini tutar. Sinema salonuysa yorgan altı gibi. Bu karanlıktan düş aydınlığına taşıyacak. Salonda hem huzur içinde hareketsizsin, hem tüm yönelişin, karanlığın ve az sonra başlayacak düşün sağladığı duygu ve eylem olanaklarında. Sinemada hem yalnız hem berabersin, içiçe kaeanlık ve aydınlık gibi.

-•-
Karanlığı insanın yuvası ve olasılık deposu. İşkencehanesi, geleceği gören kristal küresi. Belirsizlik zorlayıcıdır. İnsan karanlıkta kendi içindeki kendi barsağını döker..

Karanlığın ana kaynağı zaten kendimiz(deki)dir. Kaynağı demeyelim de bize görüneni, dokunanı diyelim. O bakımdan bilgeler kendini bil demişlerdir. Onlar kendini bilmenin sapığı olacağımızı düşünmedi. Kendini bilmeye başlayınca karanlığı da bileceğimizi öngördüler.

-•-
Karanlık aydınlanır ama ilerlemeci hırsla fethedilemez. İçerek, taşıyarak okyanus suyunu tüketemezsin. Hep bir yerler ve bir şeyler karanlık kalacaktır. Bu sonunu bulamama, bizi tasavvufa, yetinmeye, olduğu gibi kabule götürür.

Karanlığın keşfi -bu yerine göre bilinçdışıdır, yerine göre iç kötülük, veya denetlenmesi zor güçlerimiz- bilgeliğe ve deliliğe yol açar. Olasıdır. Çizgi film Ghost Busters kara keşifle flört eden, eğlenceliğe dönüştüren, meraklanan bir sanat ürünü sayılır.

Karanlık araştırmasında ilişkiden, ilişkideki kartlar eller belirsizliğinden uzaklaşmış oluyoruz. Kendimize ve uzayevrene dönmüş oluyoruz. Doyurucu ilişkinin bir ilkesi açılmaya ve başka bağlar kurmaya izin verme katsayısıdır. Neticeye karışmıyoruz, en sonunu bilemeyiz. Her ilişki ve kişi birer evren. Çöl gezegeni de olsa bir evren…

Bilinmeyen/evren/karanlık korkusu başlangıç merhabasıdır. Sonradan aynı yatakta sarılarak yatacağın köpeği ilk gördüğünde tüylerin sıvanabilir, korkarsın. Sana ait olandan da korkarsın. Karanlığı, zor olasılıkları bilip, tek karaya bakmayıp her şeye bakarak, yokluğa ve karanlığa gözümüzü alıştırabiliriz. Yaratıcılığımızı, kavrayış ve kabul gücümüzü (red gücü gibi) kullanabilir; bir üst yapı, düzenek sezdiğimizde deneyebilir, kullanabilir; gene onları da kabul edebiliriz. Kabul edemediğimizde çözümü, sonucu erkene alamayız; sindiremediğimiz belki ilişki ve dış uzay değil kendi gerçeğimiz, görüntümüz…

PASTA

Pasta bokun kokusuz, tatlı hali. Çocukluğun bokla ve çamurla oynama arzusunun hala yeterince doymayıp bok yeme benzeriyle telafi edildiği hali. Tatlı olduğundan mutlaka oraliteyle ve süt/memeyle ilgili tarafı vardır. Belli ki oral dönem ile anal dönem arasında, ikisine de ait bir geçiş bölgesine ait ve yüceltilmiş, ruhsal yapı tarafından değişime uğratılmış bir hali. Törensellik ve hipnotik kendinden geçme unsuru az veya çok mutlaka var.

Düğün pastası evlenmenin güç büyüsü. Hem piramit gibi kutsal, hem kale gibi yıkılmaz. Kadim ve güçlü kurum evlilik, anlık birey uygulamasında o kadar dokunulmaz değil. Düğün pastasından parçalar kesip masalara dağıtmak hisse senedi-tahvil dağıtarak büyüyü tabana yaymak ve kâra ortak etmek gibi. Bir de ortada kesilen pastanın temsili olup, o tören yarım yamalak bitmişken, derhal mutfakta arka tarafta kesilen pastanın masalara yetiştirilmesi var ki, düşünmeye gerek duymuyorum.

FOTOĞRAF İLE AYNA

Son keşfimdir. Aynaya baktığımızdaki görüntümüzle fotoğraflardaki görüntümüz mutlaka farklı. Aynada, başkalarının gözünü de içerebilecek kendi bakışının etkisi geçerli. Ayna, kendinle ilişkin. Başkasının seni görüşü, hatta verdiğin poza karşın yakalayışı da fotoğraf suratı.

Ayna, net fiziksel ve somut olduğu halde farkında olunan özgözlem farkını içerdiğinden, başkasının fotoğraf çekmesiyle veya kameraya almasıyla aynı değil. Kişisel özalgı farkıyla daha fazlasını ve daha azını içeriyor. Yerine göre daha az; örneğin daha az güzellik ve özgüven. Kayda alınmış görüntünün sonradan izlenmesi, bende ve ötekinde farklı. Aynayı eşzamanlı kaydedebilsem bu fotoğraf özçekimi gibi kendimin özfilmi olacak. Özsinemanın başkasınca izlenmesi de farklı duygu ve algılar üretecek. Aynada hem denetleyebildiğimiz hem denetleyemediğimiz, maruz kaldığımız bir film rollenmesi özdeneyimi yaşıyoruz. Yönetmenle oyuncunun ilişkileri karışık. Kendi kendiyle gelgitler dolu. Aynada kendini izleme dışarıdan ayrıca filme alınsa yönetişim en az üç özneye çıkmış olur.

Fotoğraftaki kendine karşılık, aynada kendini izleme deneyimi, tıpkı, kendi sesini asla başkalarının duyduğu ses tonunda duyamayış gibi. Fotoğraf da, o an ötekine nasıl göründüğüyle ilgili. Kendi suratımızı dolaylı olarak bilebilsek de, birebir özsuratımızı deneyimleyemeyiz. Kendini izlemek, kendisi olmaktan mutlaka farklı. Ayna deneyimi, haddizatında kendiyle, yeni bir başkası olarak iletişim kurmak.

BENİ SEVİYOR MUSUN

Beni seviyor musun diye soran, kendisi seviyor kabul edilir. O zaman sevilmeyi haketmez, sadece sevmeyi hak eder. Beni seviyor musun diye soranın hakkı sevilmemektir. Kendi sevmezken seviyor mu diye soransa, normal bir yılanlık yapmaktadır.

Sevenin görevi, sevmeyi iptal edemiyorsa, sevmeyi geliştirmektir. Sevenin görevi sevildiğini öğrenmek olamaz. Zira seven sevilmiyor sayılır. Bağıl/görece durumlar bunu söyler.

Sevmeyenin görevi sevmemeyi örtmek, nezaketlileştirmek veya çırçıplak işkenceye çevirmektir. Sevmeyen sevenin cezalandırıcısı gibidir. Sevmeyenin -sanatçı gibi- temelde hiçbir görevi yoktur. İyilik ve kötülükte serbesttir. Pratikte biz bunu genellikle zalimlik olarak gözleriz.

İki sevmeyenin ilişkisi, alan memnun veren memnun, veya kazan kazan çıkar ilişkisidir. İki sevenin ilişkisi görünürde kaybet kaybet ilişkisi olur. Çünkü seven kendinden bir şeyler kaybetmek zorundadır. En azından bir özgüven kaybı. Sevenler karşılıklı kaybetmekte yarışırlar, veya görecelikle, aralarından biri kaybedenlik tacını takar. Sevmek en büyük nimet olduğundan karşılığı acı bedeller ve acılar olabilir. Kuramsal olalım, sevmek acı ve pahalı olmak zorundadır. Yakın ve belirgin kazançlar sevgiyi derhal şüpheli hale getirir.

Görünenin aksine sevgide yarış olmaz. Biri fazla sever. Sevmek de, sevmemek de, sevilmek de seçilebilir değil. Her iki pozisyondaki kişi, durumunun kaderini yaşar. Kaderini yaşarken, kendi kişiliğine göre sevgi alışverişini kişiselleştirir, yorumlar, böylece yaşantıyı kendinin, tam kendine özgü kılar. Verili durum yani sevip sevmemek değil, verili durumu (sevmeyi, sevmezliği) yaşama biçemi kaderimiz ve kişiliğimizdir. Dili nasıl kişinin diniyse, kişiliği de kaderidir. Kader gibi kaçınılmaz, kader gibi işlenebilir olan…


– Domuz-1 Mazlum-1’e soruyor..

– Domuz-1 Mazlum-1’e soruyor..

– Beni hala seviyor musun?

– …

– Haa, geberesi! Haa!..


YOLSUZCA

Zaman bekliyorum
Hiç olmadı bir kızdırmayı
Yol açan duyguyu

Geçip giden hayat
Uydurduğum dünle avunuyorum
Suçlarımı sürüyorum, bahaneciklerimi
Bir ışık çakar gibi oluyor, kandırıyor
Güvenmeden işaret bekliyorum

Benden bir usul cimri katkısı
Hep gözü şifrede, bir labirentte
Nasıl utanıyorum usluluktan
Kabuk kalmışım, boş çaba
Hiç yoktan hiçtir

Yakınlar dilenmeye gelir
Belki bir omuz, bir meme cennete
Biletsiz, kaçak
Anlarsınız, üzgün, korkak
Denememekte bir çekim

Zamanı affettim, açıklar yetecek
Her bakıma
Bir yolda otururum
Vazgeçmek, hemen hayat

DENEY

Deney ortamı: Orman veya avlak.

Birinci denek: Av

İkinci denek: Avcı

Bilim adamı/deneyci: Gözcü, gözetleyici

Amaç: Geçerli çıkan varsayım, bir lokma bir hırka yaşatılacak. Geçersiz çıkan varsayımlar, toplu mezara gömülecekler.

Birinci varsayım: Ava giden avlar.

İkinci varsayım: Ava giden avlanır.

Üçüncü varsayım: Avlanmaya giden avlar.

Dördüncü varsayım: Avlanmaya giden avlanır.

ÖNKARA

Süzer gözlerim arzuyu
Ürküsünde bilir
Tutkusu kökünden tutuklu

Sevinci anımsamasın
İç işe, horanın esrimesine kadar
Kervan peşine susakalagörecek
Yediğini kusmadı, af.
Kızması yalan öfkesi
Sevişi kör tutuşu buz
Kendi değerine aç dilenci

Meme kokusu, çöküntü heyecanı
Ölümüne sevişiyor olacağız
Yaban tanrıçayla
Düşüm havalanacak, ben kuru çıplak
O korkak hala kapı göreğinde

22 mart 2001 – 12 eylül 2022

ÖFKELİ OTURAN ŞİİR

Değil küs, manifesto
Bunca yıl tanıma yeter
Ortada ben. İlla olduğumca kabul-
Yüzsüz yok, davet beklerim önce
Şiddet şiddet demek, ayrıl uza demek
Kavga ayrı yatırmaz, değil kilitli kapı
Saldırı, kullanma duydum
İstediğim şekil bağrınıp, öz savunmanın
Avucumu yalamışım, korkmaz bile
Ne önemsiz şey rezil olmamız

Ortalıkta kına. Arkana aç, dava onaylat
Karanlıkta meçhul kalamayım
Kılıç girsin rengini bileyim
Ön tehdidim yok, özümleyim
Savaşkı mı, sözün bittiği nokta mı
Neren ucuz neren pahalı seç
İns mi cinnet misin

Hizmet yok
İğreti yüklenme, bıktırdı diyeti
Patlamayan tavadan çıksın asıl
Ya omurganın yükü, ya çekişmeye yetkisizliğin

***

[Aynısının farklısı Devedikeni]

DÜŞKÜN KARA

Aah, zulüm kordelyam
En dehlizime içledin beni
Ellerimle beslediğim
Nasıl veririm apaçık kurtaran sannı?
Her emelimi ete bürümüş sen
Bir Tanrı düşümü denli ortağımdın
Hayallendim, uçtum kapkara suç içtim
Yoz zavallı oldum, kovulan paçavra
Her köşe başında bir suçlu ağaç daha…

Çirkin çöl düşcüsü, kısır.
Sonunca haketmiş, sövek halkasını
Dilsiz yalancı, en tiksinç.

Kızıl kıtlık benmişim.
Sembille gelecek yılana muhtaç
Bilmezlikten tıkalı her eşkal
Elden düşürülü, yığma yutmuk -tükürülmemiş.

HAMİLEYİM

Hamiline hamileyim
Sen al beni çıkar kendiliğinden
Çıkart beni içimden içine

Senli sensiz doğururum yükü
Aldım ateşi ben Canım
Kavganı canını yakaladım

Ola ki durula
Olur da sıradana gire
Paylaş paylaşmazlığımı

Kıpırda aceleme
İnmeden katırımdan
Suskun çeşmelere kuruyan

Bir kurtçuk hayalin
Korkulu denizler aşan
Kıpır kıpır çekinmeler

Fırat’ı aş batağı tat
Baş aşağı in mahşere
Ağlayı toplaşı peşimayım

Yol gözler yılgı
Topukta anlam yörünü
İstim saldım aşır tümce aşırı

Ömür özlemle girdi
Bırakma bırakayım turna geç
Koştum açmaya menevşe

Kırkımdan kırkıldım büyüme
bulanıyorum -kıvrık saçım
Düzüldü- kor gözden yüzüme

KAÇMAZ

Tutankamon’un eşi olmuştu,
Her canlı Ajda’yı tadacak, gör.

Can, can sıkıntısını tattı,
Zamanı toplumda tadagelir canlar.
Sosyal fobi en doğal hak.
– İki bire azap.

Hepimiz ölümü biraz alacaktır,
Lütfen sorumlu kullan.

Her can az da olsa peygamberliği -hak yenmesi psikozu, can acısı- ve hicreti -göç, üzgü, ilaç- tadacaktır.

Hızır ol, hazır ol, olmalık ol.

SANILGAN

“Davet ettin sanmıştım.” John Malkovich
Teklif var sanmıştım.
Vaad ettiniz sanmıştım.
Çağırdınız mıydı?
Birazcık ümit verdiniz miydi?
Nasıl olsa tanışırız sanmıştım.
Adlarımız önemli değil sanmıştım.
Her şey ortada sanmıştım.
Suç işliyoruz işte, sanmıştım.
Sanılarımız aynı sanmıştım.
Önemli de değil pek- sanmıştım.
Ne fark eder sandıydım.
Nasıl olsa olur sandıydım.
Eyvah, hiç öyle olur sanmamıştım.
Her şey budur sanıyordum.
Sen ayarlarsın sanmıştım.
Asıl sen öyle- sanmıştım.
Seni o sanmıştım, sana benziyordu.
Kesin böyledir sanmıştım.
Yatarız biter- sandımdı. [Evlenme-boşanma dairesinde]

UÇMAK AZMAĞ

Akşamın kızıl kanında
Kimi kırık kimi sağlam dişiyle Trak canavarı.

Har har üstüme gel,
Gök mor, kolla nefesimi
Asma direklerden besle
Üstündeyim içinde, kılcallarında kayıp
Uyutma, sıkıştır kafesten, şaşırsın her arzu, niyet
Göl umuşuyla yağmurun, soğuğun içeyim
Varil soba dumanlarında tanışma sigarası
Kavağın en gizemli çatısı, en günahlı camii
Ortak inziva. Kuytuda yakınmalar, apaçık zındık

Nasıl üzülmez aynasız, imza alırken?
Ben de ordaydım, ormandım.
Yüz yüze bakılı, bilindik aldatmalar
Tehdit sevişi, bunak babalar mahallesi!
Benden bana senin ondan
Eteklerde, iskarpinde aynalarımız, ey kuşku

Yüzüm kara, akıl kulağı dünde demirli
Deniz, kokusuyla çağırır, martıyla
Gözle gel eder, umut davet bağış…
Demir al gölden
Sırtlara, benlere açıl,
Bulut sarmalar, atar bacalardan dolu dolu.

Düşlerini unut, suya unut. Kabil’di o.
Planla öl sen, tükenmeyle art.
İklimlerden tutulusun, sıcacık geleceğe fetih-tanbul.
Lanet zaman burcusun, sulu dehlizde korku sızılda.
Milyon kere git, hep sıfırla dön.
Ananı unut. Koynun kadim fahişenin, tam kadının-

Çekirgelercesin, hiç istemezsin tarih.
Suyun çöldür.
İşgal valsisin, düşün yabancı.
Hatırşinas dişlerin takırdıyor
Kılavuzsuz konağını, demir hayata akıntı vuruyor
Bir kuş cız dedi, sen bülbül bil.
Kanamanı unut, kan ilk haytaya.
Komiğin kumarbazdı, seni göğe kaybetti
Gül de ağla, uyut da ağla.

Şimdi bütün borcumu dilde bıraktım
Her şeyimle hazırım, her şeyimle kaçmağa
Döner gelirim alevli Rum çatına, tir tir ince kagirine
Bir soğuk almaya göreyim, salgın saçılım.
Kendimi kıskandım. Evlatlık verdim beni.

Derhal yıkan, çoktan büyüdün, mühürle mumyanı.
Kuyularda büyücülerin bekleşir, bostan aralarında,
Kısıklı tramvay yangınlarında.
Kocanı karılarına tanıt, öz üvey çocuklarını dağıt,
hepsi simitçi -vapurlarda martı.

Kimlik kontrolü, tek mi çift.
İçinde albay, içinde bekçi, bay hayır.
Hayranlıklar geçidi.

Tüm yoldaşların parladı,
Gelen gideni sevdi, vur bir daha.
Sev bir daha, öl bir daha.
Ölenler parladı, geride ışıldak yaşlar.
Analar unutuldu, günahlar bulmaya, çiçeklerce.
Bulin unuttu bizi böğründe,
Zaro kadar yaşlandım.

Utangacım, ölmezim. Varımı tit tir vermeye korkusuz.
Palamara dolanıp gördüm ufku,
Ayışığında koy oldum, yıkandım, üş üş üş.
Zeytin aldı, yamacın ot kadifesine yit dedi.
Aldığını götür, barsak dolu sorgu, küf.
İki şehir, iki su… Başka oyun, başka sur yok.
Dön dön bul, yit yit üre.

BELLA SOMBRA ve BALIKÇI

Kaderin cilvesine bakın, Bodrum’a defalarca gelişlerimin hiç birinde Bodrum merkezdekini değil, dolaşırken yenileyi Gümüşlük’te görüp inanmaz gözlerle Güzel Gölge Ağacı olduğunu öğrendiğim ağaçla tanıştım. Latince/bilimsel adı Phytolacca dioica. Ombu adıyla da tanınıyor. Bodrumlular bu ağaca “Kaya Gölgesi” diyorlarmış. Meyvesi yok galiba. İlk verdiği izlenim kavak/çınar ile at kestanesi arası bir şey. Yıl oniki ay yeşil dururmuş. Çok güçlü ve güven veren bir gövdesi var. Bu gövde anımsadığım kadarıyla düzgün ve parlak da. Halikarnas balıkçısı onu Brezilya’dan getirterek Bodrum’a kazandırmış.

Forumlardan öğrendiğim, son derece hızlı büyüyen ve devasa boyutlara erişebilen bir ağaç. Yine, gövdesinde barındırdığı yüksek su oranı ile yangınlara ve kuraklığa karşı dirençli bir ağaç. Anavatanı brezilya. Halikarnas Balıkçısı bir kitabında bu ağaçtan üç adedini Bodrum’da dikip büyüttüğünü yazmış. Brezilya’dan zarfla gelen sekiz tohumdan, elinde altısı kalmış. Yetişen üç bella sombra ağacının biri Bodrum Kalesi Müzesi’nin giriş avlusunda, diğerleri Cumhuriyet İlkokulu’nda ve Bodrum Mozele Müzesi’ndeymiş. Gene internetten bulduğumla, Balıkçı diyor ki:

“Dünyanın en güzel gölge ağacı, Brezilyalı bella sombra (güzel gölge) tohumlarını getirttim. Bu ağaçlar sık bir yaprak kubbesi oluyor. Dallar uzadıktan sonra uçları yere dokunuyor. İnsan, serin ve fısıltılı büyük bir çadırın içindeymiş gibi, güneşin tabanca sıkarcasına vuran ışıklarından kurtuluyor. Bir gün yetişkin bir bella sombranın yaprak kalabalığı içinde kaybolmuş, tohum topluyordum. Aşağıdan, Fransızca konuşan kadın sesi duydum. Biri ötekine:

– Bu ne biçim ağaçtır, diye soruyordu.
Ben, ağacın içinden:

– Bella sombra ağacıdır, diye cevap verdim.
Ben görünmediğim için, sanki ağaç Fransızca dile gelmişti. Kısa bir korku çığlığı duydum. Ağaçtan yere hopladım. Kadınlardan biri, Fransız kadın ozan Kontes de Noailles R., yatıyla Bodrum’a gelmişmiş. Yatlarına bir kayık dolusu çiçek gönderdim. “Balıkçı şair” diye bir şiir gönderdim.”


Fotoğrafçı Mehmet Uyargil’in çektiği çok güzel bir bella sombra imgesi var… Bir bodrumsever olan Uyargil halen Bodrum yarımadasında 20 kadar bella sombra olduğunu, hemen hepsini bulup plaketlediklerini söylüyor. Onun dediğine göre bella sombra, tohumundan başka gövdesinden de köklendirilip üretilebiliyormuş.

http://mehmetuyargil.blogspot.com/2013/07/bella-sombra.html?m=1

“BELLA SOMBRA ve BALIKÇI” yazısının devamını oku

ESKİ DOKTOR

Dr. S. Kahyaoğlu’nu takdimimdir:

1919 doğumlu, 103 yaşında. Yaş hesabında anlaşamayan tipik Türkiyeli profiline uyarak o kendini 104 sayıyor. Özel biri olarak hakkı var. 1943 Çapa Tıp mezunu pratisyen, işyeri hekimi, emekli yönetici hekim. O okul bitirdiğinde babam doğmuş, anam doğmamış. Dedemden 8 yaş küçük ve şimdi karşı karşıya söyleşebiyoruz. Kitaplı anatomi profesörü Zeki Zeren’i tanıyor. Pek çok Alman hocası olmuş. Alman hocalardan birinden (Curt Kosswig) 10 tam puan geçme notu almış. Zooloji hocası ama, tıpfa nasıl zooloji okutuluyordu bilmem. Sonraları aynı dersten yeniden sınav olması gerektiğinde Alman, “Benim notumun ağırlığı var, 10 verdiğim öğrenciyi tekrar sınav etmem!” diyerek sınavsız tekrar 10 puanı basmış. Büyük gurur duyuyor.

Alman hoca Curt Kosswig https://listelist.com/curt-kosswig/

Aslında mühendis olmak istiyormuş. Lise sonda mühendislik sınav günü 41 dereceyle yataktan kalkamamış. [Zamanlaması manidar.] Mühendislik sınavını kaçırınca, o zamanlar alım yapmakta olan tıbba sınavla girmiş. O yıllar da Çapa 500 öğrenci alıyormuş. Demek, eşek bağlasan doktor oluyor demeye başlamış olan okulumuzda işler, savaş yıllarında bile ahır/hara düzenine bağlanmışmış. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle irili ufaklı pek çok okul uzun süreli tatil oluyor, boş geçiyormuş. Öğrenciliğinden itibaren şiirler yazmış, bazen. Emeklilik sonrası mı ne, süs, kağıt çiçek yapımında çok usta olmuş. Hiç boş durduğu yok. Boncuk gözleri parlayıp duruyor. Gözlüğünü takıp kağıtları kesiyor, kıvırıyor, yapıştırıyor, üç boyutlandırıyor. Her an peştemal önlüğü üstünde, huzurevindeki özel odası atölye gibi.

Soyadı benzerliğinden, “Orhan Kahyaoğlu’nu tanıyor musun?” dedim, abisinin oğlu çıktı. Orhan abi yüzünü görmeden Kadıköy Anadolu’lu olduğunu bildiğim bir müzik ve edebiyat adamıdır. 1960 doğumlu, bizden 1979 lise mezunuymuş. Demek ki liseli ve ortaokullu olarak bir yıl kesişmemiz var. Cefakar solcu ablalarla dönemdaş o. Onlar, parasız yatılı sınav sonucu geç açıklanıp, uyumlanamadan geldiği gibi giden yatılı bebelerin kaderini değiştirmeye çalışıyordu. Gül Özcan, Ayşe Durakbaşa, Ayşe Karafakioğlu, Milyar abla gibi unutulmazlar vardı.

Doktorumun biraz Tatar veya Özbek benzeri bir suratı var, ama orta Asya kökenini bilmiyor. Türkiye’de İnebolu’luymuş. Orada sülaleden Kahyaoğlu Ormanları varmış. Bir ara Mısır’da mülk malları olduğunu öğrenmişler, ama üstünden alım satımlar geçti diye geri kazanamamışlar. Spora, hayvana ilgisi yok. Çok sıcak, konuşkan, ince biri. Şunun doğum günü, şunun geçmiş olsunu derken Kızılay Huzurevi’nde yemekhaneyi saksı çiçekleriyle donatmış gibi olmuş.

Ormanları var ya, dedesi ağaççı ve ağaç tüccarıymış. Kesilen ağaç veya tahtaları tekneye yükler, denizden Yenikapı’ya satmaya gelirmiş. Sonra kazandığı parayı yemeden memlekete dönmezmiş. Küçük doktor ise Anadolukavağı’nda büyümüş. Dr. SK beyin hiç çapkınlık tarafı yokmuş. Karısına çok bağlı ve aileciymiş. Ölen karısının peşinden yazılmış bir şiiri süslü biçimde huzurevindeki odasında yatağın sağ baş ucunda duruyor. Şiirin hepsini değil parçasını paylaşabilirim:

Sevdiklerinle camide toplandık,
Arkanda saf saf olup el bağladık,
Namazı kılıp helal olsun dedik,
Seni annenin koynuna bıraktık.

Kendine doktor gözlemi, SK’nın Parkinson hastalığı da gerilemiş hafiflemiş; hipertansiyonu da ilaçsız sıfırlanmış. Acaba yeniden süt dişi çıkarır gibi, vücut 100 yaşından sonra kendine kısmi format mı atıyor? Arkadaşımın yorumuna göre, damarsal kökenli Parkinson ise bu şaşırtıcı değil. Vücudu yeni bir denge bulmuş olmalı.

SK (103) her an etkin

NEDAMET

Nerde o günler… Roman’larımızı arıyoruz, burnumuzda tütüyorlar. Türklerin eski nefretli kibirleri çingene aşağılama, yeni bir pişmanlık açılımı ister. Türkler ülkeye doldurulan Arap ve Afganlardan korkuyor ya -tiksinme mi fetih korkusu mu belirsiz- bunu buçuk millet saydıkları çingenelerle, eski iç içelikleriyle karşılaştırsın. Hemmen öteki öz azınlıklar ve kardeşler akla geliyor: Ermeni, Rum yani Yunan, Yahudi, ve tabii ki Kürtler. Türk imgelemi Kürtleri aşağılamak ve dışlamak isterdi; fiili durumdan, birbirinin organı olmuşluktan yapamadı, yakın tarihte itişilen küçük kardeşmiş gibi davranabildi.

Belki ve aslında komşu/muhatap uluslardan hayranlık duyulanlar da birincisi onlardan Türklere aşağısama algısı; ikincisi, nefret ve dıştalamanın bir ön adımı, hazırlığı. Alın size, ahlaksız Avrupalı imgesi, Almanya bizi kıskanıyor algısı. İç bölgeleşmede de paragöz Trakyalı algısı, gavur İzmir durumu. Alevilere karşı ne kadar dışlaştırma duygusu varsa, o kadar da daha öz, temiz, doğru gibi Almanımsı ikirciklilik var. Mesleklerden doktorlar: Bir yandan hayranlıkla ikincil tanrılar görmek, bir yandan kışkırtılmayla, aşağılık duygusunu şeytan doktor düşmanlaşmasıyla aşmaya çalışmak. Ulusal gurura karşı ulusal aşağılık durumu: Ne diyor? Bizden adam olmaz. Gavur yapmış. Diyor.

Tükürdüğünü yala Türkiye. Geçmişle ve hayalde yaşamaya çalışıyorsun. Ana, şimdiye dön. Askeri modernizmden kurtuldun, illa ileri diye bir çekiştirenin yok. Sağcı, dinci iktidarların sayesinde aynaya baktın, kim olduğunu görüyorsun… Bereket hala ayaktasın. RTE’nin başlıca hizmeti Türkiye’ye biz aslında kimiz, neyiz sorusunu sordurmaktı. Derhal yanıtlar yağmaya başladı. Gerçeği, olunan yeri belirledikten sonra yeniden aramak ve dönüştürmek olası.

Osmanlı da Türk sevmezdi. Bunlar, geçici çete başlarımız Arap seviyor. Türkler değil yönetici elit. Daha doğrusu para seviyor, para karşılığı ödün Türklerin algılarından ve ellerindekinden veriliyor.

Son durum, özyurdunda Türk sevmezlik bir tür lanetli psikoloji. Öznefret. Belki karmadır, ettiklerini çekiştir. Basitçe, kendini sevmezlik, kendinden kuşku denebilir. Annenin kendine dair gizli duygularını, kızını büyütmesine yansıtması gibi. [Oğlunda hayal ve umutlarına göre davranmakta.] Önceleri dünya kazan Türkler kepçe, koş babam koş, dövüş süpür nefes nefeseydi. Şimdi bir tam yüzyıl neredeyse etkin savaşsız geçti. Koşarken düşünmezdi, şimdi kendine bakma, eldekiyle yetinme, geviş getirme, ufka bakma zamanı ve tamamen normal, sosyal insani. Bu durulmanın başını, gerileme Osmanlısını anımsayalım. Varlık/yokluk korkuları sarmıştı, belki Türk varoluşunda tarihte ilk kez. Türk Keloğlanı, sarsılmanın peşinden ağlaya ağlaya uykuya dalış evresinde olabilir. Hele uyusun, düşünü, kabusunu görsün. Sabaha ölmemişse gene yürür, gene koşar, gezinir. Neyse halimiz, çıksın falımız.

SÖZDERİN

Aşil kaplumbağayı geçebilir, ama yetişemez.

Mars longa, vita brevis.
Savaş uzun, yaşa kısa.
Farce longa, mitho brevis.
Gülünç uzun, efsane kısa.
Bene longa, filum brevis.
Kuyu uzun, ip kısa.

***

Olumlu tavır son derece ezber bozucu, bozguncu, hatta anarşisttir.

***

Kedere kadar kader.
Kader kadar keder.
Keder kadar kader.
Keder kader kadar.
Kederli kadar kaderli.

***

Geliyorum zalim!

En anlaşılmaz, anlaşılıp bir çırpıda suçlanamayacak ve benimsenemeyecek sözcük ordumla geliyorum.

***

Üslup, tarz, stil. BİÇEM hepsini karşılar ve Türkçe olmasının avantajıyla türetime çok yatkındır. Biçemsel, biçem-dışı, biçemimsi, vb… Öte yandan biçem yapay, yapma, insanın gözünü doldurmayan, tartıda hafif kaçan bir his de verir. Bu biraz stilin tek hecelik kurulumuna karşılık biçem iki heceden oluştuğu halde, bir kulağın duyup öbürünün duymayacağı biçimde birden uçar gider, söz süresi kısa ve kaçıcıdır. Bu iki hececiğin bütün bir kavramın ağırlığını ve temsilciliğini kaldırması olacak şey gibi gözükmez. Bir yerde üslup, bir yerde stil (stilistik), başka yerde hele tarz, yakışıklı olup öne çıkarlarken İngilizce style denen şeye her gördüğümüz yerde yapıştırmak için üslup biraz eski ve Osmanlıca kalır, ötekiler sürekli yekpare kullanım için sıralamaya bile giremez. Hafif kaçıyor gibi de olsa, biçemi güvenle yerleştirir, işlediğini görürsünüz. Zamanla gözünüz ve kulağınız da alışır. Yadırgamanızı gözden geçirince hiç örsenti bozukluk oluşturmadığını, gösterişsiz diş protezi gibi tıkır tıkır işlediğini görürsünüz.

***

Tomris Uyar’a güzelleme:

Okur romandan beklediğini öyküden alamaz. Ama romana vermediğini -etkin dikkat- öyküye verebilir.

***

Zaman ile toplum birbirinin paralel evren hali. Nasılını açıklayamam, rufailer karışır. Bunu da söylememeliydim. Toplumun (o zamanın) oluru olmadan düşünme veya hayal etmenin olanaksızlığını fark etmiş miydiniz? Sanat kim için olursa olsun, toplum izniyledir. Sanatçı toplum yani zaman içindir, nokta.

***

İnsan bazen acıdan üretiyor -temeldir-, bazen de neşeden. Sanat aslen acının dönüştürülmesidir. Acısı, derdi, itirazı olmayandan sanatçı olmaz. Acı ve dert, aynı zamanda, sanatçının bir üstün insan değil bir kardeş olmasını garantiliyor. “Hepiniz boksunuz, bir ben iyiyim,” diyen bir sanatçı hayal etsene. Bir hissediş daha: Sanat gündelik olanın, olayın, her günkü ruhun içinde. Ayıklanma, fark edilme, biçime sokulup seslendirilme, ruhlandırılma bekliyor. Ve bazen insan olayı; başka zaman olay, durum, şey insanı yönlendiriyor, yolunu kuruyor.

***

İstemek, ne istediğini bilmezken dahi güzel. De ayrı yazılır. Buna bir hal çaresi için hayal kurmayı bulmuşuz. Birbirimize hayal kurma armağan etmeye çalışır dururuz.

***

Kimse suçsuzluğu kanıtlanana kadar masum değildir hiçbirimiz.

***

Soldan çok solcu olmamak gerek,
kaderden çok kaderci…

***

Varoluş çelişkisi ve hayat okuma:
Arılar, sinekleri bokun boktan olduğuna ikna edemezler bir türlü.

***

Ölümsüzlük öteden beri olasıydıysa bile, ölüm, seçim ve seçeneğimiz olarak var.

***

Samimi olarak insanlığı kendi haline bıraktım. Gelişip ilerlerlerse
karşı çıkacak da değilim.

***

Dans etmek küçük bedenleri büyütüyor, büyük bedenleri küçültüyor. Tıpkı içki içmenin kişiliklere yaptığı gibi.

***

Eski röntgencilik, komşu gözetleme dışında sadece dansöz seyretmekten ibaretmiş.

***

Eylem planımı açıklıyorum:
Eylem plansızlığı, her an kendimi ve çevrenimi gözlemek, her şeyi okumaya çabalamak.
Eyleme sıra gelir ve maçam yetişirse ona da evet.

***

Bir cinnet anında, bir cinnet anında işleyebileceğim cinayetin cesetini gömmeye hazırlık olsun diye, bahçeyi belledim. Çukur? Yok çukur kazmadım.

***

Düzenli intihar: Çay şekeri
Unlu intihar: Kurabiye (cookie)
İntihar eden ünlüler: İntihar eden unlular
İntihar yatakçısı: Çay, ölüm meleği
Yavaş intihar: alkol (boğulma), sigara (kendini yakma, kendini ateşe atma)
Pasif intihar: Pasif içicilik
Gösterişli intihar: Boğaz Köprüsü intiharı

***

Zamanımızda çocuk akciğerleri daha seyyar.
Anatomi farkından, her ülkede nefes alabiliyorlar.

***

Sen ömür boyu, zeytini ağzına peynirden sonra atmışsın. Ne esnekliğinden söz ediyorsun?

***

Ömür, kuş öpüşü altmış yetmiş yıl; bozdur bozdur harca.
Kelebeğin yaşam ilkesi: ömür dediğin bir gündür, o da bu saat.

***

Kaba etine iğne yapıldığında, bir düşmanın serseri ruhlu okuyla yaralanmanın ne demek olduğunu, ok ucunun zehrinin içine işleyişini anlarsın. Oysa yaşadığın ile yaşayabileceğin şeyler tıpkı değil. Bu açık algı netliğini nereden aldın, ne verdi?

***

Kızılderili reisi Hırslı Kurbağa ilendi, okları hakkında söyleve durdu:

“Ne salak kabilesiniz, ya! Sizin gibi Kızılderili olmaz olsun. Zehirli ok-yay kullanacak yere zehirli yay-ok kullanıyorsunuz. Sonunda sapır sapır dökülen, ölen, azalan siz! Yahu biraz klanınıza saygı, itina!”

***

“Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik,” kendini bildiğinden daha derin söylem. Her insan dünyaya ölmeye gelir. Woody Allen’ın deyişiyle, merak edilmek gereken “ölümden önce yaşam olup olmadığı…”

***

Satılan zaman geri alınmaz.
Verilen enerji bal gibi geri alınır.
Zaman paraysa, para zamandır.
Sonrası için, zaman ve para kazanmak için çalışırız:
Sonra, para bizim olur, oysa şimdi zaman bizimdir.

***

İstemek sorumluluktur.
İstememek, değil sanılır.
(Her istediğine) erişememek çok gerçek.
Erişme arzusu çok insani: İnsan istemedir.

***

Arzusunu dile getirmek, suçunu/günahını itiraf etmekten hiç aşağı değildir. Arzu tıpkı günahtır.

***

Arzularına kavuşamamak hayatın hayat olduğunun göstergesi. Yaşayanın görevi arzusuna yönelmek, emek vermek -sadece. Arzularına şakır şukur kavuşuyorsan hayatta değil, cennette yani ölüsün. Arzularına biraz kavuşur biraz kavuşamazsın, doğrusu odur, yeter.

***

Sen kendini cansız sanıyorsun. Samimi bir zan. Ne var, her şeye bir şekilde duyarlı bir fiziksellik içinde bulunmaktasın. İnanmaman bazı şeyleri etkiler, her şeyi yok kılmaz.

***

Enseyi verme karaya. Bütünüyle değilse de… Bir yerde de iyi oldu.

***

Hevesle kalk, düş kırıklığıyla otur, hakkı yenmişlikle kabar, düşmanlığa kucak aç, baştan başla.

***

Kervanı yolda, -düzerler balam
Yola koyulmayın,
Yola, koyun!

***

Geçmişe gitmek, geviş getirerek gezmek bir iç turizmdir.

***

Varmadan yolculuk başlamaz. Yola çıkmak için varmayı göze almalı, bitişi göze almalı. Hatta zihninde, başlarken varmalı da.

***

Kahve içmeyi sorunsallaştırmayın.
Aklınız kalır, aklınız içer durur bakın.

***

Valiz tamircisine 10 kaldı, yorgancıya 50 vermiştim. Şimdi börekçiye veresiye teklif edeceğim, param olunca bırakırım. Eve varmadan sıkışırsan benzincide eder geçerim. Eski köklü mahallede oturmak, hem korunma-aitlik sağlar, hem üleşme.

***

Sosyal Sıkıntı:

Ortamın ortalaması çok yüksek…

Ortalamayı ben mi düşürürüm?
(Ortalamayı düşürür müyüm – Ortalama düşer mi – Düşüren ben mi olurum – Ortalama bensiz mi ortalama – Düşürebilir miyim?)

[Bütün ortalamaların kaderi bizzat bende olsaydı..]

***

“Her şey yolunda diyelim. Kolonoskopide bir şey çıkmadıysa, çıkıncaya kadar devam ettirin, tekrar ettirin.”

[Yazar burada, hastalık hastalarının kendilerine yaptığı şeyi, yekten önermiştir. Yatırım tavsiyesi kitlesi, hastalık hastaları.]

***

Abisi Feşmekanca zorunlu bokoburmuş. Bereket Filanca seçmeci bokobur. En zoru aile içi boşanma, ama gerekirse onu da yaparmış.

Yalnız… Bu arada can kulağınız hangisi sizin?

***

Yapay zeka her şeyi yediği halde şişman değil, atletik, akıcı, akıllı bir hizmetçi: efendileşebilir hizmetçi.

***

Çöp adam. Çöpten adam. Çöpten çöpçü. Çöptendinci. Çoktandinci. Çoktan-rıcılık.

Çöp kadın, çöp giyintiler içinde çöp evde yaşar, çöp hayvanlar besler, çöp yer, çöp solur. Hayatı çöplenmiştir. Veleddallin amin.

***

Ruh osuruk gibidir. Bir bedenden çıkar da kaç tane burna girer, gene de varlığından emin olunamaz, bilinemez. 21 gram bile çekmiyor, radyoaktif madde gibi. Bir var bir yok; bir ışıldak bir karanlık.

***

Ruhun ego ve sahibinden bağımsızlığı üstüne: “Ruhun kendinin içinde, senin elinde değil..” Herkesin fikri/hissi farklı da olduğuna göre, bu ruh kesin gezgin bir şey. Bu itibarla ruhun vücutta/dünyada nerede oturduğunu söyleyemeyeceğim. Beyin sadece gözde yazlıklarından biri.

***

Kendikodu. Kedikondu.

Gece -konacağına, dedi -konsun..

Kodudedi: Dedikodu derken, asıl denmek istenen ve denilme sırası.

***

Çizmemi boyadım, fırçaladım, cilaladım. Kara yılan gibi ortaya çıktı. Şimdi gösterişli ve jartiyerimsi olan çizme, zamanında besbelli iktidar, hatta zulüm simgesiymiş. Kanlı çizmeler…

***

Bundan sonra, aşkın diyalektiğine çalışmayana aşk yok, “otur sıfır!” var.

***

Andrea onu zamansız bırakamasın, ama Ocean Andrea’yı zamanı geldiğinde bırakabilsin; bütün ilişki dinamiği ve bencillik orada. [Türk eşdeğeri Kadrea olsun.] Ada’dan sıkıldım artık. Onun yerine Darla’dan sıkılmak ne iyi olurdu…

***

Belki seks, yani sevişme bir sohbet olduğu ölçüde yola tarikata sokucu. Orgazm, yani kendinden geçmek, daha yüksek olasılıkla yoldan çıkarıcı, bağları bağlantıları koparıcı ve özgürleştirici. Hiçleştirici. Yalnız bilge bedenlerde bundan başka olanakları da olabilir.

***

Yaşam, uzun veya kısa görünmesinin ötesinde, her zaman tam dozdur. Yaşam bir gündür. Sonsuz bugün. Bu an. Şimdi. Yani şimdiki geçmiş zaman. Yaşamda ölüm zaten vardır. Ölümde yaşam olabilmesi için insanın yaşaması, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir.

***

İlk nefes canlı yaşamda fiziğin büyük patlaması eşdeğerinde. İlk nefesle birlikte bütün sonraki yaşayışlar bir seferde potansiyel olarak verilmiştir. İçinde hepsi var, hepsine eşdeğer; demek ki sonraki bütün zorluklar da ilk armağanda denklendi. Keyfi olarak denebilir ki, acılar önden karşılandı, büyük can yolculuğu başladı, o zaman külliyen negatif olmayan her deneyim ve duygu kar üstüne kardır, ek ikramiyedir.

***

Esas işimiz hayat yazmak. Yaratıcılığın kitabi veya görsel yazıya odaklanması, asıl işin (yaşamanın) tümü veya yaşamdan fazlası olamaz. Ürün onun bir bölüğü ama etkili, olduğundan fazla ve uzun olması umulan kısmı. Sanat demek yoğun ve vurucu demektir. İnsanlar, yaşam birimleri olarak hem kendimiz hem birbirimiz olmak üzere yürüyoruz. Hiç şey sadece kendisi için, her şey dönüşümsel, karşılıklı, iç içe. Yumağın sahibi ve katılanıyız. Evren yumağının. Sicimse de sicim. Buna içilir, şerefe!

***

Bir anlık, bir sürelik bir varlık ışımasıyım. Ne bütünlük ne yeterlik ne bilinirlik ne sonsuzluk kendi yetkemde. Bütün bunları varsayabilirim; fiziksel belirsizlik içinde veya yanısıra. Ya belirsizlikten gelmekteyim, ya belirleyemediğim, hakim olamadığım belirliliklerin sonucuyum. An’ın olanaklarını kullanabilir, an içinde kaderi zorlayabilir, varlığımı an’da gerçekleyebilirim. Dünya durdukça duran sabit bir şey olamam. Kendimi yoktan yapamam. Beklenmedik sonuçlarıma her an gebeyim. Umulmadık ve denetlenemez sonuçlarım olasılıklarım beni/çevremi her an kuşatırken, ben fiilen yaşanmamışlıkları iyi bildiğim kesinlikler sanır, uyuşurum.

***

Yazar hayattaki çağdaş yazarların en ünlüsü de olsa.. Kitap okumak ölüler diyarıyla haberleşmek. Ölüler bazen çok doğurgan olabiliyor, çok uzaklardan, istemle dölleyebiliyorlar. Kitap ölüyle canlı arasındaki bir arayüz. Bu arayüzle canlı, ölmeden ölmeye, ölü, ölüyken canlanmaya çabalıyor. Ortaklaşa bir çaba. Verimliliği tam da başarısız çabasında yataklanıyor.

***

Bir kitabın başında, içinde ne yazacağının ayrıntılı dökümü gerekmez mi? Kitap içeriğinin içindekiler’de eksiksiz bulunması gerekmez mi? Sonsuza dek uzayıp gitmeyi geçiyorum, her kitabın basılması en az iki tur yazılmasını gerektirmiyor mu? Okurun ne okuyacağını bilmesi gerekir, bunu özetle, kısaltmayla bilemez. Yalnız, düşünüyorum da, içeriği bütünüyle içindekiler’den oluşuk bir kitap ne cehennem bir şeydi…

***

İnsanın kişilik yapılanması aynı anda hem iç içe matruşka veya lahana yaprakları biçiminde, hem de mozayik; birbirine uyan ve uymayan parçalar komşuluğu (dış dışa), hatta hatta barsakta yanyana dışkıyla pırlanta gibi.

***

İnsan verili bir canlı değildir. Hatta buradan hareketle hayat da belirli ve normatif değil. İnsan tarihseldir. Şimdiye kadar yaptıkları, yapmışlıkları erişim sınırlarında, elde var bir. Ama neyi yapar, neyi yapamaz, ne yaparsa insan değil olur, bunu birisi veya topluluk belirleyemez. İnsanlık deneyiminin bütünü biliniyor varsayamayız. Maç devam ediyor.

***

Aşkın seni özledikçe, aşkı kanatlanır. Velev ki kara sevda olsun. Velev, ayrılık sevgiye katılsın. Bazen aşk anısıra değil peşisıra, iş işten geçtikten sonra yakalayabildiğimiz bir balık. Zan-sanı-iç dünya öncelik ilkesi gereği, hissedilen aşkın her hali gerçektir, geçerlidir. Kazançlı ve somut aşk olması gerekmez.

***

Aşk ve sevgi özde uçmaktır. Sonunda düşülüyor (aşk) veya iniliyor (sevgi) diye uçmamaya kalkışmak yaşama ihanet ve andavallılık. Kuşlar uçmanın sahibiyken bile düşüyor, iniyor er geç. Sonlu diye uçmanın anlamsızlığı kuşluğun ruhuna aykırı.

***

İlkbahar bir renktir. Ve durmaz bir hareket. Yaz, o eylemin son haddi yani limitinde, durma halinde bir duyuştur. Evren algısı, sınırların algısı. Sonbahar bir insan halidir, içedönüş. Kendini kaybında, hüznünde buluş. Kış bir güçtür, çelişkinin gücü. Beyaz, soğuk, karanlık uzayın yeniden büyük patlamaya geçişi.

***

Sıcak su başka bir alem, orospuyane. Sıcak suyken arkandan, içinden dışına dolanıyor. Yalayıp geçiyor. Artık seni biliyor, yüzölçümünü çıkarmış. Soğuduğunda dedikoducu orda burda seni anlatıyor. Her yere yayıyor. Özellikle çatlaklara, inişine alçalmalara…

***

İsviçre’de, köpek sahipleri ile köpeksiz köpekseverler sosyal medyadan ilanlaşarak birbirini bulup köpek bakım ortaklığı yapıyorlarmış. Örneğin köpek sahibi 1 hafta tatile çıktı; köpeksever (aile) bir hafta o köpeği sahipleniyor, gezdiriyor. Veya köpeksever ailenin kadını bir süre iş gezisine gitti; erkek, köpeği alıp onun yokluğunda avunuyor. Bunu anlatan tanıdığıma, “bu, çok cinsel bir tını veriyor, dediğin bir tür “köpek swinger” sanki,” dedim. Oradan, yine kendi aklıma, huzurevlerinde yaşlı ziyaretine giden çocuklar, gençler geldi. Eh, ona da “nine swinger” denebilir. Nikahını almadan, başkasının ninesini dedesini sevmek ve ilgilenmek..

***

Kırmızı ışıkta geçen Kürt, trafik polisini ceza yazmaktan alıkoymaya çalışıyor:

“Yaw abi!
Bi it, geçti-kaçtı-gitti say!”

Polis gülmekten kırılmış. Ceza kesememiş.
(Skeç sahibi Hüseyin Sayın.)

***

“Ölüm ayrılıktır. Ayrılık ölüm. Cem ettim, semah çektim, kocamın ölümüne dayandım…” diyordu.

Ruhsal olarak yaralıydı. Gözlerinin içleri acı acı da olsa gülüyordu, parlıyordu. Bir vakit daha geçti, koca, bunak bir bebek olmaya yönelmişti. Bir yerden sonra, yuvarlanmayı yönetemiyordu. Gözleri nedense hala canlı. Ve artık bokunu oraya buraya silen, sıvayan. Ve canlı, yaramaz. Ateşli gözlerle dibi kara kuyusuna bakacağını, korkarken aynı kalacağını, belki korkmayı bunamayla aştığını, biraz geçiştirdiğini anlar gibiydim. Beni kendine yolundan iteleyerek mi çekiyordu, manyetik halı sererek mi?..

***

Türklerin heykel yeteneksizliği… Türkler öz kültürlerinde olmayan müzik tarzını üretebildi, resim üretebildi; operada bile tol aldı; heykel sanatına yaklaşamadı bile. Gerçek hayatta işine yarayacağı halde. Türk heykelciliği ilkokul çocuğu düzeyi kadar değil. Heykelcilik, doktorların hastayı ürkütmemek için söyledikleri zatürre başlangıcı gibi, “heykel başlangıcı” düzeyinde kaldı. Bu yeti yetersizliği İslam’a bağlanacak gibi de değil, ve muhtemelen önceden beri geliyor. İslam’ın resim ve müzik kısıtları aşıldı, heykel niye aşılamıyor?

***

Çoğumuz ağlarken çirkin oluruz. İlk kez düşünüyorum, sanırım ağlarken kimseyle değil, kendimizle muhabbette, sadece kendimize yakın olduğumuzdan. Ağlamak sosyal mimikleri büyük oranda sıfırlıyor. Çirkin gösterici ağlama ve kendi başına kalma, arınma tazelenme sağlıyorsa, bu bir güzelliktir. Kendimizdeki kurbağayı öpüp prens çıkarmamız sayılır: Çirkin kurbağayı o kadar çok öptüm ki prensim oldu.

***

“Garip rahatlığa” rahatsızlık diyor; bu yağlı ballı bolluğun yaklaşımı. “Garip rahatsızlığa” rahatlık diyelim, çaresizlikten çare bulalım.

***

Almanya geri kalınca biz de geriledi sayıldık; Almanya çağdaş uygarlığa yetişince biz de yetişmiş sayıldık.

***

İnsan ayrılamayan olunca
birleşemeyen, başlayamayan da olur. Ayrılmamak, birleşmemenin, eksik ilişkinin foyasını saklamak gibi.

***

Yaşına uygun olmayan ilerilik gerilik yaşayınca taşıyamıyor insan.

***

Herkesin -onlara tepki verme yolumuzu açmak üzere- iyi kötü, ahlaklı ahlaksız, açık gizli davranma (hakkını) teslim etmeliyiz. Bu genel serbesti ve teslime uymayan her kural “çaresizlik kuralı” sayılır.

***

İLENCİM: Bul belanı. Benlik derinden fırlamaya çalış. Cümle duvarlarına çarp. Burnun gözün, ağzın yüzün leş olsun. Dünyaya çılgınca kör bak. Durmamacasına dokunup dur, ellenip dur. Bataklıkta frenlerin kopsun.

***

– Nahal oldu senin gelinin soğuklaması?

– Bi hal daha, işte. Halası beri. Donuz gribi miymiş, neymiş..

– İyi işte, hal aşşa dediydin, daha iki gün eveli?

– Yok yok. Allah yüzümüze baktı. Beri yakaya tüydü gelin kızım.

***

Türkiye’de sağcılık, tutuculuk anadır, rahimdir. Solculuk, muhaliflik yani karşıcılık oğuldur, çocukluktur. Buna karşılık, büyüyüp gelişmesi, her şeyi değiştirmesi gereken solcular yerine atılım yapıp, canlılık gösterenler sağcılar; durağan, yakınmacı ve kaygılı değer bekçileri solcular.

***

Anlamayabilirsin tamam.
Anlamıyorum zannetmek, anlamaktır.

Anlayarak dinler/okurken sindirger, azaltırsın;
Tamamını indirircesine alır kaydedersen hepsini anlamazsın.

Anlarken anlamıyor, anlamazken anlıyorsun.
Neye bakıyorsan öteki.

***

Haz (hele doyum), insana giriyor mu sayılır, insandan çıkıyor mu sayılır? Eğer giriyorsa, hazzın oruçta [hayatta?] haram ve yasak olması mantıksaldır. Oruçta, giren ve çıkan her şey orucu bozmakla birlikte, kazanılanlar daha orucu tutulası olduğundan… Eğer haz, insandan çıkan bir şeyse onun oruç bozuculuğu biz cahillerin din kavrayışımızı aşmaktadır.

***

Şöyle bir sadeleştirip, bunları hemen piyasaya sürüyoruz oğlum!
Psikahır.. Psikatır.. Psihatır.. Psiyatır..
Her birinden ayrı bir çalışma ruhsat ücreti alırız.
Düzenlemeyi yapan parayı alır. Parayı alan örgütler.

***

Erkek hıyarı özerk bir prensliktir -bir iç devlet değilse. Dışişlerinde sahibine bağımlıysa da, iç işlerinde akılsızlığının dediğini yapar. Erkek veya hıyar ortada ve görsel olduğu halde, pek narin ve duyarlıdır. Fazla sıcağa da fazla soğuğa da katlanamaz; solar, çürür, tadını yitirir/ler.

***

Sevgi, varoluşun lüks, en üst krema sorunsalıdır. Buna karşılık merkezi yer tutar; fırtınanın gözüdür. Duygulardan gerçeğe ve gerçeküstüne aynı anda yakın olanı sevgidir, mutluluktur. Acı kendiliğinden varolur ve anlamlandırılmalıdır. Sevgi ve mut ise yaratılmak, keşfedilmek zorundalığında varoluşsal görevlerdir. Gösterilecek değildir, olunacaktır ve olunurken görülecektir. Görevliği dünyaya karşı da geçerlidir, ama asıl zamana ve öze karşı gerekliliktir.

***

Orospu/fahişe neden sevilir, metres neden sevilmez? Metrese karıyı da ekleyelim.

İlk ve sade yanıt “Orospu şımartır da ondan,” çıktı. Benimki: Orospu senin değil diye sevilir, metres senin diye sevilmez. İnsan sahip olduğunu (veya olduğunu sandığını) sevemez. Temelde insan ancak bütünüyle sahip olamayacağı kimseyi sevebilir. Onu en çok çıldırtabilen de sevdiği kişi olur. Sahip olduğunu, sadece korur bakar şefkat gösterir vs. İnsan insana sahip olamaz; kendine bile olamaz. İnsan özgürlüğe çarptırılmıştır. Mal olarak alınmak isteyen de bunu sonsuz isteyemez. Sahiplik sanısı, böyle algılayanın sevmesine engel olur. Sonraki pişmanlıkların, sonradan sevdiğini anlamaların bir kısmı budur işte: Olduğunu sandığı kişiye, sahip olamadığını sonradan anlamıştır.

Karı da sahip sandığın, malın gördüğün için sevilmez; sanma sonucu sevilmeyenlik. Karına sahip olmamışsan, elinden kaçıracak gibiysen sevmeye devam. Bazı kadınlar, erkeğin ruhunda bunu oluşturmayı, kıvamını ve yönetimini iyi bilir. Düşük olasılık, akıllı ve şanslı bir erkek de karısına ait ve mal olma düzenine kolay teslim olmayacağını, ağa yakalanmayacağını hissettirerek ilişkisini diri, kadının ilgisini canlı tutabilir. Bu dalavereler genellikle erkekleri bir hayli aşar, doğuştan beceri de ister.

***

Türkiye’de evler, apartmanlar düzensiz, müstakil, kopuk, keyfi; renkçe de biçimce de. Ama bu evlerin insanları toplu davranma eğiliminde. Batıda ise evler birbirinin içine girmiş, renk ve biçimleri denetim altında. Ama insanları tek tek, bağımsız davranıyorlar.

***

Sabreden derviş ateist, sabreden ateist derviş olmuş. Ateistin içindeki inançlı, inananın zorunlu şüpheciliği…

***

Kekeleme yazmanın, konuşmanın ve haz almanın kökenindedir. Her kekelemede sağlaması yapılabilebilinir.

***

İyi ki soyadım Saygı, adım ise Sevgi olmamış. Ciddiye alınmayı önemsiyorum da.

***

Hepimiz Hrant’ız; ne acıdır, nerdeyse hepimiz ölüyüz.

***

Ölümün sonu. Yokluğun sonu. Evrenin sonu. Paralel evrenlerin sonu. Bunların sonunu getireceğiz!

***

Bebek kontrol, bebek kontrol… Harika. Bundan sonra bebek ve doğum kontrolleri kuleden, tek merkezden yapılmalı.

***

Geçici de olsa ilk. Geçmesi için ilk. Yola devam için ilk. İlk olamamış, var olamamış o kadar çok şey var ki.

***

Oruç böceğim, o-ruç böceğim diyorum; oruçamıyor.
Zamanında müslümanken oruçmayı pek severdi.

***

Osmanlı insan hakları: Padişahım çok yaşa!
Ramazan insan hakları: Ey oruç, tut bizi!
İslam insan hakları: Piştik, haram oldu.
Hint insan hakları: Om mani padme hum!
Amerikan insan hakları: Green Card çekilişi.
Azınlık insan hakları: Ayrıcalıklarım Lozan’dan garantili.
Yahudi insan hakları: Hani benim vaadedilen topraklarım, altın buzağım?
Hayvan insan hakları: Bütün kıllara özgürlük!
Oğuz Kağan insan hakları: Ağaç kovuğunda bir Aykız gördüm, sevdim aldım.
Cengiz Han insan hakları: Çadırımı geniş kur. Soy benim, sop benim!
Eskimo çocuk insan hakları: Her çocuk dondurma isteyebilir, evi yalamak yasaktır. (Telif Zemcem)
Sahil insan hakları: Plajda çadır kurmak yasaktır (Zemcem)
Somali insan hakları: Yemişim hakkı! (Zemcem)

***

Yemen’den geldim. Yemem.

Diyet yapan kadının mutfağında mutlaka:
Yememek takımı.
Dikenli tas, delik tencere, zehirli kaşık, gevşek çatal gibi..

***

Şerefsizinizi seviniz. Mümkün değil sevemiyorsanız, tam ibnül şerefsizdir.

***

Çaba, inançları değiştirmeye hem ileriye doğru hem geri-ilkele doğru yürütülmelidir. Geriye doğru yürüyeni örneğin masal, sanat olabilir; ileriyesi bilim-mantık-felsefe.

***

Bebek ev ve aile florasını alabilsin diye,
doğumda babası onun ağzına yüzüne doğru hafifçe kusabilir. Doğum için dölyolu florasının övülmesinden anlayabildiğim budur.

***

Def edip tüküremediği sorunlarını öğütme çabasıyla ısırmaya devam ediyor, burdan da dış gıcırdatma, diş sıkma göstergesi çıkıyor. Sorun veya muhatap öğütme alıştırması, kendini kandırma. Bu belirtiler geviş getirmeyi de çağrıştırıyor: olayı mideye tam çiğnemeden göndermiş; yarı kusup kuytuda gözden geçirmeye gerek duyuyor.

***

– Ne yapıyorsun?

– Aşağı yukarı hiç…

(veya)

– Her zaman hiç yapıyorum.

[Tam o anda, o ne yapıyor?]

***

Hor görme bedeni.

Bedeni, nedenini içerir. Veya işaret eder.

İç-sesini söze değil, hemen bedene döküyor insanlar.

Bkz. bedenselleştirme, somatizasyon.

***

“Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.” Ece Ayhan

“Aşk örgütsüzlüktür, toz duman dağılmaktır.” Mehmet İbiş

***

İnsanların senle ettiği kavgalar seninle değil, içsel nesneleriyle ve olmamışlıklarıyla. Tamam.

Senin insanlarla gayet sahici sandığın kavgan da onlarla değil. Aynı şekil, kendi iç kargaşanı dışlaştırıyorsun.

Bu da doğru, ama bunu hissetmek, deryadaki balık için deniz farkındalığı kadar zor.

***

Hayatta başarmak, çekilen acıları anlamlı hissettirir, başarmamaktan tek farkı o. Yoksa başaran da başarmayan da aynı kaotik kapsayıcı bütün; ölümde buluşur. Alkolik ya da zaaf keşleri bunu tersinden ifade eder: “Rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi?”

Bu tam havlu atmaya niyetli kişinin kendine sorması gerekendir. Sonunda öleceğin halde, neden kendine göre bir rota, üslup ve iz bırakmada ısrar eder, onun dahasını ararsın?

***

ÇAMUR KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Kaçıngan Kişilik Bozukluğu

Kaşıngan Kişilik Bozukluğu

Söylengen Kişilik Bozukluğu

Özsever Kişilik Bozukluğu

Elezer Kişilik Bozukluğu

Yenilgin Kişilik Bozukluğu

Komplo Kişilik Bozukluğu

Komple Kişilik Bozukluğu

Yarıklı Kişilik Bozukluğu

Yarıkbiçim Kişilik Bozukluğu

Sınırlarda Kişilik Bozukluğu

Kuralsız Kişilik Bozukluğu

Tıkıntılı Kişilik Bozukluğu

Kuyruklu Kişilik Bozukluğu

İlgisel Kişilik Bozukluğu

***

Ya dua et, ya sev.

Ya sev, ya Ben’i terk et.

***

Antitez tezdedir. Sorun çözümde, veya sorun tanımında.

Aşılması, düşünmeyi ve iddiacılığı aşmakta.

***

Yıldızlar arasında gelişmeyen, gerileyenler var.

Mesela Merkür. Gözümden kaçmıyor. Bkz. Merkür retrosu.

***

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: “Hassiktir!”

Başka bir ak tolgalı beylerbeyi şöyle haykırdı: “Ya tekim, ya yokum!”

***

[Zünnun dedi ki: “Tanrı’ya dayanmış, çöle dalmış, sopasız, kırbasız gidip duruyordum.

Yolda, hepsi de bir yerde can vermiş kırk tane derviş gördüm.

Aklım karma karışık oldu. Perişan bir hale geldim; coşkun canıma bir ateştir düştü!

Dedim ki: Yarabbi, bu ne iş? Uluları ne kadar da elden ayaktan düşürüyor, zelil bir hale sokuyorsun?

Hatiften ses geldi: Bu işin hikmetini biz biliriz. Biz öldürür, kan diyetlerini de yine biz veririz!

Dedim ki: Peki, ne vakte dek böyle öldürüp duracaksın? Dedi ki: Diyet vermeye kudretim oldukça, bu iş böyle gidecek!

Hazinemde diyet verecek para bulundukça öldürür, yasını da tutarım.]

Feridüddin Attar – Mantıku’t Tayr

***

Tutukluktan kurtulmak için tutukluluk rızasını dene. Tutukluluk ardından özgürlük ve akış gelecek…

***

Edebiyat, sesi edebiyat kılmaktır. Bu bakımdan edebiyat bir tür istenç.

Yazın, yazı ve yazmak demektir. Yine de her yazı, yazın değil.

***

Gülme! Güldükçe sıra sana gelecek.

– Tam aydınlanacaksın, ne oluyor?

– Bi gülme geliyor.

– Gülme o zaman.

– Gelmez o zaman da.

– Ne gülere geliyor, ne gülmeze geliyor bu da…

– Tam aydınlanıcam. Bi gülme geliyor.

Tam gülücem. Bi aydınlanma. Geliyor.

***

2019’da bir gün. Diyor ki: “Öldüm. Ölmeden öldüm. Ölenim beni uzaktan ve yavaş yavaş diriltti.”

***

O sarsıntı günü ben deprem sesini rüzgarmış gibi duydum, veya trafik sesi gibi. Ataşehir’de yirmi bir katlı binanın ikinci katındayım. Üçü on geçe gibi fena salladı. Pencereden dışarı doğru savurmaya çalıştı. Pencere pervazları gıcırdadı. Ama iki üç saniye gibi kısa sürdü. Sanki yoldan geçen bir kamyonun kagir evi sallaması gibi oldu.

GEÇMİŞ KAMYONU

Çocukluğumda, bütün yaşıt veletlerle nöbetleşe paylaştığımız taştan kamyonumuzda fotoğraf çektirdim. Evimizin hemen üst başındaki yerli kayalardan biri. Şoför mahalli veya direksiyonun ardına oturuluyor, bacaklar iki yana ata biner gibi ayırılıyor. Kayanın sağ tarafında yolcu rolü yapanları oturtacak yatay boşluk var. Sanki kamyonu değil, tümüyle dünyayı sürüyor olurdum. Bu kaya kamyonun hemen arka tarafında, gözlerden koruyan, üç kayanın bir araya yaklaştığı ve basamaklarına alaturka tuvalet gibi oturulabilen taştan tuvaleti biz çocuklar keşfettik, sonraları ufak eklemelerle büyükler gerçekten dış tuvalet haline getirdi. Gene buraya ve eve yakın başka bir dikey çakılı kaya kompleksini un değirmeniymiş gibi kullanırdık. Yan yüzündeki bir deliğe elimizle kuru kum döküyorduk. Sanki kum saati akıntısı gibi. Sonra o kumlar, göremediğimiz bir taş-içi-kanal/güzergahtan ilerleyip, taşın daha altlara yakın bir deliğinden değirmen unu gibi aşağı akıyordu. Bunlar hep bizim için gökten indirilen birer oyuncak ve çocuk teknolojisi.

Bu, taş yüzlerinde keler kertenkele gibi gezinme oyunlarımız aslında çok tehlikeli sayılmalıydı. Düşsek de tehlike, çarpsak da tehlike. Hiçbirimizin düşüp yaralandığını anımsamıyorum, bu sadece şans. Bu oyunların hırsıyla rekabetinde birbirimizi hırpaladığımızı ise çok iyi biliyorum. Kızkardeşim, gerekirse komşunun erkek çocuğunu ısırıyor, akşama annesini anamıza şikayet ettiriyormuş. Ben aynı komşu evinin bir başka çocuğunun -Kara Mehmet- kafasını taşla yarmıştım. Halamın oğlu olan Büyük Memet’le birlikte de elma ve armutlarımız komşu çocuk talanına uğramasın diye devriye gezer, kendimizce nöbet tutardık. Şimdi bakıyorum da bu taşlar, sabit şekilli noktalar ne kadar önemli mekanlarmış. Büyükler başımıza fiilen bir iş gelmişse icabına bakarlardı, yoksa çocuk güdecek değiller ya. Bizi doğa büyütüyordu. Keçilerimizin durakladığı taşlıkları, yan duvarlarındaki kuş yuvalarını bozduğum Onbaşı Taşı’nı, köyün dağlık meralara açılan üst sınırı Samantaşı’nı, evsiz meczubumuz Havana’nın kuytularına sığınmaya çalıştığı Samantaşı alt kayalıklarını, eski para gömüleri aranmış dörtgen yapılı dört dikey taşın arasındaki açık hava hücresini, Kalkamak Taş civarındaki, büyüklerden saklıca cinsellik oyunu denemelerimizin mekanı, tabla taş altındaki minik mağarayı hemen ilk sayışta anımsayabiliyorum.

Köyün karşı yamacında bir şifreli nokta var: Atlı Taş. Köklü bir kayanın yüzeyinde, çerçeve içine alınmış biçimde atlı adam kabartması var. Eğer orası uzakça olmasa, tam bekçisi kesilirdik. Atlı adamın çevredeki bir gömüyü işaretlediğinden öteden beri şüphedeyizdir. Bir başka mekan, açık havada içki içmeyi sevenlerin ve yalnız ruhluların akşamlayıp gecelediği Ardıçlı Taş. Köyün biraz dışındadır, Eren Dağı’nın dibindedir, Beşiktaş ise antik çağ teknikleriyle oyulmuş, sade bir lahit (etyiyen) taş. Evlerin merdiven diplerine, duvarlarına yedirilmiş Likya site kalıntıları, düzgün taşlar, bizi zenginliğinin farkında olmayan kültürlüler haline getiriyor. Tabii uygar olmaya, birbirimize iyi davranmaya gereksinim duymuyoruz. Daha çok, hepimiz köycek ileri geri, ayıp meşru her şeyi mavi gök ile Tanrı ve Tanrılar altında düşünüp duran filologlarız.

Bir başka yaramazlığım, ikindi üstleri köyün alt mahallesinden bana katılan Nihat ile, Kara Hasan’ın Hüseyin’in yamaçlarında, taş oyuklarında özen ve ısrarla keler arayıp, ufak ellerimizle kuyruklarından asılıp açığa çıkarışımız, bir süre kıvranmasını izledikten sonra, hak dine yeni alanlar açan misyonerler gibi kafalarını ezişimizdi. Şimdilerde buna mazeret bulabiliyorum. Galiba o zamanlar büyüklerimiz, kertenkeleyi, “Allah yok diyor,” diye kötülüyorlardı. Biz durumdan görev saptayıp ava çıkıyorduk. Keler kısmısı başını “hayır, hayır” der gibi geri kaldırmasıyla meşhurdu. Bu keler yorumunu unutmuş olurdum da, köyde annem ilk fırsatta teolojik yorumunu anımsatıp kafamda ampulü yaktı.

Kamyon mahalli

KENDİN BİL KENDİNİ BUL

Tek yol kendini bilmek, tek macera kendinden kaçmak.

İnsanın kendini zamanla tanıması özünde ve zorunlu olarak otoerotik artı otoagresif bir süreç. Öbür yanından bakarsak, kendiyle tanışmadan ölmek bir kısmet mi, kazanç mı?

Kendini bilmek, -hele referans olmadan- olanaksıza yakın. İçe bakış çok önemli, iyi niyet göstergesi; yoksa yeterli yöntem değil. Ötesine uçuş denebilecek aşkınlık için bile bağlantılar, ilgiler, tezatlar, yakınlıklar gerekiyor. Başkası/öteki olmaksızın kendilik bilgisi, kendini tanımak olanaksız. Ötekinin varlığında dahi kendini bilmek sadece bir olanak, olasılık. Bu olanak için ötekine zorunlu yani muhtaç olduğumuzdan, yetersizlik öfkemiz gereği cehennem başkalarıdır; dünya cehennemdir; ben de bir başkasıdır. Ben bir başkasının elindedir. Cehennem kutlu bir zorunluluktur.

İnsanoğlu/Ademkızının tarihsel/evrimsel ilk cenneti belki de hayvanlar alemiydi. Yani ki, hayvanlardan bir hayvan, sibernetik, an bilgisiyle yaşayan bir canlı. Kendinin değil, sadece anın gerekirinin bilincinde. Sonra zeka, ego, elmayılan, ne olduysa oldu; insan içinde yaşadığı -içinden çıktığı- cennetten kovuldu. Hayvanlar arasındaki kafaca rahat, doğal yaşamını yitirdi. Yasak elma bilgi, belki de bilinç, ya da iki ayak üstüne dikelten zekaydı. İşte o kovuluştan sonra insanın bir doğallığı değil bir psikolojisi, bir büyüme koşulu, kötüsünden iyi veya daha kötü birer anası-babası-çocukluğu olur oldu. Ensest yasağı ve ensest arzuları büyüme karışıklığının en başı ve basitiydi olasılıkla.


En azından bir düzeyde, “Hayat, ilişki ve ilişki sorunlarıdır,” demeli mi. İlişki sorununda, dengesizliklerinde sorunun tarafı olarak a) sınırlarını ve kendini bilmek, b) kendinde açmaza veya güçsüzlüğe izin vermek, c) kararını yönünü seçimini fark etmek, ç) kahretmemek, aşırı alacak biriktirmemek, d) batık alacakları tanımlamak önemli. Alacaklı kalan, tahsil etmeyen, eylemeyen, sadece etik üstünlükle idare eden biridir; saçını süpürge eden anaya dönüşür. Bu, işlevsiz ve kötücülleşen, ekşiyen haklılıktır.

İlişki ikilisinde değil, kendilikte iç ilişkiler.. Kendine karşı hataların ve düşmanlığınla, iç bünyen, nefsin sana karşı sopalı hal alabilir. Çıkaracağı karışıklık ve ceza, atom parçalanma enerjisine koşuttur. Bir çağrışım da, Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Hızır’ın, yetişmeye çıktığı yer içindir, orası değilse bile kaynağı senin içinle uyumludur. İçben, hakkı yenmiş bilinçdışı, vücut ve duygu diliyle, “Akıllı ol, aklını alırım!” diyebilir. Bu protesto bireyin yaşamına çok çok artmış riskler, mutsuzluklar veya ruhsal rahatsızlıklar olarak yansır. Kabaca tüm hastalıklar ruhsaldır, ruhsal olmayan hastalık bulamazsın. Bir ruhçu veya amatör insan sarrafı, bu şifreli sorunları bireyin bilinçli diline çevirebilecektir. İçerdeki, işçi sınıfı veya düz halk niteliğindeki sahip-patron, son yaptırım olarak sahibini infaz edebilir: kendini öldürebilir, delirebilir. Devrimin sert yüzü. Ne kadar kıllı vahşi olursa olsun iç-hayvan iletişimseldir, sabırlıdır, halden anlar, yüreklidir, akıllıdır. İyidir de diyeceğim ama denmiyor; saf kötülüğe aitler, şeytana hizmet kişileri (içbenleri) iyicil olmak zorunda değil. Aynı evren gibi, içben de laftan değil hemen yalnızca duygu, eylem ve imgeden anlar. Bunun yanında, kişiye özel içruh olduğundan, kişinin dilini de bilir. Dilinin yapısını, işleyişini, içeriğini değiştirmeden, bilinç bireyi istese de kişisel dinini değiştiremez. Bu temeller sanırım kısmen kendiliğinden oluş, kısmen seçim ve emek işi. Kendine yeniden bakıncaya kadarki otomatik yaşamında, insan ya kendini yaratmamış da bir şey’in içine doğmuş oluyor, ya nasıl yaratmış bulunduğuna karşı kör yani bilinçsiz oluyor.

Jean-Paul Sartre kendimizle ilişkimizi her an her şeyimizi bilme, kendimize karşı ayna veya tabak gibi olma diye kavramlaştırıyor galiba. Bilinçdışını kabul etmediğinden. Oysa kişioğlu su gibi hava gibi, burgaçlanarak, karışıp kendi içine kıvrılıp, durulup dışarı doğru çözülerek, kendinden kaçarak, kendini bularak dönel, döngüsel ve faz gecikmeli biçimde davranıyor yani öz-ilişki kuruyor.


“Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir.” Adam Phillips

“Doğru bölünmez, bu yüzden kendini bilip tanıyamaz; doğru’yu tanımak isteyenin yalan olması gerekir.” Franz Kafka

DÜNYADAKİ CENNET

Bu dünyadaki cennet duştur, banyodur, jakuzidir, hamamdır. Bunlar cennetin türleri ve dereceleridir. Suya girmeyi soğuk, ılık, sıcak, kaynar istemek, cennetle ilgili imgelem ve yeğlemeler. Temelde ve çağrışımda banyo suyu amnion sıvısıdır. Sıcak/ılık su, amnion sıvısındaki Yunus peygamberliğimizin anıları. Bu duyumlar dölyatağı içi yaşamın gündelik yaşamda yeniden yaratılmaları. Ana rahmi, ana karnı cennetin temel duyumsanış kalıbı. Anımsanmadığı halde unutulamayacak olan… Kayıp cennet de aynı doğum öncesi dinginliğe işaret eder.

Başka eşdeğerler, telafiler de dünyalık yaşamda elimizin altındadır: Tabure, sandalye, koltuk, yatak, yorgan, battaniye. Kundaklanma, kavranıp kapsanma bunlarla dölyatağı dokunuşu arasında geçiş evresiydi. Doğum öncesi yaşamın daha doğrudan eşdeğeri olarak ılıca ve kaplıcalar, masajlar, çamur banyoları, spalardaki dokunsal dölyatağı deneyimleri var… Uykunun kendisi… Tenlerin karşılıklı okşaması olarak öpüşme, ruhları dünyaya razı eden ve güvenle geliştiren kucaklaşma… Sevişmenin sonunda zaman zaman gelen zirve doyum; orgazm, hem uyku hem rahim hem yokoluş, yani mutlak dinginlik olarak cennettir. Gören bilgeler orgazmın tanrıya şirk koşma ve siyasi başkaldırı, başeğmezlik tarafını fark etmişlerdir. Orgazm sırasında, birey tanrıyı aralıksız anımsama ödeviyle kul alçakgönüllülüğünü aksatmış olur. Müslüman boy abdesti kuralı, tanrıya karşı kul duruşunu onarma ve yeniden kurma ritüelidir.

Öte yandan banyo korkusu, banyoda nefes daralması biçimindeki klostrofobi olasılıkla cennete yani cennet sunan anneye karşı ikircikli, ensest korkusu temelinde okunmalı. Arzu ve nesnesi aynı zamanda korku kaynağıdır denebilir. Banyoda temizlenmek için aşırı zaman ve çaba harcamaksa yasak arzuların bulaşığından kurtulma töreni, imgesel günahkarlık tehdidine karşı yine bireysel din oluyor. Genel olarak deniz ve açık deniz korkusu, kolayına kaçarak boğulma tehdidiyle açıklanır. Bence bilinçdışı, hayat ve anne eşdeğeri olarak kadim tuzlu su -deniz, ilişki korkularımızın deposu olarak gözden geçirilmeli.

Uyku nasıl yarı ölümse uyuşturucu etkisi de yalancı ölüm. Buradaki cennet deneyimi ve yalancı ölümden, hayal dünyasından kişiyi gerçeklik söküp geri alıyor. Her uyuşturucunun kendi yalancı cennet-yalancı ölüm hizmeti var. Animist, Castenadacı görüşün canlı cansız her maddeye bir ruh ve kişilik atfetmesi de böyle bir şey. Alkolün, ketamin, uçucu madde, kokain, eroin, soğutucu sprey [soğuk çekme deniyormuş] ve psikedeliklerin her birinin ayrı kişilikleri, huyları ve tanıştığı insanlarla özgün ilişki kalıpları var. Yapay cennetler ve onların halkla ilişkiler, sunumlar resmigeçidi.

Sevgi ilişkisi dünyada cenneti kurabilir. Karşı kutupta, ilişki gerçeği ve kaderi, dünya cehenemini yaşatabilir. Birey ve toplumun rüyası olan özgürlük hakkında önemli birisi “Özgürlük yalnızlık değil daha iyi ilişkiler demektir,” demişti. Toplum için cennet tasarısı Platon’un Devlet’inden beri Hiçistan ütopyaları sunuyor. Gelecekten, rüyadan, kendimizden korkularımızsa ütopyaları sollayıp geçmiş, bize korku hikayesi bokülke (pistopya) distopyaları yarattırmış durumda.

OSURUK

Osuruk bokun [osurmak sıçmanın] habercisi, ön ödemesi ve kefilidir.

Korku osuruk gibidir; senin içinde olduğu sürece henüz acil değil.

Ruh osuruk gibi, osuruk kadar. Bir bedenden çıkar, kaç tane burna girer, gene de varlığından emin olunamaz, bilinemez. Ruh, radyoaktif madde, değişken. 21 gram çekmiyor. Bir var bir yok, bir ışıldak bir karanlık.

“Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı varmış,” der köylüler, ama osuruk ve bok muhabbetinden hiç bıkmazlar. Uygarlık, temizlik talebiyle bokumuzla dahi bağımızı kesti, kesmeye çalışıyor.

Ailemde babamın dilinden, bilmecemsi osuruk tarifi: “Kınaybıca ezivyon” [kına gibice eziveriyorum]. Bizde babamın da benimki gibi osuruğu çok kokardı. Anam babama şaka yollu “Benim endee gibi [osuruklu] götüm olcak, donun içine bile gatmam,” derdi. Anam uzun ayrılıktan sonra evine kavuştuğunda merhaba niyetine “Osurduğum sıçtığım kel evim” demek yerine bazen “Abu gadın evim!” der, çok benzer bir kullanımdır.

OSİP RETARD:
Yumuşak, havalı kırlente yedirilmiş osuruk.
Osurup, osuruğu kırlentte hapsedip el bombası gibi hedef kişiye atarsın; yastığı koklayınca onun içinde patlar. Kırlenti koklamak olayın merak unsuru; bilim galip gelecektir.
Neden Osip? Yusuf Yusuf’tan Osip.

Genel cerrahide, bir ameliyatın başarılı tamamlanması için dört gözle beklenen haber/onay, “Gaz gaita çıkarmak”tır. Osuruk, bok, başka hiçbir sosyal durumda bu kadar onaylanmaz, müjde olarak beklenmez. Nur topu gibi osuruğunuz oldu. Köyün münzevi feylesofu, çoban, bunu da düşünmüş, salık vermiştir ki “Irahat-ı beden, nasihat-ı çoban,” denile.

Bugün ben bir şey öğrendim; Norbert Elias’ın “Uygarlık Süreci” kitabının ilk cildinde bir bölümün osuruğa ayrıldığını.

Osuruk yazanın da osuruk kadar aklı vardır. Muhabbetin sözlü yazılı, yakından uzaktan, aktif pasif ayrımı yoktur. Osuruktan teyyare.

MEMEDEN YARMAK

Memeden yarmak, sütten kesmek demektir ve bunun Fethiye’deki karşılıklarından biridir. Kısaca yarmak da denir. Çocuğu sütten kesmenin bazen ne kadar zor başarıldığını iyi anlatır. Çocuk yeni besinlere geçebilsin, çıkışsız bataklık halini almış sütten kurtulsun, biraz sosyalleşsin diye anne hem içten hem dıştan ve yüzeyden birçok önlem almak zorundadır. Memenin üstüne, ucuna biber sürmek, çocuğa az görünmek, ağlayışlarına katlanmak, yalancı memeye ağırlık vermek ve ilk olarak yeni besinlere başlatmak. O dönemi annelere ve ebelere sormalı. Yarma deyince adeta meme/anne ile çocuğun arasına hendek, uçurum kurmak, memeyi yasak hale getirmek akla geliyor.

Memeden yarma ayrıca ruhbilimdeki yarılma yani splitting ile somut ilinti kurması açısından ilginç. Gerçi yarılma düzeneğinin patolojik yanı, ana-çocuk ilişkisinin süt vermenin başından, ilk anlardan itibaren kötü veya sorunlu olması, veya bebeğe öyle zannettirmesiyle karakterizedir.

Anılarımdan bilirim, sobalı, kırıntılı kış misafirliklerindeki güzel sosyalleşme “Akşamınız iyi kalsın,” denilerek bitirildiğinde, yerli evin çocuğu ben, memeden yarılmış gibi üzülür, konukların gitmesini istemez, hata ağlama tuttururdum. Gerçek memeden yarma zamanı için anamdan pratik ölçüt ve uyarı: “Çocuğu memeden kışın yarın. Yoksa askere gittiğinde çok susama belası çeker.”

***

Memeden yarıldığımız için mi ölüme mahkumuz?
Ve memeden yarılmasak geç te olsa doğamazdık?
Doğdum öldüm sürekli meme emdiğimizi bir düşünsenize.
Sütten kesilmek (yarılmak) cansız yaşamaya alışmak sayılır.
Artık ölümü yaşamaktasındır.
Burada ölüm korkusu, fiili gerçeği unutmakla, eski sütlü canı anımsatan hayalleri gerçek sanmayla ilgilidir.
Yaşamak, daha bir süre yaşayamamak ama vadesine kadar ölmemektir.
Varoluş adeta can’ı anımsamaya, canı özlemeye, cana benzemeye odaklanmıştır.


KANSER

Kanser şakası: Kanserin çaresini ve ilacını bulmuşlar, ama saklıyorlarmış. (Şehir efsaneleri kapsamında)

Nedeni: Sanki özde hırslı, ısrarlı biçimde kendine, hayata kahretme durumunun nihai yolağı. Çocuk yaşta olursa hücrelerin tavrı, soyaçekimli kanser olursa ortak grup algı ve davranışı olarak değerlendirmek uyar.

Kanser kişinin kendi kaderinde etkin olduğu, bir tür intihar eşdeğeri sayılabilecek bir hastalık. Keza bir arkadaşımın kalp krizinin intihar kokmasını çok bariz hissetmiştim. Yazar Tezer Özlü’ye bir son olarak intihar en az bir kanser kadar uyardı gibime geliyor. Hakkında çok az şey bildiğimden savuruyor olabilirim. Bilinen intihar girişimi var mı? Varmış, sürekli intihar girişimlerinde bulunmuş. Oğuz Atay hakkında ise şuna denk geldim, ele alış tarzı bana çok uyuyor:

[Barlas Özarıkça ise bu kalıtsal nedene çevre etkilerini de ekliyordur. “Kanser büyük bir olasılıkla bastırılmış kırgınlıkların, üzüntülerin, öfkelerin hastalığı,” diyordur Özarıkça. “Çevresindeki insanlar yaptıklarını yok sayarak onu hasta ettiler. Buna yakın çevresindeki edebiyatçılar da dahil. Biz kimi insanların bizim çok üstümüzde olduğunu kabul etmiyoruz. Onlara öfke duyuyoruz, onları yok etmeye çalışıyoruz. Yok ettikten sonra da onları birer kült haline getiriyoruz.”] Yıldız Ecevit – Ben Buradayım

Türk okurunun romanlarını çok sevdiği İrvin Yalom, mesleki uygulamasında kanser aydınlanmasının çok örneklerini görmüş ve kitaplarına (örneğin Varoluşçu Psikoterapi) yansıtmış. Onun da onayladığı bakışla kanser adeta nevroza iyi geliyor; kanser sırasında nevroz (nöroz) düzelebiliyor. Halkın “Ağır gelince yeğni kalkar,” deyişi bunu doğrulayıcı içgörülerdendir. Yalom’un bir hastası, “Hayattan bu kadar zevk almak, yaşamayı öğrenmek için, illa kanser olmam mı gerekiyordu,” yollu konuşarak aydınlanıyordu.

Benim küçüklüğümde taşrada bir verem ve kanser arabesk müziği furyası vardı. Gözü yaş burnu sümük, cırtlak sesli kadın veya çocuk şarkıcılar… Küçük Emrah’tan nerdeyse 10-15 yıl önce. Bol düz konuşma ve ağlamalı, veremde öksürmeli üzüntü nağmeleri… Köylerde millet birbirinin evinde toplanır, erişkinler pilli portatif pikaplarda ya oyun havaları ya bu kanser plaklarını dinlerdi. Hastalık acımasızlığı bilinci olarak “masada kalmak” diye deyim türemişti.

Kılavuz olarak kanser.
Hızlandırılmış hayat kursu kanser.
Temel insan hastalığı olarak kanser.
Diğer bazı hastalıklar geri dönüşlülükleriyle çocuksuluk ve nazlılık hissettirir. Geriye dönüşsüz kanser, çaresizlik sıkıştırmasıyla ölürken yaşam verebilir, olgunlaştırabilir. Anda kalmayı ve sahiciliği öğretebilir. Kişiye dilinin altındaki sır baklayı çıkarttırabilir. Geçip gidiciliği anlama ve aydınlanma vesilesi olabilir. Bunlar zorunlu değil, birer olanak olarak önlerimizde.

***

Kanserinin son anlarındaki yarı uyur yarı uyanık kadın zorlukla fısıldıyor: “Ben artık devam edemeyeceğim.” O sırada bir hafta içinde sadece beş saat uyumuş olan kızı, acı içinde yanıtlıyor: “Devam etmek zorunda değilsin anne…”


Şimdi anacağım, benim çocukluk dönemimden köy arkadaşım. Ölenle ölünmedi, sonradan bu eşle ilgili kamuoyu zıt kutupta sevmezlikte şekillendi. Ben yine de kanser bakım dönemi özverilerine çok minnet doluyum:

Akciğer kanser hastası son dönemlerde alev içinde gibi yanık hissesiyormuş, yayladan su içmeyi dilemiş. Karısı kayınbiraderiyle (inisiyle) birlikte arabaya attığı gibi yaylaya su başına, akrabalarına getirmiş. Yemeyi içmeyi kesmiş, karısı bazen üç dıkım için beş gün çaba gösteriyor.

Artık dışkısı, daha doğrusu ishali cara gibi, işlenmemiş sıvı posa gibi atılıyor. Hem de öğürtecek ölçüde, içini dışına çıkaracak ölçüde pis kokuyor. Eş diyor ki, “Bu dışkı bana kokmuyor.” İşte melek sahne almaya başladı, belli. Kocayla çocuk gibi ilgileniyor, el üstünde tutuyor. Bu hastanın kaderi ne, ne şansı var? Eşe Allah döğümlük vermiş de tiksinmiyor, gönlüyle baktığından, sevdiğinden, kendini verdiğinden..

El almış bu kız. Uçması gözlerden saklanıyor bu kadının. Büyürken öksüz ve beslenkiymiş. Tüm dünyasını kocası olarak tanımlamış. Kaderi varmış adamın, karısı ona hediye gibi inmiş. Ona Kaderli, eşine Hedye diyeyim. Yaylaya geldiğinde çocuk gibi kalmış Kaderliyi omuz altından yüklenerek merdiveni zor çıkarttırmışlar, koca koca sürümüşler. Kokusu her yeri giyiyor, Hedyede gram tepki yok. Duyunca insan son anlarda olduğunu anlıyor. Belli ki gıda topluyor. Hastalığının özünü bilmiyor, “Sırtımda bir şey var,” diyor. Ayrıntı anlatan anam. Eylemin etkisinden emin olmama anlamındaki kalıp kullanımıyla “Evin başına çıkardığımız oldu,” diyor.

Hasta Kaderli anasından hoşlanmıyor. Annesi geriden anladığım kadarıyla bencil ve sorumsuz. Ona çekinmeden verip veriştiresim, obalını alasım geliyor. Oğlu dünyasından geçmiş, alem değiştirmek üzere, o hala “Ben nolacağım, bana kim bakacak?” demede. Bakımına katılmıyor. Çeken hastacık, “Anamdır sebebim, hastalığım,’ diyormuş. Bu kadersiz tarafı. Hediyesini yaşam anadan değil eşten vermiş. Bu hediye görünmez kanatlı, pırıl pırıl parlıyor. Kaderli, karısına “Ben senin gözünün içine bakıyorum,” diyormuş. Gözü kamaşacak tabii. 750 km ötede, uzun kulaktan duyan benim gözüm kamaşıyor, yüreğim kanatlanıyor, utanmasam kıskanacağım. Doktor hasta adama “Böyle hasta görmedim, ama böyle hasta bakan da görmedim,” diyormuş. Kaderliyi içine atan, utangaç, içine bırakan diye betimlemiş. Gidici olmakla birlikte yolu ve gönlü açık olsun kanserlinin. Hastalığının özünü bilse de olurdu, bilmese de olmuş.

ANİKO

Yorgun bir ametist taşçık,
Deli Nasrettin cebi bu.
Tanrı duyar…
-Ya tutarsa? Ver anmalık.

Astım böğründe kurar ola yuvasını,
Akıl izlerim göbeğimden saçaklı,
Çöreklendi, dilimi çevirdi.
Kuşku mu tüm vaazım, bırakış mı?
Ölüm mü anam, anam mı ölüm…

Ataşehir, 3 kasım 2010 – 23 haziran 2022

AYRILIŞ

Ezgi’nin Günlüğü’nün harika yorumladığı, kendi mallarıymış gibi hissettirdiği Orhan Veli şiiri. Hem de 1986 model Sabah Türküsü albümlerinin ilk/giriş parçası. Ben şu Ayrılış şiir/şarkısının üstüne eğilmek, biraz deşmek istiyorum. (Şiirin sanatçının bildiği öyküsünün dışına taşmıştır artık öykü, okuyucunun/dinleyicinin de malı olmuştur. Tarih yeniden yazılabilir, yorumlanabilir.)

“Bakakalırım giden geminin ardından.” Burada arkada kalan veya terk edilen kişinin halktan değil en ezından küçük burjuva olduğunu anlayalım. Kaç kişi giden sevgilinin ardından Ve Gemi Gidiyor’daki gibi kalır? Su olacak, liman olacak, gidilecek başka ülkeler/şehirler olacak…

Kahramanımız bakakalıyor, denize atlayamıyor, ağlayamıyor; yani yapamıyor, edemiyor. Ayrılığın dinamiğinde yapamayan adamdan, hatta ıssız adamdan bir bıkkınlık söz konusu olabilir. Gitme, diyemedi, önleyemedi. Belki sorumluluk almadı veya sözlerini tutmadı. Muhtemelen gidenin gitmesini kışkırttı, yapma ve yapmamalarıyla nedeni oldu. Duygularını ifadede kısıtları var; şiire sığınması da bir kısıtlılık, yaşantı anında kendini yanlış yaşama göstergesi. (Sözünü ettiğimiz şair mi, şairin ürettiği kimlik mi o da karışma eğiliminde.) Denize de atlamıyor; canı tatlı, özverili değil, çıkarları önde. Dünya güzel. Ayrıca serdeki erkekliği öne sürmesi yaşamama, duygulanmama kılıfı. Hatta elalem ne derci, kişiliği olgunlaşmamış. Bu durumda bizim duygulanışımız ya bestecinin şiiri yanlış tarafından almasından, ya da bizim haklı tarafla değil, önümüzdeki salakla özdeşleşmemizden. Yani şiir bizi özümüzdeki suçlulukla, eksiklerle suçlamadan buluşturuyor. Biz de değişim emaresi göstermeden salya sümük üzülüyoruz, ufak bir katarsisle arınıp yaşamımıza döneceğiz.

Şairin o zaman için yaptığı büyük hizmet ve atılım, şairane olmayanı şiirin içine almasıydı. Öznesi matah biri değil, bizden biri; aslında şiir-dışı biri. Biz de şiirselsek, her şey şiirseldir, ve hiçbir şey değildir. Kalakalan ne kuş kondurmuş, ne kuş öttürmüş. Örtülü biçimde iktidarsızlık anıştırılıyor olabilir. Bilirsiniz sanatçı iktidarsızlığı ünlüdür. Sanat seks içindir, olmadı seks ikamesi içindir. Sanat elbette sağalma içindir de. Burada sanat cehennemlerde yanmadan yara kapatma, merhem olma işlevine yakın. Eflatun belki sanatçıları devletine bu benzetmeci, hafifsemeci, adam sendeci, ciddiyetten uzak, disiplinsiz yönleri yüzünden almak istemiyordu. Sanatçılar yaramaz, annesinin vereceği cezayı sevimlilik ve unutturma numaralarıyla atlatma gayretinde çocuklar. Safa yatarak hep de çıplaklıkları göze sokuyorlar.

Burada öz konusu olan, sevilenin yüklediği değil, seven durumundaki bireylerin kendi hissettiği, kendi ıskaladığı, kendi içine batan, kendinden batan sorumluluk ve yükler. Ötekini atlat, kandır, kaç, reddet. O tarafı helal olsun. Ok, kendi içinden gelerek içini vurduğunda, sefan olsun olmaz ki. Ona ya hakketmiştin diyeceğizdir, ya abartma, ya allah kurtarsın, el uzatayım diyeceğizdir. Şair kendisi sorumsuz olabilir, ama şiiriyle sorumlu. Büyük, çoklukça hissedilen bir toplu yarayı sağaltıyor. Hem sözle, duayla; ameliyata girişmeden. Hele şu şiir/şarkının etkinliğini ölçün bir.

Topu topu üç kıçı kırık dize. Ve etkisine bakın.

[Biliyorum, Orhan Veli’nin şiirinin altında başka bir öykü var. Ama öyküsünü bilmemek daha kişisel, kendine yontarak yorumlamaya yardım ediyor. Ben de herhangi bir ayrılık şiiri gibi ele almaya çalıştım.]

AYRILIŞ

Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendimi denize, dünya güzel
Serde erkeklik var
Ağlayamam.

Orhan VELİ

HİPERAKTİF TÜRKLER

Türklerin bazı yapısal ve tarihsel özellikleri var. Bunlardan biri ana kuzuluğu, biri göçebelik, yani dünyada çok geniş bir coğrafyada at ve taban koşturmak. Ana kuzuluğu ayrı bahis, ben göçkünlükten süreceğim:

Şöyle iyi bilinen ve spekülatif coğrafya ve akrabalıklara göz atayım. Orta Asya, tüm Türki yurtlar, Moğollar; Sibirya, soğuk halklar, doğrudan veya dolaylı Laponlar, İnuitler;  Finler; Macarlar, Bulgarlar; Hazarlar ve Avarlar üzerinden Yahudiler… Daha gelelim, gerek dil, gerek Ainu toplumu üzerinden Japonlar; akrabalık demeyelim ama Çinlilerle tarihsel macera, Türk kökenli Han hanedanı; en son Kore savaşında görüştüğümüz, daha eski hukukumuz olan Koreliler… Hindistan apayrı ve yutucu bir kültürdür, ama orada 250 yıl hüküm sürmüş Babürşah İmparatorluğu var. Türkler Ruslarla özdeş değil ama tarihsel komşuluk, kültür benzerliği nedeniyle günümüz Türk Rus evlilikleri beklendiğinden daha verimli ve uyumlu gidebiliyor. Yunan mitolojisindeki kentaur belki atlarıyla bütünleşmiş Türklerin yansıması, spekülatif not. Kuzey ve Alman mitolojilerindeki bazı kahraman karakterler Türkleri temsil ediyor gibi, ama bu da yoruma bağlı diyelim. Sadece, Almanların sanki karşı kutuptan, zıt özellikler üzerinhden bir Türk Alman yakınlığı ortaya koyduğunu, iki ulusun aralarında gizemli çekim olduğunu ileri süreyim. Öteki spekülatif Türk akrabası Kızılderililer. İran Fars veya Persleri kültür olarak belirgin biçimde farklı ve özgünler, yalnız Türkler onlarla ortak maceralarından çok şey kazandı. Zıplayıp tarihsel Yunan Pers ülkelerinin arasına konarak ezber bozucu ve şaşırtıcı bir dinamik ürettiler.

Dünyada birkaç tane Doğu-Batı köprüsü kültür/ulus var. Bunlara Ruslar, Araplar, Kürtler ve Farslar dahildir denebilir. Tüm köprü ve birleştirici uluslar arasında en özgünü ve çaplı etkiye sahip olanı Türklerdir. Türkler doğunun batılısı, batının doğulusu olarak kültürel barış ve açılımın doğal temsilcisi, aracısıdır. Geçmiş tarihte bunu daha çok süpürücü, savaşçı olarak yerine getiriyorlardı, şimdi başka şekillerde. Buna yönelik benzersiz uygunluk altyapısı ise Türk kültürünün zorunluktan değil, özgün haliyle komşucu ve etkilenme yeğleyen temelli olmasıdır. Çok az kırmızı çizgi ve sadece Türkçe konuşma önkoşuluyla var olup, esnek Türkler tarihte en çok farklı dine ve alfabeye sahip olan toplumdur. O bakımdan köksüzlüğe bile ulusal olarak şerbetliler denebilir.

Bu göçer eylemliliğin bir de biyolojik denebilecek karşılığı var: Türklerin ulusal psikopatalojisi olarak hiperaktivite ve dikkat eksiliği. Dikkat farklılığı da diyebiliriz. Zira avcı ve savaşçı biri derinlemesine dikkat değil, kayan, çelinebilir, spontan dikkat sergilemelidir. Kedi gibi dikkatli ve kedi gibi çelinebilir, her şeyi süpüren dikkat. Bu durumda Türklerin ulusal macerasında Budizm ve etyemezlik nasıl risk doğurduysa, kıç üstü oturmaya dayalı sakin yaşam da öyle riskli olabilir. Mutlaka ki dikkat eksikliği ve hiperaktivite diye net bir tanı, bireysel sorun kategorisi vardır. Bunun yanında, yaramazlık, ele avuca sığmazlık, eylemsel işlerden başkasında rahat ve huzur bulmama gibi bir yaşam tarzı, tıpkı içedönüklük gibi normal olmalıdır. Yeni kapitalist çağ için makbul ve önerilir değil. Bu özellikler hakkında sosyolojik, uzun vadeli planlamasal düşünmek ve işi sadece psikolojiye ve sağaltıma yıkmamak gerekiyor. Belki Türkiye Türkleri melezlenmeyle ilginç bir ortalama bulmuş/kurmuştur; öteki Türklerle farklarına yönelmek de yarar getirebilir.

EŞDEĞER EVLİLİK

İnsan yaşamında flört/çıkma bir evlilik ve ciddi ilişki girişi, deneyi olarak ele alınır. Nişan ve söz gelenekleri bu deneylerin eski toplum karşılıkları sayılabilir.

Bir ilişkinin evlilik eşdeğeri olabilmesi için gerek koşullara odaklanalım. İlişkinin taraflardan birine veya her ikisine etki üretmesi, iz bırakması, ilişilmesi gerekli. Üzüntü, tartışma, geçimsizlik üretse de olur. Süre paylaşılacak, az çok anı paylaşılacak. Birlikte büyüdük derler ya, onun gibi. Aşklar süresinden bağımsız olarak evlilik eşdeğeri. Bir de eşdeğer evliliklerde cinsiyet ve cinsel yönelim farkı gözetmediğime dikkatinizi çekerim.

İlişkilerin gözlenebilir ve yasallaştırılmış hali evlilik. Burada devlet ve kurallar devreye giriyor. Bense ilişki gibi ilişkilerin duygusal olarak evlilik etkisi ürettiğindeyim. Bir de evliliğin cinsler/bireyler arasında bir devralma, devretme nöbetleşmesi dayattığında. Kişiler birbirine soğuk ve ilgisiz, resmi kaldığında, kötü veya iyi iz bırakmadığında ilişkileri evlilik sayılmaz. Resmen nikahlılarsa, çocukları bile olsa naylon evlilik, duygusal olarak eşleşilmemiş yalancı evlilik sayıyorum. Fiilen düzeltilmesi zorunlu olmayan bir hata, aile dostu niteliğinde bir yakınla evlenmektir. Bu arkadaşınla yatmaya benzer, hatta zaman zaman ensest çağrışımı verebilir.

Çocukluktan çıkışta, hatta daha çocuk beğenilerinde insan yavrusu kendini ilişkiler içinde görüp tanıyor, olgunlaştırıyor. Ergenlikte karşı cinsi tanımak için seri halde küçük flörtler ve duygusal deneyler yapma gözlenir. Genç enerjisi ve hızı içinde ergenler birbirini inanılmaz anlayışsız şekilde üzer, gömer, ama bir o kadar da hızlıca onarılır, doğrulup yola devam ederler. Çağını ve toplumunu tanımayla at başı giden süreçtir.

Bazılarımız, bazıları bu çocuk ergen dönemini büyümüş de küçülmüş, fazlaca olgun ve sorumlu, tekeşli, adeta evli gibi kalımlı ve sürekli flörtler halinde geçiriyor. Onların evlilikleri çocuk gelin ve çocuk damat olarak, aile gözetiminde, iki ayrı evden yaşayarak sürdürülüyor. Bu küçülmüş ilişkiler evlilik sayılmak için önemli ama zorunlu olmayanlara işaret ediyor: Evlilikte cinsel ilişki zorunlu değildir (vajinismus evlilikleri, cinselliği sakatlanmış veya hiç başlamamış evlilikler), evdeş olmak zorunlu değildir (gemici, tırcı evlilikleri), çocuk yapmak zorunlu değildir. Sorumluluk almak yeterlidir. Ayrıl birleş, darıl barış ilişkileri, araya başkalarıyla flörtler alınarak süren ilişkiler fırtınalı evlilik eşdeğeri sayılırlar.

Gelelim eşdeğer evlilik süresi hesaplarına. Tamamen basit ve keyfi bir hesaplama, fikir ve ilham vermeye yetiyor. Patenti benim ama kullanımı karşılıksız hepimizin. Belki 15 yaş öncesi flörtleri daha yüksek katsayılamak gerek, ama zararı yok, aynı kalsın. Kabaca ergenlik ve ilkgençlik dönemlerini iki kutuda alıyorum. Kolay hesap, 20 yaş öncesi flörtlerinin katsayısı 3; 20-25 yaş arasının katsayısı 2; 25 yaş sonrasının katsayısı 1. Yine de, ihtiyaten erkekler için gerçek evlenme sınır yaşını 30 saymak daha doğru olur. Günümüzün uzun eğitim süreleri ve geç olgunlaşması. Eskinin askerlik sonrası 21 yaş evlenmesinin eşiti şimdi 30 yaşına kadar beklemek.

Örnekleyelim: Bir genç çiftin flörtü 17 yaşında başlamış, üniversiteye taşmış, 24 yaşına kadar ulaşmışsa görünen ilişki-evlilik süreleri 7 yıl. Zaten uzun. Ama etki süresi fazla, etki başlangıcı erken; 3×3 9 yıl yirmi öncesinden, 2×4 8 yıl yirmi sonrasından, 17 yıllık evli sayılırlar. Kaç gerçek evlilik 17 yıl sürüyor? Başka bir çiftimiz daha da büyümüş de küçülmüş olsun, 20 yaşındalar ve 13 yaşından beri çıkıyorlar. 3×7 21 yıldır evliler! Kendi yaşlarından fazla. Herkes koşar oynarken evlilik sorumluluğu aldılar, hatta evlilik artı eğitim çift meslek yaşamı sürdürdüler. Hem saygı duyulası tutarlılık, hem yorucu iş, hem salaklık derecesinde saçmalık. Gençler, deli mi öptü sizi? Aynı süre birlikte olan mini çiftten küçük olanın evliliği büyüğünkinden daha uzun sürmüş çıkacaktır: Biri 20 diğeri 25 yaşında olan çift 5 yıl ilişkide kalsa, birinin 10 yıllık, birinin 5 yıllık evliliği birikir.

Herkes kendi erken ilişkilerinin aslında kaçar yıllık eşdeğer evliliğe denk geldiğine baksın.

Duygusal evliliklerimizin listesi ömür boyu tek yastıkta kocama hayalimizi baltalar. Yakıcı platonik aşkın, diğer kişinin ruhu duymadan seni görmüş geçirmiş dul yapabilir. Herkesin hesabı ayrı, tıpkıbasım yok. Evlilikler geçidi hayatın mevsimli, etaplı maraton oluşunu gözümüze sokar. Resmi olmasa da her ilişki önemlidir. Aradaki boşluklarla birlikte her dişil erilini başka dişilden alır, öteki bir dişile devreder. Her eril dişilini bir erilden devralır, bir başka erile bırakır, birbiri için istasyondurlar. İlişkimizi bütün bir ömür boyu sürdürdüysek eşimizi Azrail’in eşcinsimiz haline devrederiz. Hemen çocukluktan itibaren hep birlikteysek eşimizi eşcinsimiz olan ana veya babadan devralmışızdır, kaçış yok.

SORGU

1- Eğitim hayatından bahsedebilir misin?
2- Neden psikoloji?
3- Psikolog olarak mesleğinin kötü yanları neler?
4- Psikoloji olmasaydı neden, ne olmak isterdin?
5- Meslek hayatın boyunca yaşadığın ilginç bir durum varsa anlatabilir misin?

İlk çocukluğumdan beri doktor olmak istiyordum. Eğitim ve öğrenme benim için zevkti. Okulu, arkadaşı, öğretmeni çok severdim, öğretmenin göźlerinde yaşardım. Okullar tıkır tıkır geçti.

İstediğim gibi tıp fakültesine girdim. O da çok güzeldi. Hiç devamsızlık yapmazdım. Altı yılda bilemedin 15 gün gibi bir devamsızlık. Güle oynaya doktor olmak üzereydim ki, 6. sınıfın son 2 ayında ayağım suya erdi, kendi gerçeğimi fark ettim:
Tıbba düşman olmamakla birlikte, meğer ben tıp mıp istemiyormuşum. Tıp isteyişim anne babam beni çok ve garantili sevsin diyeymiş. Sosyal ve ailevi statü için. Kendime çok üzüldüm, şaşırdım. Artık doktor olmuştum, geri dönemezdim. Hekimlik bir meslek değil yaşam biçimi, vazgeçmek zordur. Vazgeçip ayrı kariyere yönelebilenler ayrıca kutlamasıdır.

Zor bir karar verdim. Madem doktorum, mantıklı ve bana göre bir parçasında olayım. Eski niyetim iç hastalıkları doktoru olmaktı, artık o geçersiz. Ben neyi seviyorum?

Birincisi kitap (roman) okumak, ikincisi başkalarının hayatına müdahele etmek, maydanoz olmak, akıl vermek. Bunları tıpta en iyi nerede yaparım? Psikiyatride. Böylece mantık evliliği ile dalımı seçtim. Başlayınca öteden beri onu istiyormuşum gibi psikiyatride mutlu oldum. Bedelini de ödedim; asistanlığımın başında depresyon yaşadım, ilaç aldım, terapi gördüm. Psikiyatri bana kendimi tanıma fırsatı verdi. Yavaş yavaş, yaşadıkça, gözlemledikçe.

Mesleğim beni röntgenci gibi yapıyor. Özel, gizli, mahrem alanları duyuyor görüyorum. Bunun zor tarafı insan eti ağırmış; çalışan fark etmese de yoruyor, iz bırakıyor. Hayati kararlara sorumluluk alarak katkı sunmak gerekiyor. Sır tutmak gerekiyor. Danışan veya hastalarla terapi dışında hiç bağ kurmamak, olanaklarından yararlanmamak, dostluk kurmamak gerekiyor. Bunu yıllar yılı disiplinle, dikkatle sürdürmek kolay değil. Buralarda sık veya seyrek hatalarımız olur, oluyor. Böyle yanlış ve kusurlu uygulamalarımız olursa kendine saklamak, itiraf etmeden kendi sırrını taşımak da zor oluyor.

Psikoloji/psikiyatri olmasaydı, eski niyetim iç hastalıkları uzmanlığıydı. Hekimliğin en derya deniz merkezi diye. Sonraları başka ilgilerimi keşfettim. Sanata yatkın taraflarım var: Edebiyat yapmak, yazı yazmak, şiir, sinema sanatı, fotoğrafçılık. Bunların hepsine az çok bulaştım ve edebiyatı çok sevdim. Bir sinema kitabı çevirdim ve yayınlandı, edebiyat kitabım çıkmak üzere, bir şive sözlüğü üstünde çalıştım ve ileride yayınlama niyetim var.
İlgi ve bilgilerimi bekletmeden Ekşi Sözlük yazarlığıyla insanlarla paylaşıyorum ayrıca.

Bunlardan başka mesleğimi yapamasam neyle zor zamanları atlatır, geçimimi sağlardım? Özel ders vererek para kazanabilirdim, bilme ve öğrenme sevgimden yararlanırdım. Çeviri yapmak da kısmen işe yarar, İngilizcem iyi. Başka yatkınlıklarımsa reklam etmek, allayıp pullayıp sunmak. Reklam sektörüne girsem metin yazarı olabilir, iyi sloganlar bulur, başarılı olurdum. Ayrıca emlakçı olsam iyi ev satışı veya kiralama başarısı gösterirdim. Eksantrik şeylere ilgim sayesinde belki başarılı falcı ve astrolog olabilirdim. Edebiyatı her zaman amatör olarak yapmayı yeğlermişim, edebiyat fakültesi okumak istemiyormuşum. Bunun yanında eğitim olarak antropoloji veya zooloji okuyabilirmişim.

Mesleğimde en aklımda kalan deneyimler arasında… Gıcık olduğum bir kadın hasta vardı. Niye böyle, anlamıyordum. Sonunda keşfettim: Büyük terapi grubunda eleştiri ve öfkelere hedef olan hasta bayan da benim gibi gösterişi, ilgi çekmeyi seviyor. Ben ona sinir olmuşum, zira ben bunu fark ettirmeden, münasibince yaptığımı sanıyorum. Kadının apaçık örtüsüz ilgi arayışı, kendisiyle birlikte beni de deşifre ediyor, “herkes bizi görecek” hissine neden oluyormuş. Acemilik dönemimde başka bir hastam ise ona yanlış davrandığımda birdenbire uçarak bana yumruk atmıştı. Gayet insancıl, yumuşak biri olduğumu düşündüğüm halde hala onun adını unutmuyorum. Demek ki kinciymişim de. Bir de, diğer bir hasta kesik cam parçasıyla nöbetçi hemşireyi rehin alıp, “Kaçış yolumu açın, yoksa ona zarar veririm,” demişti. Benim gece nöbetimde oluyor. Nöbetçi olan hemşire o kliniğin şef doktorunun sevgilisi olduğundan, herkes bunu bildiğinden, hiçbir kararsızlık çekmeksizin, derhal hastanın kaçmasına izin verdim ve yolunu açtım. Hemşirenin zarar görmemesi hayatiydi, yoksa şef doktor beni de kim olursa olsun onu da uçururdu. Geçmiş günler… Hala zaman zaman rüyalarımda akıl hastanesi, hatane çalışanlarını filan görürüm. Bir de tutuklu servisinde ağır bir suçtan gözlem altında olan bir hastam çarşaf parçasıyla karyolasında kendi boğazını sıkarak intihar etmişti. Onun üzüntüsünü unutamam.

METROMUNİS

METROMUNİS

Birbirimizi tutmamaya ellerimiz
Üç kollu metro göbeği merkezimiz

Tehlikeli ölçüde yakın kalabalık
Tek yol kulaklığa gömül gözler dışarıya

Eşitlendik ter kıyametinde
Gözler tek güç tek rütbe

Kitapçık peçe açılı filim tül
Dalgınlık söz kaçırılan göz nişan yerine

Nasıl korkuyor yakınlığı nice
Başka temel mi atıldı değişen zaman mı

…..

Metronun kalabalık soğukluğu beni etkiledi. Dikey tutunma kollarına üç bir yandan uzanan el çeşitlerini fotoğraflamak isterdim. Orada hiçbir desteğe tutunmaksızın kendi kendine ağlayan kıza, hiç olmazsa rahatça boşalsın diye yerini vermeye değer. Bu geçici sosyal mekanın ruhunu veren ve yaratanlar da var. Gösterişsizce gerçek, kendini tutamayan, bilmeden davetkar yitik biri. Ömür boyu değil, bir anlık yitiklikliğiyle seni beni kurtarıyor. Yaş damlaları beni ışınlayarak üzüntülerime, bırakılmışlıklarıma götürüp koyuyor. Sonunda ben de kurtulucam, o da kurtulacak. İnişinde kaşımı indirdim, görmemeye çalıştım. Ondan bir sonraki durakta inen aynısından yatay çizgili siyah beyaz etekten giymiş genç kız ikizi bir an içimi hüpletti. Bu kez kendisi mi ışınlandı buraya?

YEMEKLERİMİZ

BULGUR ÇILBIRI

Olasılıkla bütün Fethiye’de, Çukur Çeylen’de çılbıra tatar derler. Bizde çılbır diye sarmısaklı bulgur + domates +/- patates yemeğine diyorlar. Biz buna artık bulgur çılbırı diyelim. Altyapısında klasik soğan kavurma var. Sonra bulgura yaş domates veya domates kakı eklenip kavurmaya devam edilir. Yaş domateslide patates eklenmez, domates kurusuyla yapılıyorsa patates de eklenir. Biraz kavurduktan sonra bol suyla pişirmeye devam. Bu bulgur gibi suyunu çekecek bir yemek değildir. Sulu yemek olarak daha yakışır. Pişmesi biterken sarımsak dövülüp üstüne az suyla serpiştirilir ve bir kapak kapatılıp hemen yemeğin ateşi söndürülür. Bu tip yemeklerde dövülen sarımsağın kaynatılmaması, yemeğe sadece kokutulması ve koku korunumu için tencere kapağı kullanılması önemlidir. Fırsatı varsa sofraya servis edilirken sarı eğşi yani turunç ile ekşilendirilmesi keyfe keder seçimliktir.

SÜTLÜ KABAK

Benim yaz günü kabağından yapılmışını bildiğim ve ev ev kokan, çocukluk çağırıcı yemeklerdendir. Sütlü kabak, domatesli kabak kavurmasından farklı olarak tereyağı ile yapılır. Kavurarak yapılan kabak yemeği veya diyelim standart yaz kabak yemeği ise zeytinyağı ile yapılıyordu.

Yemeğin yağı soğanı kızartılır. Fazla konulursa kırmızı biber yemeğin tadını bozar, salça veya biber az, kararınca konulacak. Kavrulmuş soğanın üstüne kuşbaşı doğrayarak eklediğin kabağı da karıştıra karıştıra kavur bakalım. Su katmayın, kavrulurken bir süre sonra o kendi suyunu salacak. Beyaz kabak daha iyi seçimdir, siyah kabak / karakabak da olabilir. Kendisine benzetilen gülme tipindeki gibi fırk fırk kaynayacak. Süt ekleme zamanı kaynama kıvamını bulduğunda. Eklenecek sütün ölçüsü, haranıdaki (tencere)  veya dıyandaki (tava) kabağın üstünü örtecek kadardır. Yemeğin içindeki tuz sütü keser, kesik süt olur; o bakımdan süt eklendikten sonra yemek çok uzun kaynatılmayacak.

Piştikten sonra kimyon, karabiber, sevenine göre eklenebilir. Sıcak yenir. Yanına domates salatası veya çoban salatası yakışır. Turşu olabilir. İçine bütün acı yeşil biber de atılabilir. Öbür tip kabak yemeğine dövülen sarmısak buna dövülmez. Sarımsak kadar yasak değil ama sütlü kabağa domates ya katılmıyor, ya az katılıyor. Her iki kabak yemeği türünde bulgur (şehirdeki pirinç gibi) çok az, kaşığın ucu kadar anca konur. Ota bulgur sepelemiş kadar.

(KAVURMA) KABAK YEMEĞİ

Sütlü kabak yemeği Fethiye’de daha çok sağlık, yaşlılık, eskillik çağrıştırırken domatesli kavurma diye özetlenebilecek standart kabak yemeği yaz mevsimini, gençliği, pratikliği çağrıştırır. Hazırlanıp pişirilmesi gerçekten daha kolaydır. Adeta anlatımına bile gerek yoktur. Bu kabak yemeğine kabak çintmesi veya Seki’deki söylenişiyle kabak çentmesi adıyla ulaşabilirsiniz.

Sütlü kabaktan farkı, bu yemek zeytinyağı ile pişirilir. Yağ-soğan ağız tadına uyacak miktarda domatesle birlikte kavrulur. Daha doğrusu önce yağ soğan, sonra ölgünleşinceye, dağılıncaya kadar domates. Üstüne kuşbaşı doğranmış kabak eklenip hep birlikte kavurmaya devam. Çok yapılırsa sapsız haranıda, az yapıldıysa bakır kalaylı dıyanda, olmadı aluminyum tavada. Kuzine soba üstünde de yapılabilir ama klasik olarak yapım yeri ocaklık dediğimiz köy şöminesinde.

Sütlü kabağa göre daha mis olur. Anam o yemeği yapmasını iyi bilmekle birlikte sütlü kabağı sevmez, sarımsaklı kabak kavurması sever. O ne severse, nerdeyse silme tüm çocukları onu sever. Bu yemeğimizde sarmısak dövülüyor, yemeğin suyuna işlemesi için, dövülüp katıldıktan sonra 5 dakikayı aşmayan süre kaynatmaya devam edilecek. Bu itibarla bizim tipik sarımsaklı yemeklerimizden hafif bir farklılığı var. Olasılıkla öbür tip kabak yemeğinin sütünün eklendiği, kabağın kendi suyunu saldığı aşamada, bu türevde sarımsağa geçiliyor. Bu yemekte de yemeğe bütün yeşil biber / acı biber eklenebiliyor. Bizim ailede ortan(ca) erkek kardeşimin kızı aynı babaannesi gibi kabak yemeği halatası. Yani kabak yemeğine ölür geçer. Herkes bir yerinden birine çekecek tabii.

PIRANSA

Soru: Aç mısın?

Arnavut: Pırasa olsa yemem!

Fethiye civarında sesletimi pıransa diye eğilmiş, yamulmuş gibi görünen bir sözcüktür. Göller yöresinde genelde böyle söyleniyor galiba. Çocuk beşiğinde kullanılan bok güveçinin yerel adına yani silbiçe silbinç dendiği / denebildiği gibi.

Pırasa yemeği konusunda yayla taraf Fethiye’de hem çeşidimiz boldur (kabak yemekleri gibi) hem tadını iyi bulur, iyi getiririz. Esasen sıvı yağ kullanılan bütün yemeklerimiz zeytinyağlıdır. Bu yaygınlıkta zeytinyağı kullanılınca soğuk zeytinyağlı diye bir alışkanlığımız ve geleneğimiz yok.  Ayrıca pırasalı çökelekli saç böreğimiz gatmar (katmer) bulunmaz bir tattır, acayiptir. Ben yemekte ve börekte pırasanın gövde değil yaprak tarafını daha çok severim. Pırasa kültürüme İstanbul’da soğuk yemek olarak zeytinyağlı pırasa ekledi, değmeyin keyfime. Böreğimiz gatmarda pırasanın yanında çökeleğe yedirilmiş biraz fazlaca kırmızı biber olur. Böreği saçta kızartırken kullanılan yağı sade yağ (tereyağı) veya zeytinyağıdır.

PATLICAN

Patlıcanın Kürtçesi padılcanı reş/rej domatesinki ise padılcanı sor. Reş siyah; sor/sorik kırmızı demek oluyor. Fethiye dahil Akdeniz bölgesi ve olasılıkla Ege’de patlıcana badılcan derler: Afyon, Isparta, Burdur, Denizli, Aydın, İzmir, Eskişehir, Balıkesir, Sakarya, Zonguldak, Ankara, Konya, Mersin, Manisa kayıtlı olan yöreler. Daha da geniş yayılımlıymış, kayıtlı yerlerden fazlasında da kullanılıpdurudur. Balcan da oldukça geniş: Denizli, Gümüşhane, Bilecik, Ordu, Elazığ, Urfa, Antep, Maraş, Adana, Muğla, Aydın. Sözcüğün yakın etimolojisi Farsça badingan ve Arapça badincan bizdeki ismine yakın. Temeli Sanskritçe Vatingana sözcüğüymüş. Modern Hintçede brincal, Malaycada berincala. Batıdaki aubergine adı İspanyolca vasıtasıyla Arapça al barancan biçiminden alınmış. Aborijin yerlileri, onşarın burunları vesaire tarzında da köken tartışması var, ne yapalım.

Kitaptan değil bilgili abilerden aldığıma göre; patates, domates ve tütünün anavatanı Amerika ama patlıcanın anavatanı Hindistan. Aynı aileden bunlar, ama patlıcan Asyalı. Bir abimizin büyük ninesi domatese “frenk patlıcanı” dermiş. Yani patlıcan yerli, domates ona benziyor anlamında. Adlandırmalara bakınca Avrupa’ya patlıcan domatese göre daha geç ulaşmışa benziyor; emin değilim.

Bilmezdim, patlıcanın çeşitleri, türleri varmış. İstanbul bakımından neye denk geliyorsa, bir patlıcan manyağı olan annem Halep patlıcanı en iyisidir diyor. Özelliği iri değil ince yapılı bir tür olması. Ayrıca dolmalık, közlemelik patlıcan vardır diyor. Patlıcan yemeğini iki türlü yapıyor: a) Sarmısaklı domatesli patlıcan kavurması. Çoğu yaz yemeğiyle temelde aynı mantıkta pişirilir. b) Darı unuyla terbiyeli gene sarımsaklı ve nerdekli patlıcan yemeği. Birinde annem akşam terbiyeli patlıcan yapmış. Yetmemiş, sabahına kuşluk vakti gene terbiyeli patlıcan yapmış, hem de baştan, sıfırdan. İştahı öylesi yani.

***

Evde kalmaktan korkan kızlar için bir Hıdrellez adeti var:

Hiç açılmamış bir bağ göreği (ya da herhangi bir asma kilit) ediniyorsun. Kırmızı gül ağacı dibinde, hıdrellez akşamı (5 mayıs) kimseye görünmeden o göreği / kilidi anahtarıyla açıp, açık halde gülün dibinde bırakacakmışsın. Karanlıkta bunu yaptıktan sonra gene hızlıca ve arkana bakmadan evine dönecekmişsin.

Bitmedi. Eve geldiğinde bir patlıcan yemeği yapıp yiyecekmişsin. Patlıcan yemeğinin yarısını yiyip yarısını yemeyecekmişsin. Yanlış duymadıysam yemediğin yemeğin az bir bölümü beze veya kağıda sarılıp yastığının altına koyuyormuşsun. Niyetli olarak uykuya dalacakmışsın. Ve uykunda, rüyada evleneceğin oğlanı görme şansın varmış. Bu biraz İzmir Büyücüleri’nin Rum aşk büyülerini andırdı. Ama ben bile duyduğuma göre.. Akla gelip söze döküldüğüne göre artık aslı var.. Hem de psikanalitik / Freudiyen ve simgesel mi simgesel..

SARMISAKLI YUMURTA

Fethiye usulü bir ekşili sarımsaklı yumurta tarifi vardır.. Önden darı unuyla biraz tereyağını sahanda kavurursun. (Kendi almaşık Türkçemde kızartma ile kavurma birbirinin yerine geçebiliyor.) Üstüne usulüyle yumurta veya yumurtaları ekler kavurmayı sürdürürken yan tarafta dövecekle sarmısak döver, üstüne biraz su ile az miktar nerdek eklersin. Seyreltme yani curultma niyetine. Yumurta tam pişip indirilme kıvamına geldiğinde bu sarmısaklı nerdekli sosu yumurtanın üstüne boca edersin. Tercihan bir de üst alt yapıp aynı sostan öbür yüzünün de yararlanmasını sağlarsın. Yarı sulu, yarı kıvamlı sahanda çörek gibi olmuş olur. Siyah kahve ama. Sarmısaklı ekşi sos ekleme üstünden neredeyse sadece saniyeler geçmişken, alel acele yumurtayı ocaktan alırsın. Sarmısaklı soslar Fethiye/Akdeniz kültüründe eklendiği yemekle uzun süre pişirilip bozulmaz. Nefasetini en iyi, pişen pişmekte olan yemeğe katıldığında pişirmeyi anında kesmeyle korurlar. Sarmısaklı soslarda genel uygulama budur. Hatta gene geleneksel muamele, halleşsin diye sarmısak gezdirdikten sonra sahan veya tencerenin üstüne kendi veya başka uyan bir kapağı yarım kapatmaktır. Tam kapatmak haşlar, hiç kapatmamak sosun rayihasını uçurur.

ECİBİCİK

Yenebilir bir sulu toprak, bahçe otu. Acıbicik diyen yöreler var, diğer isimlerini de öğrenebilsem iyi olacak. Denizli Çal’da bici bicik. Ecibicik için Muğla merkez pazarında kadınlar kedi tırnağı diyorlarmış. Bence şüpheli, internetteki resimlerle hiç uymuyor. Yenebilir otlar içinde herkesin bilmediği bir tür gizli santrafor tadına sahiptir. Bir taneciktir! Bulgur, sarmısak ekşili, zeytinyağ veya sade yağla yapılan ot kavurması çok güzel olur. Tıbbi bir değeri, yararı, anlamı var mı bilmiyorum. Ebegümeci (ebömeç), kayazak ot yemekleri yanında halt etmiştir. Kayazakla birlikte ecibicik biraz daha sulak yerleri ve mevsimleri yeğler.

Yöre arkadaşımdan ebicibik ot yemeği tarifi:

Önce soğanlar küp küp, istenilen büyüklükte doğranır. Mümkünse bakır veya çelik bir tencereye, tabanını kaplamayacak kadar zeytinyağı konur. Doğranan soğanlar bu yağın içinde pembeleşinceye kadar kavrulur. Sonrasında bir yanda bekleyen ince kıyılmış ecibicikler tencereye eklenir. Bir iki tur soğan ile birlikte çevrilir. Kavrulan ecibiciğe bir çay bardağının üçte biri kadar bulgur (mümkünse kızıl bulgur) eklenir. Bir tur çevrilir, yani kavurarak pişirilir. Üzerine bir tutam tuz, bir tutam pul biber atılır. İki tane bütün kırmızı acı biber de eklenir ve bir tur daha karıştırılır. Bu kavrulmuş otun üzerine bir çay bardağından az su eklenir. Tencerenin altı kısılır ve kapağı kapatılır.

Bir yanda iki diş sarımsak tuzla havanda dövülür (havan yoksa rendelenebilir). Sarımsağın üzerine yarım çay bardağı nerdek (nar ekşisi) [elinizde varsa erik ekşisi daha iyi olur] eklenir ve bir kapta karıştırılır. Bu karışım pişen ecibicik üstüne sos niyetine gezdirilerek servis edilir. Yiyecek kişi damak zevkine göre bu karışımdan istediği kadarını ot yemeğine ekler. Afiyet olsun.

SIKMAÇ

Dont sıkmacı, Fethiye’nin Dont / Esenköy’ünde yapılan bir tatlı kırıntıdır. Erişte veya yufka ince ince kıyılıyor. Sonra pinçiklemeyle daha da ufalanıyor. Bir kenarda susam kavruluyor. Ceviz dövülüyor. Baharat olarak bahar, karanfil, tarçın atılıyor. Toz şeker ekleniyor. Badem biraz, ayrıca fındık da eklenebilir. Üstünde mısırözü yağı gezdiriliyor. Yağ hepsini birbirine emdiriyor, yaklaştırıyor, halleşiyorlar. Kavurma gibi bir işlem yok. Poşetlere doldurulup saklanıyor. Sonra çay yanında kırıntı olarak çok güzel yeniliyor. Esası nemlice bir yemelik, ama ben kuru kıtırtmak gibi oluşunu da sevdim. Poşetteki sıkmacı gören esmer, baharatlı hafif kaba şehriye zanneder.

SÜZÜL GÜZEL

Bak, ahlatlarda ova çiçekler
Bitmeyecek demez,
Başla diyor
Süz güzel yüzünü.

Çok alametler belirdi,
Borç alavere açmazları
Teslim et anahtarı
Yaltırık sökecek elifbayı.

Her şey girdaplanıyor
Dışında kalan yok, selden
Hep yedi kardeş, hep
Işıl ışıl Ülker

Göçenler esinlediler
Güdüm güç küçükten büyüğe
Elden ele gizem yollarına
Siyah kırmızı kanın diler
Öbek öbek itiraf lekeleri.

Yol, dışını özler
Ahır yabancısını
Duran olabilmez
Yalan tüm yasaklandı

Gepgece gelin çiçekleri, ani
Çakar gözün en dibine.
Arttı köpükler gizli kalmadı
En aşağı kucağında kutlunun
Utançlar ortaklaşa bilendi
Kapıda çocuk dedenin güdücüsü

Yaşayan gidene açıldım
Parmaklar yekün çeşme
Boğazı boynu düğmeyi
Gelmeyen gideni.
Estin gelin rüzgarı
Kapar harlı bakış,

Artık kin muhtaç, kesildi akıl
Kıyam kokuda, saldık cinleri
– Hergeç gelgitleri
Gözeten kaya ini nöbetliyor
Örtü uçuşuyor, peçe
Diren boşa ak dizem…

KEÇE TÜYOLARI

Keçenin yünü yapağısı taze, canlı hayvandan kırkılmış olmalıymış. İzmir Tire’de ailesi onun oğlu dahil edilirse 4 kuşaktır keçeci olan ünlü Arif Cön’den grup sohbetinde duyduğum. Ölü koyunun yapağısından keçe olamıyormuş. Hani koyun hasta olduğunda fırtınaya tutulmuş gibi kesecek kasap koşturulur ya, bir bakıma boşuna değil. Yününe vurgunsanız, koyun ölmeden kırktırmanız gerekirmiş. Ayrıca bir de insan kullanımındaki, yün döşekten keçe amacıyla çıkarılandan da keçe olmuyormuş. Usta, “İnsan kokusu değmemesi gerekir,” diye açıklıyor.

Keçe yıkanmaz sanmayın, yıkanabilir, diyor. Temizliğinde sorun olmazmış. Çoğu doğal ürün gibi ısı yalıtım özelliği iyiymiş. Kendisini sanatçılarla çalışmaya yatkın görüyor. Sanatın ölmemesi için çareyi hediyelik eşyalara yaygınlaştırmada, katma değere yönelmede buluyor. Keçeden battaniyemsi şeyler, çok minik aksesuarlar, klasik çoban kepeneği, sandalye altlıkları, fularlar, masa örtüleri yapmış. Keçeli ebruları çok güzel ve iddialı. Ebru sanatçılarının daha önce keçeyi hiç akıllarına getirmediğini ileri sürüyor. Basit ufak hediyelikler sanattan para kazanmayı sağlar. O da klasik keçeyi aradan sıyırmayı, yaşatmayı başarırmış. Melezlemeden beklediği bu. Sandalye keçesinin bile hediyeliklerden, hatta sanat eseri olanlardan daha emekli, daha zor, özgün olduğunu vurguluyor.

TRT’de mi ne belgeseli çekilen, hamam ortamı ve müthiş sesler, nefesler veren, göğüsle keçe yapımının Türkiye’de sadece Urfa ustalarınca bilinip uygulandığını, yaygın olmadığını, onların makina kullanmadığı zamanlarda (fabrikasyon keçe makinası keçeyi çoktan kaybolup gitmekten kurtarmış) tüm vücut ağırlığını kullanarak, öne dizlerini ve bacaklarını sürerek çalıştıklarını söylüyor.

[22 haziran 2014]

ZİRAİ MÜCADELE

ZİRAİ SOHBET

– Karıncaları ilaçlıyorum.

– İlaçlama, onlar bereket. Hatta zenginlik habercisi.

– Kenarda uslu uslu dursalar orayı karıncalara kiralayacağım. Nerede duracaklarını bilmiyor frensizler. Çingen gibi gavaracı onlar. Bir de geleni gideni belirsiz, sayısız. Sürekli misafir, ne idükleri anlaşılmıyor. Kuyruğundan bakamıyorsun. Belli ki karışıklıktan kirayı da zamanında yetiştiremezler, güvenim yok. Hele bazısı gemi azıya almış, kanat takmışlar. Öldürmenin imkanı yok. Islak kağıt havluyla süpürdüm.

– Kinlenmesene, paylaşmayı bil.

– Ne işi var tezgahta? Oradan da cama devam ediyor. Katar katar.

– 10. kata kadar yorulmuyorlar mı? Ben de onu düşünüyorum. Kaç günde gidip geliyorlar?

– He, abla. Onları geçtim, esas 23. katta bir ufak yağmurda su baskını yemeyi yediremiyorum. Nasıl oldu anlamadım.

– Tövbe edeceksin.

DAMAT GİYDİRME

Eski Eğin yeni Kemaliye’ye ait çok güzel bir düğün adeti, müzikli bir tören. İlk ve tek kez tanık olduğum bu töreni tam bir yabancı kültür gözlemcisi antropolog gibi, çağrışımlarla ve düşünerek, olasılıkla bazı şeyleri doğru yorumlayıp bazı şeylerde fena çuvallayarak yazıya döktüm. Peşinden youtube’dan bir damar giydirme videosu bulup izlenebilir umarım.

Damat topluluğun önüne bir sandalyeye oturtularak çıkıyor. Sanki ormanda tutulmuş vahşi hayvanmış gibi, sandalyeye bağlı. Solunda sağdıcı sandalyede. İkisinin arkalarında ayakta iki ardıç (artçı) genç erkek var. Bu damat giydirme topluca damat kaldırma, dikeltme gibi bir şey. Sosyal dayanışma ve imece anlayışı çok güzel törenleşmiş. Belki daha arkaik tarafları da var, çağrışımlamak ve tarihine bakmak gerek. Esasen erkekliğin korku dolu olmasına gönderme yapıyor sanki. Hani yiğitliğin onda biri hiç ortada görünmemek ya.. Sessiz bir tören değil; davul ve klarinet ortalığı sürekli coşturuyor. Ev içi olduğu halde bile.

Damat elbirlik giydiriliyor. Her bir parça giydiren damadın koynuna biraz değerli para, değerli taş neyin atıyor. Ben de giydirdim. Damatlık takım.öncrden hazırlanmış, çorabın tekini biri, gömleğin kolunu biri, ayakkabın tekini biri yerine oturtuyor gibi. Her biri ayrı kişi tarafından, para ekleme göreviyle birlikte, yavaş yavaş ve uzun uzun hem ağırbaşlı bir tören hem gülüşme içinde.. Benim izlediğimde davulcumuz amatör ama çok ustaydı. Çalanların da bahşişleri oluyor. Alınlara yapıştırılan paralar çalanlara.

Pantolon giydirmeyi anne yapıyor. O sırada damat, sağdıç, ardıç ve anneyi, izleyen topluluktan bir perde gererek ayırıyorlar. Pantolon giyildikten sonra damat ortaya tekrar çıkıyor. Tek tek her giyilecek nesneyi bir başka kişi üstleniyor. Giydirme bir şeref olduğundan karşılığında bahşiş gömlek düğmeleri arasından damadın koynuna bırakılıyor.

Normalde kız tarafı damat giydirmeye hiç katılmazmış, dün gece gelin, erkek kardeşi, onun arkadaşı filan vardı. Damat giydirme galiba düğün günü sabah yapılıyor esas. Eğin Damat Giydirme töreni denebilir. Bu toplantının birkaç tane kaçmaz havası, geleneksel ezgisi var. Biri Topal oyunu. Ötekiler dik hava veya ağır dedikleri. Bir de sağır oyunu/havası varmış.

SARMAYILAN

Sev Güzel sevmeyi umalım umarım,
Bir ben vardır başkadır ve aynı benzer olması mümkün.
Yolun dönüşümleri bunlar,
Yolcu, yorgun,
ve yorulmak geniş.

Kabul her koşul ve kendi koşullarım evet,
Kendi yolum kabul ve yol kesişimleri evet.
Yol ayrımları kabul.

Şefkate evet, acımayışımla birlikte.

O yaşamda olmak yaşatmak için.
İçim. İçimden.

SEZELER

Gece denizlerinde gezdim de topladım,
İnsan bataklıklarında, yazar bilmecelerinde.

Acılar karanlıkta saldırır,
Köşeye sıkışan her çaresizliği dener.
Saklıyı öpüp dudağına konayım.
Kara- konacağına dedi- konsun.
Geceler gariplerin..

Yüzünü öptüm akağına kondum,
Yarın örümcek ağına tutuldum,
Batak çiçeği öldüm koktum gittim
Dudak içiyorum kuru gıyabında.

2014 ASKER NOSTALJİSİ

Behey gafiller Mehmet, İlhan, Teoman 1998 FİFA Dünya Kupası’nın üstünden 4×4 16 yıl geçmiş. Demek oluyor ki, o yılkiyle birlikte taze uzmanlıktan sonra 5. Dünya Kupasını göreceğiz. O zaman Samsun’da acemi askerdik. Yarı ayık yarı sarhoş, aradan dereden kupa maçlarını izleyebilmiştik. Ben maçların birinde hafta sonu izninde konuk olduğum evde aşırı içmekten gündüz maçında uyuyakalmıştım. Akşam dönüşte ballandıra ballandıra anlatınca dışarıdan kaçak içki getirip ikinci kez sarhoş çilingir masasına oturmuştuk. ’98 kupası sırasında 2021 felaketleri kadar olmasa da peş peşe afet haberi geldi: Seller, depremler oldu. Ertesi yıl yaşayacağımız 1999 17 Ağustos Gölcük Depremi’nden haberimiz hayalimiz yoktu.

Eskiden de iyi dost ve arkadaş olmasak acaba Samsun askerliği ve kupa bizi sarıp sarmalar, yaklaştırır mıydı? Örneğin Cengiz ile iyi kaynaştık, artık görüşürüz sanıyordum. Bir o kadar da Salih benim için. Onların birini hiç, birini pek az gördüm sonra. Pek gözümü doldurmayan Fahrittin sonraları çok can arkadaşım ve arabesk danışmanım olacaktı (Selma İstanbullu – Sevme Dediler Sevdim). Hala görüşürüz. Mekanikten, onarımdan anlar, kendine çok güvenlidir. Bir başka asker arkadaşım Uğur ile aynı koğuştan aynı Van’a gönderildik de, Van’da Uğur’la değil sonradan sıkı dost ve atışma rakibi olacağımız, Samsun’dan tanımadığım çengel parmak Bülent ile ev tutacaktım. Birlikte bunalımlı ve anlamsız, Dilce dediğimiz, bugün olsa Sözce diyeceğim çağrışım şiirleri yazdık, sonra tutup bunları gene birlikte Türkçeye çevirdik. 262. dönem oluyorduk. Samsun’dayken bizim Mehmet aşırı coşkudan İtalyan çukurunda topuğu kırıp eline almıştı. İlhan sarhoşluktan gündüzleri bile parlayan fener gibiydi. Askeri fırın lahmacunları Divan Pastanesi yanılsaması yaratıyordu.

Anmadan geçemeyeceğim, İlhan Şırnak’ı çekmiş, Şırnak Van arası bazen haberleşiyoruz. Ona Şırnak’tan arkadaşım Orhan’ı ayarlamışım; görücü usulü dost olmuşlar. O sıralarda kardeşim Özcan Van’da yanımda, elektrik stajı yapıyor, göbeği oralara atılmış. Telefonla İlhan beni arıyor, cebimi Özcan açınca İlhan direk muhabbete girmek istiyor. Özcan sesi bana benziyor diye kendini tanıtıyor. “Abi, ben Özcan, kardeşi.” İlhan inanmıyor; duyduğu sesin benim olduğuna emin. “Hassiktir lan, sığır!” Aramızdaki muhabbetin dozunu Özcan anlama fırsatı buluyor.

Gelelim, Bülent’le başlıca ortak ürünümüz şiirlere.. Hepsi Bülent Akçe – Mehmet İbiş ortak ürünü ve 6 Şubat 1999 tarihli. Dilcemizin içeriklerinde Bülent daha etkin, Türkçelerinde ben daha etkindim denilebilir, %51 kadarlık farklarla. Orada artık usta askeriz, birlikte ev tutmuşuz, benim ayrıca askere paralel yürüyen muayenehanem var. Bu şiirlere Van Şiirleri üst başlığını verebilirim.

FARUK’EM

Heva zaney cimcinir
Akuista felden incinir
Tardı fare, yandan dolav
Yafut zibar, öle- din cinir

FARUK’A

Yoldaş sevincin aşınır
Ustacığın yüreğinden ölür
Kapa gözlerini, olacağa ne fayda
Kır kavalını yat, kadrini kim bilir?

***

Katerilla cilinde fijin
Ohsema kulun moydarbe
Felahsız tiz -ve markiz
bi-janda
Sunusunda afroditerya

Asalet var tavrında bakışında
Gökyüzü bile aşığına saldırır
Kurtuluş yok, zor ama güzel
aşkının dehlizinden
Caziben hayalleri ayaklandırır

***

Şavya!
Ereste patnos dire
Kındım kınına
Tuşta falar terde.
Cinanı altabe usta
Oyduma pişek
———–rumsuz piesta.

O ışığın var ya
Everest’te bile çıktı önüme
Ateşinle kavruldum
Ne kaldı benden geriye.
Ölmüşsem de yazıtım sen oldun
Dipten dibe sürerim
——– ansızın çiçekleniveririm.

***

[18 Haziran 2014]

KOYUN YAZAR

Gece uçaktan inişte servis otobüslerine bineceğiz, iki tanesi birden önümüze kaykıldı. İçeri geçtik, bekliyoruz, biraz uzuyor otobüslerin dolması, doldurulması. Nasıl ve neden olduysa birden kendimi ağıla kapatılmaya çalışılan koyunlardan biri hissettim. Bazıları duraksıyor, hangi otobüse bineceğini bilmiyor. Arada daha hızlı ve güvenli giden diğerleri koyun değil de sürü köpeği veya yardımcı sığırtmaçmış, “Haydi içeri!” diye bağıracaklarmış gibi geliyor. Biz içeride kuzu kuzu bekliyoruz.

İnsanlar azalmaya, seyremeye başladı. O haldeyken biri içeriye göz atıyor. Ben zaten kapının dibinde engel gibi duranlardan biriyim. Ben içeride adam dışarıda olduğu şekilyle adamcık dile geldi, “Herkes girecek bir yer buldu, bir ben açıkta kaldım galiba..” Ben yerini, sırasını koruyan, kıskanan koyun gibi mi baktıydım? Neden açıklama yaptı, neden görevliye değil içerideki birine açılıyor? Aslında yere bakarken, alakasız gibi dururken gitgide hırslanıyordum galiba. Bekletilmeye karşı ama her yöne yayılabilecek bir hırs. Az daha, çekil gözümün önünden, gitmek istiyorum. Mee! diyecektim kesin. Adamcık bende bir koyunun enerjisini, halesinin görmüştü.

Aklıma o zaman yazar koyun geldi. Hemen yol ağıl arkadaşım Sevcan’a yetiştirdim. Yazar koyun gazeteciye röportaj veriyor. Gazeteci kitabı eviriyor, çeviriyor; evet şüphe yok, dolayısıyla eleştiriyi patlatıyor: “Koyun bey, siz burada baştan sona sadece ‘Mee’ yazmışsınız?” Bilge Koyun Yazar hem istifini bozmuyor, hem kendini ifade etme fırsatı bulmuş: “Ben sadece gerçekleri yazdım!..”

Öyleyse,
Derin devlet ve büyükler her şeyi halleder; büyütmemek, melemek lazım.

[16 haziran 2014]

İLK EVLİLİK

Birinci evlilik.

İlk evliliğimi bir yaşlı kadınla yapmıştım. Gürcü değil, görücü usulü. İkimizin sosyal çevreleri ayarlamıştı. O bana, ben ona bakacaktık. Mantık evlenmesi, görev buluşması gibi. Yetki ve sınırlarımız büyük ölçüde belirlenmişti. Başbaşa ve tamamen boş da bırakılmıyorduk. Hep öyle olmaz mı? Toplum karışır, aileler karışır. Paşa karısıydı, doğrusu paşa dulu; aramızda büyük yaş farkı vardı öncelikle.

Ben deli tay veya danaydım. Aramızda seks yoktu, ama bunun evlilik şartı olmadığını anladım zamanla. O sırada da seks gereksizdi, kafama takmıyordum. Gene geleneğe uyarak belki, kısa süre içinde mutluluğu dışarıda, okul arkadaşlarımda ve ilk aşkımda aramaya başladım. Aşk dersem yanılınmasın. Zamanı gelmiş gönül seviyor, ama daha sevilme iznim yok kendime. Zorunlu tek taraflı, platonik aşk. Olsun o da yanmayı öğretiyor. Arkadaş tipi aldatma daha açıklama istemeyen, anlaşılır kaçak güreşme. Zillas diyeyim, karım ağırbaşlı, haklı kadını oynuyordu. Her zaman evinde, hep hazır, affedici ama keskin gözlü. Oturduğu yerden her şeyi biliyor, sorguluyordu. Dolayısıyla benim kaçak güreşim sonuç vermedi, o beni mindere daha çok çekti. Çok kavgalarımız oldu. Kavgalaşmak sevgiyi eksiltmiyor, çoğaltıyormuş. Didişme görünen, iki insanı birbirine sıvama eylemiymiş. Veya çamur karma diyelim..

Sonraları öğrendim ki benimle çatır çatır kavga eden eşim (söylem, sıfatlar şimdi yerli yerine oturduğu halde, hala kulağımı tırmalıyor. Sanki adını koymadan o’ymuşuz, eşmişiz); eşim işte, başkalarının bana söz söylemesine, kınamasına izin vermezmiş.

Güzelim benim. İnsan nasıl bilmeden geçiyor dehlizlerden, karanlık sanarak aydınlıklardan.. İlla kaybetmek gerekiyor. Görmek anlamak için dışına çıkmak veya atılmak, aralaşmak gerekiyor. Evlilikte, ilişkide mutlak uyum koşulu da yokmuş. Birbirinin bir ucundan tutmak.. Sevişmemiz yoktu; seks ayıp gibi geliyordu bana. Sadece rüya ve fantezilerde yer vardı, ev içinde olmazdı. Dolayısıyla çocuğumuz olmadı. O yaşta onun çocuğu olmazdı. Belki ayrılığı kolaylaştırdı bu. Gene şöyle kolaçan edince, ilişki(miz) için çocuğun da zorunlu olmadığını görüyorum. Şimdiye değin kaçlarca kişiye, “evlenmenin tek meşru gerekçesi çocuktur” yollu hikmetler savurdum. İnsan hali kör dürbünlük canım!

Utanmadan, dışarıdaki günlük hayatımı ve maceralarımı anlatırdım ona. Yaptığım, “Sen beğenmezsen beğenma, beğenenler var beni,” demeye gelirdi. O öykülerime katlanırdı. Hatta yüzünde acı ifadesi yoktu. Gerçi öyleymiş, kendini teyzem, büyüğüm sayıyordu. Bu onun korunma zırhıydı. Benliğini, duygusal çıkarlarını öyle koruyormuş. Benim ne arkadaşlarıma ne sevdiğime karşı altta kalmamı istemezdi. Önceki evliliğinden olan çocuklarını ve torunlarını bir güzel yönetir, yeri gelince olanağını ve parasını bana savaklardı. Kendisi de kimsenin iyiliği altında kalmaz, kalmak istemezdi. Gururlu kadın, kendisi paşa. O sıralar dikkatimi çekmiş, ayrılışımızdan sonra onu aileme çevreme savunurcasına hala görüştüğümüzü, onun yiyici değil tutan koruyan bir kadın olduğunu söylemiştim.

Biz ayrıldıktan sonra ak tenli güzelim bir yıl yaşayıp dünyadan göçtü. Bir ayrılma tazminatı bile vermeyen ben yalnızca ona Bugünün Saraylısı gibi ziyaretlerle hak ödemeye çalıştım. Bir de yalnızlığında televizyonla oyalansın diye bir antencik alıvermeyi başardım. Saçını süpürge eden o kadın, aslında kalp hastalığında yanında nefes olsun diye everilmiş sayılırdı. O buzağı bakmayı ciddiye aldı, kendini yordu, açıkcası harcadı. Beni yüce paşasıyla yarıştırmadı, onu sözlerinden bütünüyle de eksiltmedi, doğaldı.

İlk yılımızda pek utangaç ve yabani bir şeydim. Doyuncaya kadar yemez, bu kadarı yeter dış kanaatiyle sofradan kalkardım. Belki sıcak ev havasıyla birlikte kavgalarımız da maça, eve, sofraya ısıttı. İştahımı asıl ikinci yıl gösterdim. Her gün Türk mutfağının ayrı bir güzelliği, bir de günlük ev el tatlıları hazırlıyordu. Koca yıl süren bir yeme festivali. Silip süpürücü koca. Öte yandan, bu perdeleri her akşam kapatmasak ne olur? Evde ben varım, gece kapı kilitlemek şart mı? O öyle mi olur, hiç mantıklı mı? Ben de onu çıldırtıyormuşum. Zira hiç yaşam deneyimim olmadığı halde her boku ben biliyorum özgüvenim tastamam. Bu uçlara karşılık, eve gelen hediye çikolatalardan konuk gideceğimiz evlere büyük maharetle toplama çikolata kapları yapar paketlerdik ya, ciddiyetle takım çalışması bu kadar olurdu. Ambalajlama ve fiyonkları ile. Ben bir tür üvey koca, iç güveysi bir besleme olduğum halde her yerde bayrağımı taşıdı, karşısında dimdik tuttu oturttu. Kendi isteyeceği gibi yarattı. Tam bir komutandı. Öz oğulları bile bir yerde mahremimizin dışındaydı, karıştırmaz.


Öbür, benim emeksiz, bende emeği büyük teyzem, teyzelik hukukunu dama attım sanarak ilişkimize çok karşı çıkmıştı. Ama yıldırımcasına, her şey birden olup bitti. Sarsıcı gelişmelerde teyzemin kırılmasına kulak asamadım. Zamanla, evlilikler gelip geçici diye görüp umarak, teyzem teyzelik belgesini sağlama aldı. En iyi arkadaşının öteki arkadaşlarını kıskanan çocuklar gibiydi. Allah için ben de Don Juan gibi ha bire yeni teyzeler buldum. Ömrümü bir teyzeler veya yarı-anneler galerisi haline getirdim. Yaşam ekonomisinde, büyük nehirde herşey herşeyle dip dibe olup akabiliyor.

Bunların olup bitişine annem ne gözle bakıyordu? Ya kendine, karadelik çekimine güveniyordu, büyütüp saldığı malını tanıyordu. Ya da zamanında yanlış bir adım atmıştı ve sonuçlarına katlanıyordu. Durumu biraz ikinci resmi eşime benziyormuş. Dış ayaklı, dışarlıklı bir adam/çocuk olduğumu anlamıştı. Anlamıştı ipimi hafif gevşek tutmazsa, kendimle ilişkimin bile yıkıcı patlayıcı olabileceğini. Usul yaklaşmak gerektiğini, hırsımı, yerine göre yapıcı olabilen şiddetimi.

Zillas’la evliliğimi ne zaman yerli yerine koydum? O bir acayip. Bunun bir ilk evlilik olduğunu anlayışım, 23-24 yıl sonra ikinci resmi evliliğim sırasında. Çocuğum var, ama ben yeni ayacağım. Bir pazar sabahı zınk, bir aydınlanmayla uyandım. Şimşek gibi yataktan salon masasına geçip, deneyimimi ve keşfimi yazıya döktüm. Daha çocukluktan beri evlilik karşıtıydım. Halaoğlumla ahbap çavuşlar olarak “Biz evlenmiyeceğiz, eğer evlenirsek birbirimizle evlenicez,” diye bilgiçlenirmişiz. Ergenliğim yalnızlıkla erişkinliğim evlilik düşmanlığıyla geçiyordu. En en olsa, birlikte yaşamaya evet diyebilirdim. Yetmedi, çocuk da sevmiyor, yaşamıma çocuk istemiyordum, güya. Bilincim böyle yapılanınca ilk resmi evliliğe aşk nedeniyle ve adeta onun imzalı-birlikte-yaşama-deneyi olması sözüne güvenerek evlenebildim. Bu sırada hem karşı hem evlilik korkağıyken evliliği Zillas’tan yıllar önce öğrendiğimi nerden bileyim? Bütün temel formatım atılmış, gayet de iyi biliyor ve hevesle yeniden yaşamayı bekliyormuşum. Bunları da bilemezdim. İnsan kendinden kaçıyor. Kendini kandırıyor. Kendini bilmek, bulmak zaman alıyor. Her şeyi bildiğimin farkına varmak için yirmi yıldan uzun gezinmişim. Anladığımda büyük aşkımla denediğim evlilik bitmiş, ikinci resmi evliliğe de yine yapmayalım, ne olur etmeyelim, bizden kasaba olmaz, keşke çocuğu aldırsak, neyse olmadı çocuk doğduktan sonra geçinemez ayrılırız, kesin olumsuz duygularıyla, savunmayla girmiştim. Ruhsallık teorisindeki ilk aşkımızın aile içinden karşı cins olmasını benim başıma gelen öykü doğruluyor. Zillas’ın eşliğini unutan ben annemle romansımı olduğu gibi mi anımsarım? Yaşananı örter veya unuturuz, sonra bir şeyler onu geri çağırır, şansımız varsa anlarız, itiraf etme fırsatı buluruz, yüzleşiriz. Yaşam aynı zamanda bir geriyi süpürme, geriyle yüzleşme sanatıdır da. Bitmeyen zengin anılar, anımsamakta bile güçlük çektiğimiz ilk yıllardan.

***

Suçlunun olay yerine geri dönmesi tipindeki deneyimim, ilk resmi evlilikten sonra seyrelen ve kısa tuttuğum eski evi görme ziyaretlerimdi. Aniden direksiyonu kırarım, Talimhane’de eski evimizin sokağına, önüne kadar giderdim. Artık tanımadık başka insanların yaşadığı eve biraz bakıp dönüyordum. Yarı kırsal, eşek tavuk sesi duyulabilecek yerdir. Sanki hipnotizeyim. Ne yaptığımı, ne zaman kalkıp gideceğimi uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, sinemada araya parça atılması gibiydi. Kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Ev büyük bir emeğin eseriydi, bahçe katı, bukle halılı, bol boğaz esintili. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni kaybedilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu. Katil bendim, el mecbur.

ZAMAN YANİ ŞİMDİ

[Bu yazı-araşmayı İncim’e adıyorum.]

O anda ve burada…

Geleceği şimdinin içinde kurduğun gibi, bir de gelecekte olmasını arzuladığını ve dahi korktuğunu şimdi olmuş kılarsın. Hissetmek ve zannetmek her şeydir. Bana göre düş, gördüğünü anımsadığın için olmaktan çok içinde(yken) hissettiğin için gerçektir. Korku, bunaltı da. Er geç gerçekleşme eğiliminde ve birbirine dönüşür olduklarından arzu ile korku hemen hemen aynı etkiye sahiptir, zıt ikizdir. Zannederek zaten olmuş kıldığının, daha bir sahicisinin yarın bir gün olacağından şimdi, şimdide korkarsın.

Ruh hastasının açmazı burada. Yaşamında olmasın dediği olmuştur, kendi tarafından oldurulurken olmaktadır. Bir yerde o en istemediğine hizmet etmektedir. Hasta, hem de onu atlatıyor, ruh durumu geçiriyor. Korku koridorundan geçiyor olduğuna ve henüz yaşıyor olduğuna göre güçlü. Ölünceye kadar güçlü, arta kalan kadar güçlü. Yorgun ve güçlü. Çile, pişmanlık, sürünme henüz her şeyin bitmediği durumlar oldukları için sahibini aynı anda güçlü kılarlar.

Düş ile yaşam birbirinin aynası ve biri ötekini anlamak için var. Düşüne gerçek diyorsan yaşamın da gerçektir, eş ölçüde gerçektir. Düşüne ben onu yaşamadım, sadece görüntü ve yalandır diyorsan, bu sefer yaşamının geçmişte dünde kalan bölümü sadece görsel/anısal ve ulaşılmaz olduğundan yalandır. Yaşamın gerçek olduğuna dair en önemli veri Şimdidir. Gelecek zaman da geçmiş zaman da şimdide yuvalanır, temsillenir, şimdide odaklanır. Şimdi ise uçuşkan ve kaçıcı olduğundan, onu isteyen gerçek isteyen yalan diye adlandırabilir. Düş aynı dün gibi hem vardır (var gibidir), hem de ulaşılmazdır, yoktur (yok gibidir). Dün(ler) gerçekse düş(ler) de gerçektir, düşler gerçek değilse dünler de yaşanmamıştır.

Biriktirmeye karşı en önemli itiraz ve boşa çıkarma buradan geliyor. Biriktirdiğinin sadece şimdide-var-olan ve şimdi-yarayan kısmı gerçektir. Ötekileri, işletilmeyen artakalanı anı veya plan tortusudur. Akıl dahi öyle. Dün yoktu, bugün var, yarın bir bunamayla gene uçar. Akıl da düş gibidir. Şimdiki aklım olsaydı sözü en sıkı gösterge: Şimdiki aklım olsaydı değil sadece şimdiki aklım vardır. Aklın gitmesinden korkmak onu, seni şimdide aklı gitmiş ve cehennemin dibine girmiş yapar zaten. Aklın gelmesinden korkuşun da uyanış sancısını başlattığı gibi.

Jean-Paul Sartre Varlık ve Hiçlik’te insan varoluşunu “kendinde varlık” değil, “kendi için varlık” diye niteler. Bunun mantıksal uzantısını çıkarır: İnsan ne ise o olmayan, ne değilse o olacak olandır. İnsan bir yerde, huzur arayan ve huzuru sabitlikte arayan bir hayvan. Yalnız sabitlik istediğinde konuyu götünden anlamış oluyor. Çünkü akış yasası gereği ne yaşıyor ve hissediyorsak o geçmek geçilmek üzere var, aşılmak üzere yaşanıyor. Ve evren aşağı yukarı yani olasılıkla kalımlı (stabil) olduğundan, o akışın her an bir üst düzeye, bir daha mutluya, bir daha iyiye doğru olmasını garantileyemeyiz. Yine de nihai bir zorunlu iyileşme ve ilerlemeden söz ediliyor, bilemem. Sürekli iyilik ve karlılığı kim kaybetmiş, biz buluyoruz? Arzumuz bu garantili ve bedava mutluluk sanırken olmakta veya olmuş olanın değişik donlarda (görüntülerde) arzumuzun bedenlenmesi, gerçekleşmesi olmadığını, yani her sonra yaşadığımızın ısmarlamamız ve kabulümüz olmadığını nerden biliyoruz? “Şifreli iyi?” (Benimle arzum arasındaki ilişki “Ne istersem olmaz” mı, “Ne istersem olur” mu? Veya ne istemesem olur? İstememek, hele delice korkmak bir isteme ve rıza formu değil mi?)

Yaşamın sonunda net olarak yok olacağına inanıyorsan, her yapıntın o sonu ertelemeden, saçmadan başka şey değil. Saçmayı durum değil, sen kurarsın. Enerjinin ve ruhunun dönerek korunumuna inanıyorsan her yapıntın macera ve iyinin, kalıcının çeşitlemesi olur. İnanışına ve mikroevrenini kuruş tarzına göre. Bu ana kümeye diğer canlı ve cansız kardeşlerini, muhataplarını katış tarzına göre.

Sor kendine, yaşayan ölü müsün, yaşadıktan sonra ölecek canlı mı? Canlıysan tüm-zamanda canlısındır. Ölüysen ölülüğü canlandırıyorsundur. Burada soruları yaşam/evren sorar. Savcı sorgucuymuş gibi soruyu hep ötekilere yöneltip duruşun, adeta üstüne alınmayışın karmanın, evren döngülerinin gözünden kaçmaz sevgili salağım. Başkasını anlama, kendini ve her şeyi anla. Bu bağlamda Sartre, “ölmek yaşamımızın bizsiz devam etmesidir,” buyurur, dikkate şayandır. Yerine göre seni/beni ölmek de kurtarmaz.

Batı düşünüşü zamanın yapısını sezer, onu kabul edemez. Zaman Makinesi kitabının Batıdan çıkması zorunluydu. Batı zamanı biriktirmenin olanaklılığını deli gibi isterdi. Doğu düşünüşü akışı/zamanı sezer, buna karşılık kendini edilginliğe kaptırır. Doğu da zamanı biriktirmenin tümden olanaksız olmasını isterdi. Ana vücudundan ve koynundan hiç çıkmamayı yeğleyeceği gibi. Batının çocuğu memeye ve dölyatağına dönmeyi özler; Doğunun çocuğu ana içindedir, artık çıkmayı özler veya alternatif, memeden ayrılmamayı diler. Ve her iki ana izlek dünyası da aynı bugünü, çağı, göğü paylaşır -farklı parçalarından tutarak. Ne garip değil mi? Doğu ve Batı yarılar hem etkileşmek zorundalar hem kendi olmak ve kalmak zorundalar. Belki ağır işleyen çark (darma çakra) etkisiyle külah ve kutup değiştirdiklerini, genellememizin tersinin geçerli olduğunu bir başka şimdi gösterecek. Bu, aklımıza gelişiyle bile kısmen gerçekleşmeye başladı. Herakleitos acımadan her şeyi zıddına, değiline doğru sürüyor, zorluyor.

İnsan zihni, ve pratik somut dünyası aslında Tarkovski’nin lanetli gezegeni Solaris gibi. İnsan ne hayal ediyorsa o gerçek oluyor. Eskiden psikiyatri tanımları arasında sanrıların olanaksız kategorisi (gayrimümkün gayri varit: olamaz olmamış) vardı. Şimdi anlaşılıyor ki sanrılardan, hayal edilenlerden henüz olmamış olanlar var, ama olanaksız diye kesin sınır yok. Eski akıl hastalarının sanrıları artık gerçek, var.. Görüntü nakli, düşünce kontrolü, kendi bedeninin içine mikro nesnenin, düşmanın girebilirliği, herkesin yerine sahtesinin konup, ömür boyu sürekli kandırılıyor olmak… İyi veya kötü aklımıza ne geldiyse, olmamış şeye bile isim vermiş olsak, er geç gerçekleşti. Ve devamı da yolda. O bakımdan sadece konuşurken ağzını topla değil, düşünürken zihnini de topla! Zihnin çöp üretince yaşamın da çöp üretir.

Düşündüğüm silsileyi ve yazısını uyaran Eckhart Tolle’nin yabancısı olmadığım sözleri oldu. “Zaman hiç de değerli bir şey değildir, çünkü o bir yanılsamadır. Sizin değerli olarak algıladığınız şey zaman değil, zamanın dışındaki tek noktadır: Şimdi.” (Ben bu şimdi’ye eşanlamlı olarak an’ı da kullanıyorum.)

Ezoterik-meditatif bilgiler ve aydınlanma son tahlilde kendini kasmayı azaltıcı ve gönlü açıcıdır. Dünya ve yaşamın gizemini artırır, renklendirir. Arzu-istek-tutku sıfırlanır mı, dönüşür mü bilmiyorum. Biz ara duraktan binme yolcuyuz, tümünü bilmeyiz. En basit Anadolu meditasyonu veya meditatif uğraşı olarak tespih çekmeyi örnek verebilirim. Gençlere ve çağdaşa dönük hazır meditatif kalıp ise hız yapmak, hızın dikkati sırasında kendini ve beynini unutmak. Danslardaki, kafa sallamalı ritüellerdeki arınma ve aşkınlık..

Keza panik atak (hastalığı), ruhsal bunalım üstünden gelişmeye tipik örnek olan bir aydınlanma türüdür. Panik, güvenli evrenimizde perdenin birden yırtılıp arasından boşluğun, hiçin, uzayın (bize karanlık ve soğuk gelen imgesinin) görülmesidir. İnsan bunu alelacele onarmaya çalışır. Oysa bu bilgiyle yaşamaya, hiçliği tanımaya ve incelemeye değer. Bu hiçle ilgilenen kitaplar arasında Usta ile Margarita, Parfümün Dansı, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Carlos Castaneda grubu kitaplar (ilk üçü: Don Juan’ın Öğretileri, Bir Başka Gerçeklik, İxtlan Yolculuğu) benim fark edip değer verdiklerim arasında. Hem aşkınlık ve hediyesi yatışma olarak, hem delirme/delilik olarak şimdi-yaşamına odaklanma çingene sinemasının dahisi Tony Gatlif’te de var. Burada sinemaya girmek değil, girmemek gerek: sinemanın an ustalığı ve ana girememesi çok ayrı ve zorlayıcı başlık.

Yanlış olmasın, bu tip açılma, yaşarlık illa kitap istemez. Hatta biz kitapları genellikle kendimizi böyle açılmalardan, deneyimlerden kaçmaya, güvenli duruşumuzu süslemeye (oturduğum yerden ne eksantrik ve riskli şeylerle dans ediyorum, demeye) kullanırız. Bu halimizle pek komiğizdir. Her hepimiz. Belki acı çekişlerimiz de komiktir (ve özden yalan ve aldanıştır). Ama bu söylem pek kibar yaklaşım olmadığından uluorta söylenmemeli, daha çok özeleştiri cümlelerine saklanmalıdır.

Ve lanetlenme dünden kaldıysa bile lanet her zaman bugündür, sürendir ve yeniden kurulandır.

“Şimdiki geçmiş zaman” ama bir de, “her zamana karşı, hepzaman..”

O YÜZDEN

En kısa sevişeceğiz
Zamanda sevişeceğiz
Her zaman zaman

– Her zaman,
— Hep-zaman.
— Ney zaman..
Yanıt sormak yok.
Soru işareti değil, çift nokta.

[28 nisan 2015]

ÇİNİLİ DÜŞ

Düşümde İstanbul’un Kocamustafapaşa gibi bir kenar semtinde geziniyorum, arasta, kapalı çarşı gibi bir yerdeyim.. Tüm üst düzeyler tam kapalı olabilir, kısmen örtülü ve gölgeli olabilir.

Bir yerinde altı üstü yanı tamamen dükkan ve ticaretle çevrili Çinili Cami diye bir camiye denk geliyorum. Kapısından eğilerek içerideki çinilere, duvar süsleri, avizeler ve seyrek cemaate bakıyorum. Bir tür iç cami. İçinde insanlar vs. var. Ahşap mihrap açık renkli ama güzel. Bir hayli büyük ve göz dolduruyor. Kapısı yok ama halıyla örtülü filan değil, harbi yok. Yolgeçen hanı gibi ve köşeden merkezli bir kapı/girişi var. Hatta kapının iki duvar birleşiminde ahşap, güzel biçimli merdivenler kıvrımlar, dönmeler yaparak yükseliyor, duvarı adeta bir koltuk kolçağı gibi aşağıdan yukrıya abaşlatıyorlar. Kenarındaki sokak ve caddeler normal İstanbul. Sadece trafik az ve makul. Köşesinde bir yerinde yuvarlak veya oval -Türkçeyle Çinili Cami tabelası var, ufacık. Sanki sadece ben gördüğümden emin olayım diye konmuş, gerçek tabela değil, nesne ismi gibi.

Aynı bölgede bir de iç hastane vardı. O da bir hayli büyük ve iriliğini sadece hissediyorum, içine girmiyorum. O bina ise düz, süssüz, çok temiz değil, duvarları açık bir cadde üstündeymiş gibi gri mavi. Çekimsiz, ama bölgenin iç yeterliliğine, her şey var burda hissine katılıyor.

Cami ve hastanenin sonrasında bir eve giriyorum. Orada engelli bir kız veya erkek çocuk var. Evden odadan hiç çıkamıyor. Ama onu kedi gibi seviyorum. Aynı zamanda muayene ve gözden geçirme, tıbbi kontrol yapıyorum. Yaramazlıkları var. Ailesi dahil yaramazlık hareketlerine seviniyoruz. “Bu böyle gider,” diyorum. Ama bu değerlendirme aynı zamanda üzücü. Bu sorun benim eksiğim mi, kızın kusuru mu bilemiyorum. İçim üzülüyor. O üzütüntüyle ev-odalarından ayrılıyorum. Ben gördükten sonra erkek -abisi veya babası- arabaya binip çıkıyor. Ben kendim döneceğim veya gezmeyi sürdüreceğim.

Bir benzer kekre deneyim daha vardı rüyanın başında. Düş yazmaya başlayınca eşit ölçüde parlak ve süreli olduğu halde düşün o tarafını unuttum. Düşün bir kısmını yazmak öbür bölümünü de çağırabilir, bazen bir aynı yazma eylemi öbürünü gömer, belirsizleştirir. Anımsamadığım, belki benim gömdüğüm öbür bölüm de tedavi muallaklığı veya başarısızlığı gibi bir şeydi sanki.

Anlatırken, arasta sözü arafı anımsattı arkadaşıma. Arasta Osmanlı tipi çarşılardan biri. Ama acaba düşte sessel düşünüp arasta-araf benzerliği kurmuş muyumdur? Düşler öncelikle görseldir. Ama bazen anlatırken ortaya çıkan sözcüklerden de sessel ilerlemeye çalışır yorumcular. İletişimde çağrışım temelde sessel olur tabii. Tek birey olarak çağrışım kovalıyor olsak araya sesseller eklense de ağırlık görüntülerin akışında olur saymalıydık.

[9 ağustos 2021]

BİNA YAPIT YAPIM

Bina (eser) yapımcılığında üç veya dört kutup varmış: Mimar, mühendis, mütahit (kitabi olarak müteahhit), işveren (malveren).

Bunlardan mimar ile mühendis birbirinden daha yeni ayrılmış. O bakımdan ruh hekimi (psikiyatrist) ile sinir hekimi (nörolog) gibi hem birbirinin işinden anlıyor, hem de birlikte iş yapabiliyorlar. Mimar mühendis de mimar mütahit de olunabiliyor. Acaba mimar mühendis tek isimli bir tarihsel dönem geçirdi mi? (Tıp tarafında ruh sinir eski ortak hali. Sonra beyin büyücülüğü ile beyin dahiliyeciliği olarak ayrımlaştılar.)

Mütahit eline aldığı işi en az sayıda zorunlu kıstasları yerine getirip en kısa ve ucuz yoldan sonuca, alıcıya ve kazanca kavuşturmak eğiliminde. Malveren ise süreci başlatacak, sonunda kullanacak veya son kullanıcıya devredecek.    

En eskiden bu dört kutup da tek kişide tek elde toplandığından yapım süreci en zahmetli, toplam bilgi hakimiyeti bakımından en cahil şekilde yürüyordu. Tek bir beden içinden haberleşme, fikir alışverişi daha organik olduğundan sonuç hemen hep, ya doyurucu ya işlevsel oluyordu. Unsurlar birbirinden koptukça, uzmanlaşma ilerledikçe, bazı şeyler kolaylaştı. Fikirden ürüne varmak belki hızlandı, yoksa o da mı değil, ilerleyen başka bir şey mi? Beden içinde bile olması mümkün haberleşme yavaşlığı, olabilecek ikircikler tıkanmalar, yeni iş bölümündeki iletişim kopukluğu ve birbirine bağlı olanların özerkleşme eğilimi demek olan unsur ayrışmasıyla iyice su yüzüne çıktı, arttı. Unsurlar birbiriyle uzlaşır, işbirliğine giderken daha açık kavga eder, yakınır, karşıt ve özerk olur oldular.

Çağın vahşi kapitalist hız ve kar gerekleri içinde artık yapı kolaydan yapıt (eser) halini alamıyor. Çerez yani pop corn kadar hızlı tüketilcek, yeniden üretilecek, arkasından göz yaşı dökülmeyecek, geleceğe aktarılmayacak, ona bel bağlanmayacak, özdeşleşilmeyecek.. Beden hastalığında olduğu gibi yapım süreci kutupları organik bağlı olmaktan çıktılar. Çürüme çözülme değilse bu bir hızlı yaşa genç öl yapımcılığı. Günümüzde bağımsız komple sinemacı yapımcılar gibi, bu kutupları tek, hiç olmazsa iki fiili kişi halinde birleştirebilen şanslı ademler var mı? İnsan ilerlemesi ve işbölümüne dayalı işbirliği yine mi bir arpa boyu yol gidip geri döndüğümüz bir rüya, hülya halini aldı? Kapitalizm bizi bir arada, dağılmaktan ve vahşileşmekten mi korumakta, yoksa garantili şekilde vahşileştirip dağıtacak, kendi kuyruğunu da yiyecek mi?

Beşinci kutup: Bakan-okuyan-son kullanıcı. Beşincileri sadece kendimizle daha doğrusu başlatanla sınırlandıramayacağımıza göre ölüm durumu hariç unsur çoğalması, dallanması, dağılmalar, bazen yeniden toparlanma ve özetlemeler, tekel ve çokel kaçınılmaz demektir. Asıl diyalektiği alan veren ikiliği çözdü. Dört verici unsur eskiden tekel olabiliyormuş, ama nadiren alıcı beşinciyle özdeşmiş. O artık yokülke!

GÖBEK DANSI

Göbek dansı (oryantal) belki de ilk olarak Mısır’da başladı, oradan çıktı. Daha eski aday Sümer toprakları ve uygarlığı tabii. Hindistan’ın hem danslarını hem kobra oynatıcılığını da çağrıştırmıyor mu? Halen dünyada en iyi göbek dansı Mısır’da. Ekolleri Kahire ekolü diye adlandırılabilir. Gene halen dünyanın en iyi göbek dansı hocası Mısır’da ve bir erkek. Türkiye’deki erkek göbek dans hocalarının çoğu ibneymiş. İstanbul ekolü var mı bilmiyorum, varsa da soyu kurumakta. Beyrut ekolü var. Emin değilim belki bir de Bağdat ekolü var. 

İstanbul’un olmayan veya kaybolmakta olan ekolünün en iyi temsilcisi Nesrin Topkapı. Çağdaşları Seher Şeniz ve Tülay Karaca’ymış. Hala aşılmadı. Daha 6 yaşında Adana’da sahneye çıkıp gazino mühürlettirmişliği var. 15 yaşında babasını kaybedince Hamiyet Yüceses gibi yolunu yeteneğinin çizeceği belli olmuş. Hemen başlarda Londra’da göbek atmış ve Nesrin Topkapı adını kullanmış. 2010’larda altmışlarındayken, hala öğrencilerinden daha canlı ve enerjikmiş. 1981 yılbaşındaki TRT’ye çıkışı da unutulmaz anlarındandır. TRT’nin bütün örtüp sarmalarına rağmen. Yılbaşlarının en iyi hediyeleri arasında eskinin başı çekeniydi. Rakipleri arabesk ve Türk sanat müziği olmak üzere.

Göbek dansı bir beden eğitimi olarak, olduğundan ve göründüğünden fazlası mutlaka. Beden sadece beden değildir. Dans her türüyle bir disiplin. Kilo verdirici özelliği olduğunu duydum. Bundan daha zevkli bir kilo verme sporu zor bulunur. Bana kalırsa Uzakdoğunun judosuna rakip olarak Ortadoğunun yakın dövüş sanatları arasında sayılmalı. Göbek dansözü judodaki gibi rakibinin hamlesini sönümlendirmez. Onu hipnotize ederek ok atamaz, el kaldıramaz hale getirir. Casusluğun politika ve savaşın bir unsuru oluşu gibi, kalın duvarlar, engeller koymayıp, düşmanı kendi inine davet eder görünmek de bir çatışma yordamı. Gönül verenler ve sert-kesin biçimde yumuşamaya, canlanmaya ahdedenler gelsin. Göbecik, göbek dansı, belly dance, oryantal, mezdeke, ne kadar canlı fıkır fıkır sözcükler.

UÇMUŞ ZAMAN DELİ MEVSİM

Yazı belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

Fotoğraflar artık benden ayrıldı. Bazen çağırıyorum da, gelmiyorlar. Bazen anlık göz kırpıyorlar sanısına kapılıyorum. Eskiden fotoğraflarım olurdu. Gitgide benim olan, ben olan hiç bir şey kalmayacak. [Acı bir bilinçsiz kehanet. Fotoğrafların özgün kayıtlarının dış deposu el kayıp, bulmaya hiç umudum yok.] Ne zaman saati kuracağımı, ne zaman treni kaçıracağımı seçemiyorum. Bir sel-zaman içinde kaldım. Sakin sakin burgaçlanıyorum. Sonunu görürüm görmem önemsemiyorum. Az bir korkum kaldı. Az çoktur, anımsıyorum.

Yukarıya bakıyorum, gök de bana bakıyor. Gök geniş, içime çekilmeye hazır. Zamanımın anlamından yıldım, ezildim. Boşluklar vermeye susamışım. Aptal meczub benim peşime düşse, hiç ayrılmasa. Çok yaklaşmadan, meraklı, kayıtsızımsı, ördek yavrusu gibi. Kader gibi, kardeş gibi izlese. Beni beşiğime kadar çekse. Hiç konuşmadan anlaşsak. Bütün itiraflarım sessiz olsa. Yad-ı kardeşimi sırtlasam. Gücüm bir kadere yetmez mi? Bu kardeşimden kaç dilenci çıkacak? Kaç boynun şah damarı bana bağlı? Deli Havana’dan beri lanetimin merhametinde büyümüşüm. Artık Havana’yı özlüyorum. Kara sahtiyan yüzüne bakasım, dinleyesim var. Dayanılmaz pis kokusunu göğüsleyesim.

Toprağın açığına meme uçlarına çıkıyorum. Tepine tepine emmeye, süt horonuna. Can hemen sorguya gelecek. Gidiş nereye? Gelişimi, büyük anlaşmamı gördüm. Bakışımı da indirmeliyim. Yaşamaya, vazgeçerek, dağılarak varlığa geldim. Dilim çiğ ekşisi. Unutulacak, rüyalaşacak simge ve parolalar. Erteleme almalıyım. Can biriktirip kuytuma can kaçırmalıyım.

Geziyorum, kulak ve gönül veriyorum. Feda biriktiriyorum. İlle atılım, ille uyanış alıyorum. Yansızlaşacak bakışım bu-dünlerde fırıldak. Ayak diriyorum. Cahilleşmeye öğreniyorum. Dikenli teller çağırıyor, avuç mühürlerim gül toprağı sızıyor. Issızda, hortumda, deniz kararmasında aklımı veresim geliyor. Çelişki çağırıyorum, söz dinliyorum. Ses veriyorum, sessizlik alıyorum. Al veriyorum, bol alıyorum.

Fotoğraf beni çağırıyor. Deli kardeşim umut uzatıyor. Elime alacağım iplik ucu kaç dehliz açar? Sızlayana mı sarılayım, zincirli öfkeye mi? Bütün işlerim uçtu, ne rahat çalışıyorum.. Bağlarım uçtu, aklım bensizliğe kaçtı. Erenleri geriden tasdikliyorum. Adım başı sormak, adımı yeniden öğrenmek. Her gediğe bir balmumu.

Yaz, belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

[6 ağustos 2014]

Divane beşik gibi ne sallarsın